İnsan onuru üzerine
Hz. Peygamber’in tasavvurunda hac, ibadet olmasının yanında, Müslüman ülkeler zirvesi, bir okuyucumun yorumunda belirttiği gibi, “Müslümanların yıllık kongresi” idi. Bunu, onun -İslâmî usule göre sadece bir kere gerçekleştirdiği- hac sırasında yaptığı, “Veda Hutbesi” adıyla anılan konuşmasının içeriğinden anlıyoruz. Hz. Peygamber o konuşmasında özetle şunları söylüyordu:
1- “Ey insanlar! Kanlarınız, mallarınız ve ‘ırz’larınız, Rabbinize kavuşacağınız güne kadar birbirinize haramdır; şu vakfe gününüz, şu hac ayınız ve şu Mekke kentiniz gibi kutsal ve dokunulmazdır…”
2- “Yanında bir emanet bulunan, emaneti kendisine bırakana iade etsin.” (Kanaatimce burada “emanet” bir örnektir; bununla kul haklarında doğruluk ve dürüstlüğün önemine dikkat çekilmiştir.)
3- “Cahiliye ribâsı (tefeciliği) kaldırılmıştır… Ne haksızlık ediniz ne de haksızlığa boyun eğiniz...”
4- “Cahiliye dönemi kan davaları kaldırılmıştır…”
5- Erkeklerin kadınlar üzerinde, kadınların da erkekler üzerinizde hakları vardır…
6- “Müslümanlar kardeştir. Bir Müslümanın malı, rızası alınmadan diğerine helal değildir…”
7- “Rabbiniz bir, atanız birdir; hepiniz Adem’in soyundansınız, Adem de topraktandır. Arabın Arap olmayana takva dışında bir üstünlüğü yoktur.”
İlk maddedeki ‘ırz’ kavramı üzerinde özellikle durmak istiyorum. Irz kelimesi Türkçeye anlam daralmasına uğrayarak “aile namusu” manasıyla geçmiştir. Fakat İslâmî kültürde bu kavram, insanı insan yapan, ona şeref, itibar ve saygınlık kazandıran, bu sebeple de her şartta dokunulmaz olan kişilik değerleri ve haklarının tümünü ifade eder. Bir kimsenin öncelikle insan olarak bu değer ve haklarının ihlal edilmesi, onun ırzına, yani şeref ve haysiyetine yönelik bir saldırıdır.
Irz kavramı modern dönemde temel insan haklarından biri olarak “insan onuru” şeklinde ifade edilmekte ve insanın -sosyal, ekonomik, siyasi vs. konumu ne olursa olsun- insan olması itibariyle doğuştan sahip olduğu saygın ve dokunulmaz, aşağılanamaz kişiliğini ifade eder. Birçok ayet ve hadis, özellikle de Hucurât sûresinin 6, 11, 12 ve 13. ayetleri insan onuruna saygı gösterilmesiyle ilgilidir.
Hz. Peygamber, Veda Hutbesinde insanın canı, malı ve onuruna gösterilmesi gereken saygının zamana bağlı olmayıp mutlak oluşunu, “Rabbinize kavuşacağınız güne kadar” diyerek ifade etmiştir. Bu hakların ne kadar hürmete layık olduğununu da “vakfe gününe, hac ayına ve Mekke’nin kutsallığına” benzeterek anlatmıştır.
Özetle bu konuşmanın bize anlattığı şudur: Müslüman toplumlarda her insanın canı, malı, onuru vb. kişilik hakları, bütün zamanlarda hac günleri, hac ayları kadar, hac beldesi Mekke kadar saygıya layık görülmeli, böyle bir toplumsal ahlak ve hukuk zihniyeti geliştirilmeli, yasal düzen oluşturulmalıdır.
Günümüz Müslüman toplumlarında insan onurunun durumu
Müslüman toplumlumlar hac günlerine ve hac mekânlarına her zaman hürmet göstermişlerdir. Peki, aynı saygıyı insanın canına, malına, şeref ve haysiyetine de gösteriyor muyuz? İnsanın değeri ve hakları konusunda Müslüman dünyanın bugün içinde bulunduğu duruma baktığımızda, bu soruya olumlu cevap veremiyoruz; sebebi de bu konuda belirttiğim zihinsel altyapının geliştirilememiş olmasıdır.
Mesela fıkıh literatürümüzde hac ibadetinin şekilsel erkân ve adabı ayrıntılarıyla anlatılırken, insanın saygınlığı ve hakları, uygun bir başlık altında incelenmeye değer görülmemiştir. Bu literatürün toplumlarda oluşturduğu zihniyetin, günümüzde milyonlarca Müslümanın yaşadığı sığınmacı dramlarında bir etkisinin bulunmadığını kim iddia edebilir? Tabii ki bunun dış sebepleri de var. Ama insan onurunun değerli olduğu hangi ülkenin vatandaşları bu dramları yaşıyor?
Kabul edelim ki, İslam kültüründe bir insan hakları fikriyatı geliştirilemedi. Çünkü insanın saygınlığı gibi mevzular kutsal Kur’an’da ve -Veda utbesi örneğinde görüldüğü gibi- Hutbesi gibi- kutsal Sünnet’te varsa da, fiiliyatta onlardan daha kutsal bildiğimiz medrese fıkhında böyle konular yok. Onun için de insan hakları ve özgürlükleri gibi konularda dünyada yayımlanan raporların ilk sıralarında hiçbir İslam ülkesinin adını göremiyoruz. Birçok sorunumuzun temelinde bu insan tasavvurumuzun bulundu kanaatindeyim.
İslam Peygamberi -belki o güne kadar görülmemiş derecede- geniş bir kitleye ahlâk ve hukuk ilkeleri üzerine yaptığı konuşmada İslam toplumlarının önüne insan merkezli bir vizyon koymuştu. Bu vizyonla şimdiki Müslümanların insana bakışını karşılaştırdığımızda, Müslümanlar olarak, özellikle de bugünün uleması, ilâhiyat hocaları, cemaatleri, tarikatları… olarak hakikatte ne kadar Müslüman olduğumuzu sorgulamamız gerektiğine inanıyorum.


