1. HABERLER

  2. EDEBİYAT DEFTERİ

  3. MAKALELER

  4. İhanetlerin Normalleşmesi
İhanetlerin Normalleşmesi

İhanetlerin Normalleşmesi

İslamı temsil iradesine/bağımsızlığına sahip olmadıkları halde, İslam ülkesi olarak anılan ülkelerin, tarihsel yenilgiler, tarihsel aşağılanmalar, tarihsel bağımlılıklarla sınanmalarına rağmen, yapısal bağımlılıklarla, yapısal edilgenliklerle yüzleşememek

A+A-

Atasoy Müftüoğlu - İslamianaliz

Toplumların, kültürlerin, siyasetlerin, birbirlerini anlamaya/dinlemeye çalışmak yerine, birbirlerini dışlamaya/ötekileştirmeye/etkisiz hale getirmeye çalışmaları, bir barbarlık/korsanlık dünyasında/düzeninde yaşıyor olduğumuzu gösterir. Toplumların/kültürlerin/siyasetlerin, birbirlerini yok etmeye çalışmaları, insanlıktan/ahlak ve adaletten vazgeçtiklerine işaret eder. Bugün maruz kaldığımız korsanlık/barbarlık iklimi sebebiyle, hem küresel bağlamda, hem de yerel bağlamlarda çok korkunç bir insanlık tutulması yaşanıyor. Toplumlarımızda yaşanmakta olan insanlık tutulması, ölümcül/tehlikeli/kirli/çirkin/karanlık/utanç verici ikiyüzlülükleri hamaset yoluyla maskelemeye çalışıyor. Gerçeklikten kaçmakla, gerçekleri gizlemenin birbirinden çok farklı şeyler olduğunu fark etmek gerekiyor.

İslamı temsil iradesine/bağımsızlığına sahip olmadıkları halde, İslam ülkesi olarak anılan ülkelerin, tarihsel yenilgiler, tarihsel aşağılanmalar, tarihsel bağımlılıklarla sınanmalarına rağmen, yapısal bağımlılıklarla, yapısal edilgenliklerle yüzleşememek, bu bağımlılık ve edilgenlikleri sorunsallaştıramamak gibi zihinsel bir sorunları var. Özeleştirel/akli bir hassasiyete, kültüre ve dile sahip olmadıkları için, romantik umutlar mezarlığına dönüşen İslam dünyası toplumları, siyasal sefalete, aşağılanmaya, tahakküme mahkum olarak yaşamayı, dokunulmaz bir geleneğe dönüştürmüş bulunuyor. İçerisinde bulunduğumuz dönemde, içerisinde yaşadığımız toplumda, diğer İslam toplumlarında da, devlet/iktidar/milliyet/mezhep mutlakiyetçilikleri, mutlakiyetçi patolojiler, evrensel İslami bilince/terbiyeye hayat hakkı tanımıyor. Çok aziz ve mükerrem İslam, sözünü ettiğimiz bu patolojilerin istismar nesnesi olarak edilgen bir mevcudiyetle kuşatılmış bulunuyor.

Ölümcül bir bağımlılıkla, ölümcül bir vesayetle malul olan İslam dünyası toplumları, İslami anlamda, bağımsız bir siyasal/ kültürel/ekonomik/bilimsel model ortaya koyamıyor. Böyle bir model ortaya koyamadığı gibi, Müslüman halklar/toplumlar milliyetçi/mezhepçi bencillikler/önyargılar sebebiyle, kötürümleştirici hurda fikirlere tutunarak birbirlerini değersizleştirmeye çalıyor, bu patolojik bencillikler sebebiyle evrensel İslami dayanışmayı, İslami geleceği/bağımsızlığı imkansız kılıyor.

Bağımsız/özgün alternatif bir model oluşturma yeteneğine/birikim ve bilincine sahip olmayan İslam toplumları, bu yeteneksizlikleri nedeniyle, yerli-milli konformist köleliklere katlanıyor. Yerli-milli önyargılar, yerli-milli çıkarlar, yeni/bağımsız/özgün alternatif bir İslami modelin gündeme taşınmasına izin vermiyor. Çok aziz ve mükerrem İslam, evrensel bir terbiyenin, evrensel bir kültür ve medeniyetin, zerafet ve bilgeliğin, evrensel bir niteliğin ve seviyenin, evrensel ufkun ve derinliğin adıdır. Bugün, hamasetin harabelerinde yaşamaya devam eden İslam dünyası toplumları/toplumlarımız, evrensel İslam terbiyesine yabancı oldukları için, ancak, yerli-milli trol/aparatçik çifliklerinde, kabileci/hizipçi/mistik/mezhepçi, zontalar/magandalar/maço ve faşolar, mezhepçi/mistik linççiler yetiştirebiliyor. Toplumlarımıza hakim olan, sözünü ettiğim patolojik kültür, nihai anlamda sorgulanmadıkça, reddedilmedikçe, bu kültürle kıyamete kadar İslami bir iyileşme sağlanamaz. Bugün, toplumlarımız, çıkar hesaplarını bütün ayrıntılarıyla öğrendiği halde, varoluşsal/ilkesel/eleştirel bir duruşu hiçbir şekil ve surette öğrenemiyor. Toplumlarımız, ilkesel/varoluşsal bir çöküşle karşı karşıya bulundukları için, İslamın evrensel imkanlarını tahayyül ve tasavvur edemiyor. Ataerkil bir güruh, nihai yenilgilerle, nihai alçalış ve nihai utanç sorunlarıyla asla ilgilenmiyor. Oportünist muhafazakarlar, oportünist sağcılar, oportünist dindarlar, oportünist siyasetçiler, çıkarın kokusunu aldıklarında, hemen, varoluşsal ilkelere ihanet için sıraya giriyor. Çıkarın kokusunu alanlar, nerelerde konumlanacaklarını çok iyi biliyor/öğreniyor.

İslam dünyası toplumları, milliyetçi-mezhepçi bencillikler/önyargılar sebebiyle, bugün, insanlık ailesinin dışına sürgün edilmiş bulunuyor. Milliyetçi-mezhepçi önyargılar/rekabetler, toplumlarımızı ortak acze, ortak çaresizliğe, ortak hiçliğe mahkum ediyor. Ortak hiçlikle karşı karşıya gelen İslam toplumları, bu hiçlik sebebiyle, Haçlı emperyalizminin vesayet ve meşruiyetine muhtaç bir iradesizliğe sürükleniyor. Milliyetçi-mezhepçi ilkellikler-hiçlikler, büyük insanlık ailesine hitap eden İslami dili/kültürü/dayanışmayı imkansız kılıyor. Hangi toplumda olursa olsun, içerisinde yaşadığımız toplumda da tecrübe ettiğimiz üzere, konformist kültür, konformist din algısı, insan bilincini/aklını/kalbini/çürütüyor. Çürüyen kokuşan/kirlenen insan aklı/bilinci ve kalbi, sadece, etnik ve mezhepçi hezeyanlar üretiyor. Etnik ve mezhepçi hezeyanlar üreten toplumlar, entelektüel anlamda, akademik anlamda, evrensel yankısı-etkisi olabilecek İslami içerik üretemiyor.

Günümüzde, dünyanın/insanlığın ortak düşmanı haline gelen Amerika/İsrail ittifakı, insanlık tarihinin en mülevves/en müptezel/en müstehcen/en aşağılık İslam düşmanı politik yaratıklarla, yeni bir Haçlı eşkıyalık süreci başlatarak dünyaya hükümran olmaya çalışıyor. Bu haçlı eşkıyalığı, masum çocuklara savaş hukuku uyguluyor, Filistinli masum çocukları askeri mahkemelerde yargılayabiliyor. Bu çok ağır, cehennemi koşullar içerisinde, Türk-Arap dünyası rejimleri, Gazze soykırımcısının silah tedarikçisiyle suç ortaklığını seçerek, Haçlı emperyalizminin dostluğunu kazanmak üzere, sıraya girmiş bulunuyor. Toplumların halkların, kendi inandıkları/sevdikleri, uğruna hayatlarını vakfettikleri hayat/siyaset tarzını seçme, inşa etme, hayata geçirme özgürlüğünü tanımayan, Haçlı eşkiyalık düzeni, bugün, İslami bütün kutsallara hayasızca meydan okuyarak; büyük bir medeniyet, büyük bir kültür, büyük bir siyaset, büyük bir edebiyat/şiir, büyük bir felsefe/hikmet/irfan, büyük bir estetik ülkesi İran’a, İran'la birlikte Lübnan’a yeni bir Haçlı seferi uyguluyor. Bütün bunlar olurken, islami/insani/ahlaki haysiyetlerinden feragat eden Ortadoğu rejimleri, sözünü ettiğimiz Haçlı eşkıyasının/sapığının dostluğuna mazhar olabilmek için İslama ihanet yarışı içerisine girebiliyor.

"Ey insanlar" hitabıyla, İslam bize engin bir bilinç alanına çıkmayı öğretir. Hakikat arayışı, yerli-milli sloganlarla değil, popülizmlerle-hamasetle değil, İslami bütünlük bilincini somutlaştırarak gerçeğe dönüştürülür. Bütünlük bilinci, verili olanla sınırlandırılamayan, verili olanı sorgulayan, popülizmlerle hesaplaşan bir bilinçtir. Bütünlük bilinci yüksek nitelikli bir bilinçtir. Parçaların bilinci, milliyetçi-mezhepçi bilinç taşralılık-köylülükten beslenir. Parçaların bilinci sadece ötekileştirmeyle, dışlayıcılıkla, linççilikle, partizanlıkla ilgilenir. Parçaların bilincinin özgün- anlamlı bir değer ürettiği görülmemiş, duyulmamıştır. Sloganların belirleyici olduğu, İslamın politik bir propaganda aracına dönüştürüldüğü, iktidar çıkarları adına istismar edilebildiği bir toplumda bugün, bütün değerler, erdemler, bigelikler barbarca değersizleştiriliyor. Emperyalist vesayet ve meşruiyete mahkumiyet ya da bağımlılık, toplumların, kendi iradelerini kullanma yeteneklerini kaybetmeleri ile ilgilidir. Bugün, İslam dünyası toplumlarında, politik iktidarlar, Müslüman halkların iradelerini, fütuhat/hamaset/menkıbe/propaganda kültürüyle etkisiz hale getirebiliyor. Fütuhat/hamaset/menkıbe/propoganda kültürü/söylemiyle büyülenen oportünist muhafazakarlık, oportünist dindarlık, toplumun, emperyalist vesayet ve meşruiyetle kontrol altında tutulduğunu/engellendiğini/sınırlandırıldığını asla fark etmiyor, bu çok vahim durumu asla sorunsallaştırmıyor, sorunsallaştıramadığı için de, toplumun Lale Devrinde yaşadığını düşünüyor. Bu nedenle de, oportünist muhafazakarlar, sağcılar, milliyetçiler, evrensel anlamda hiç bir entelektüel/kültürel/felsefi müktesebata sahip olmaksızın, hayatlarını patolojik yanılsamalarla, yerli-milli-resmi-mistik masallar dinleyerek, bu masalları yücelterek geçiriyor.

Müslümanların, İslami bir iradeye sahip olabilmeleri için sözünü ettiğimiz bütün bu uyuşturucu masalların etkisinden özgürleşmeleri, İslami ufkun, yeniden-sıfırdan düşünülmesiyle mümkün olabilir. İslam toplumları kendilerini sistematik bir şekilde avutan yanılsamalar sebebiyle, yapısal sorunları görme yeteneğini kaybediyor. Yerli-milli-resmi kibir ve bencillikler sebebiyle, Müslüman halklar İslamın engin imkanlarının bilincine varamıyor. Yerli-milli önyargılar İslami imkanları değersizleştirirken, evrensel İslami ufku da değersizleştirmiş oluyor. İslam toplumları olarak anılagelen, ancak, İslami bütünlük bilincini temsil yeteneğine sahip olmayan İslam toplumları, varoluşsal/tarihsel stratejik ortak bilince yabancılaştıkları için, bugün, İslami bir gelecekten söz edemiyoruz. Çıkarları ve ihtirasları doğrultusunda birbirleriyle çatışan/çelişen, birbirine taban tabana zıt kimliklere bürünebilen İslam ülkelerinin, otoriter tiranları bugün konumlarını ancak, Haçlı emperyalizminin dayattığı sınırlar içerisinde kalmaya dikkat ederek belirleyebiliyor. Hangi toplumda olursa olsun pragmatik-çıkarcı politik tercihler, ilgili toplumlarda utanç verici ilkesizliklere yol açıyor. Yalnızca gücün belirleyici olduğu bir toplumda, ülkede, dünyada medeniyet ve adalet yok demektir. Gerek bireysel anlamda, gerek toplumsal anlamda, gerekse siyasal anlamda, ihtiras ve çıkarlara kölelikten daha yıkıcı bir kölelik yoktur.

İçerisinde yaşadığımız toplumda, toplumun terörizmle eşleştirilen bir kesimine yönelik olarak, bir "kardeşlik" projesi üzerinde çalışılırken, toplumun çok büyük bir kesimine yönelik olarak uygulanan, çok yönlü bir "düşmanlık" projesi ve uygulamaları, ahlaki ve hukuki bir patoloji ile karşı karşıya bulunduğumuzu gösterir. İslami dikkat ve hassasiyet, çıkarcı/kirli toplumsal gerçekliğin farkına varmayı gerektirir. Bugün, içerisinden geçtiğimiz süreçler hiçbir kavramsal çerçeve ve ahlaki duruşla açıklanması mümkün olmayan süreçlerdir. Otoriter popülizmlerin kurum ve kural tanımayan keyfiliklerine katlanan toplumlarda yaşıyoruz. Bugün, çıkar/iktidar/ayrıcalık/tahakküm mücadeleleri, muhafazakar/dini değerleri savunma mücadelesi olarak propaganda konusu haline getirilebiliyor. Toplumlarımız, dijital teknolojiler, bilgisayar sistemleri aracılığıyla dönüştürülüyor, yanlış bilinç yoluyla gözetim altında tutulabiliyor. İçe ve geçmişe kapanarak insanlığa/dünyaya/tarihe yabancılaşan İslam dünyası toplumları, bu yabancılaşma sebebiyle, İslamın evrensel ufkuna da yabancılaştıkları için, yerli-milli-resmi-mezhepçi ufkun/içeriğin bağnazlığına mahkum oluyor. Otorite ve meşruiyetlerini Amerikan emperyalizmine borçlu olan İslam dünyası ülkelerinin, bu konumlarının bir gereği olarak (Mart-2026) Riyad'da İran karşıtı bir bildiri yayınlamaları, dünya siyaset tarihinde bir benzeri görülmeyen utanç verici-zavallı bir edilgenliğin-teslimiyetçiliğin ifadesidir.

Günümüzde, İslami düşünce/kültür/ilahiyat/edebiyat hayatı, akademik hayat, İslamın, Kur'anın ne içerdiğini anlatıyor, ancak, anlatılan bu içeriğin bugün, ne anlama geldiğini, nasıl değersizleştirildiğini, nasıl etkisizleştirildiğini, nasıl tarihin taşrasına sürgün edildiğini, nasıl siyasal-kültürel iradededen yoksunlaştırıldığını, ontolojik-varoluşsal özgün niteliğini/boyutlarını nasıl kaybettiğini, İslamın ancak, mistik/folklorik/kültürel gelenekler, yerli-milli gelenekler şeklinde, yerli-milli müdahalelere, saldırılara maruz bırakılarak yaşatılabildiğini, stratejik bilinç oluşturma yeteneğini nasıl kaybettiğini asla konuşmuyor, asla gündeme getiremiyor. Toplumlarımızda sık sık, "din elden gidiyor" tarzında, politik propaganda içerikli toplumsal infial üretmeye çalışılırken, din'in, İslamın, kültürel/siyasal/entelektüel sömürgeciliğe maruz kaldığı iki yüz yıldan bu yana, varoluşsal/tarihsel/siyasal alandan çekilerek elden gittiğini kimse sorgulama konusu yapamıyor. Burada, İslamın varoluşsal/tarihsel/siyasal bağımsızlık alanına dönüşünün İran'da gerçekleşen İslam devrimi ile mümkün olduğunu kaydetmek gerekiyor.

Çok pahalı, çok gösterişli-ihtişamlı propaganda camileri inşa etmek suretiyle, İslamın varoluşsal-tarihsel/siyasal alana geri getirilemeyeceği her nasılsa hiç düşünülmüyor. Gösterişli-ihtişamlı camilerimiz var, ancak, ihtişamlı/etkili/nitelikli fikirlerimiz yok. Günümüzde, İslam, ulus-devlet iktidarlarının çıkarları doğrultusunda sistematik bir şekilde kontrol altında tutulduğu için, entelektüel etkisi-gücü olan, evrensel içerik üretilemiyor.

Günümüz İslam toplumlarında siyaset, emperyalist vesayet ve meşruiyeti nihai bir tercih olarak kabul ettiği için, toplumlarımız, kendi kaderlerini yönetemiyor. Bu nedenle de, bağımlılığın yol açtığı, iradesizliğin onur kırıcı, ahlaki- entelektüel sonuçlarını göremiyor. Politik iktidarlar, bir güç yanılsaması içerisinde, "muhalefete zulmedebiliyorum, o halde varım" tarzı bir tutumla, paranoyak bir politik söylemle, mevcudiyetlerini kanıtlamaya çalışıyor. Ahlak ve adalet anlayışının, çıkarlara/ihtiraslara ve güce göre değiştiği, çıkarlar söz konusu olduğunda, ahlak ve adaletin tamamen askıya alınabildiği zamanlarda yaşıyoruz. Bu durum, ilkesel hiçliğe, ilkesel iflasa ve felce işaret eder. Klişe-slogan-çıkar İslamcılığının, devlet/iktidar çıkarları doğrultusunda yerli-milli resmi-mistik dindarlığa, oportünist muhafazakarlığa dönüştürülmesi, politik bir teslimiyetçilikle ilgilidir. Günümüzde, seküler/materyalist hayatlar yaşayan, muhafazakar kesimlerle, seküler dünya görüşünü temsil eden kesimler arasında, ideolojik bir iç savaş yaşanıyor. Çıkar ve iktidar mücadeleleri ahlaka/vicdana, adalet ve merhamete geçit vermiyor. Rövanşist politik mücadele, bugün, bütün unsurlarıyla klinik bir olaya dönüşmüş bulunuyor. İçerisinde yaşadığımız toplumda hamaset/menkıbe/keramet/kehanet imalatçılığı, bugün, çok etkili, çok kapsamlı mistik bir uyuşturucu imalatçılığına dönüştürülmüştür.

Çok derin bir bayağılaşma-çürüme/kokuşma ile karşı karşıya bulunan, modernlik ve modern uygarlık, mutlak kötülüğün ve mutlak yıkımın bütün imkanlarına sahip olarak, vahşi/faşist/ırkçı bir gerçeklik halinde, Haçlı cinnetini-iğrençliğini, İran'a, Lübnan ve Filistin'e, dizginsiz bir nefretle, devrimci/direnişçi İslama yöneltiyor. Bugünün ırkçı-Haçlı tarihinin keyfilikleri/barbarlıkları tarihin çok derin bir şekilde kirlendiğini gösteriyor.

Devrimci-direnişçi-tam bağımsızlıkçı İslami mücadeleleri/hareketleri etkisiz kılmak üzere, her durumda savaş dışında tutulmaları gereken masum ilkokul çocuklarına yönelik katliamlarla başlatılan yeni Haçlı Seferleri ölçüsüz bir vahşet ve eşkiyalığın ifadesidir. Ancak, bu ölçüsüz vahşet ve eşkiyalıktan çok daha korkunç bir gerçekle karşı karşıya bulunduğumuzu da unutmamak gerekir. Bu korkunç gerçek, Amerikan emperyalizmini içselleştiren emperyalist vesayet ve meşruiyete sahip olmayı onursuzluk olarak görmeyen, kendilerini İslama nisbet etmeye devam edebilen, İslam dünyası ülkelerinin Allah C.C.’ye yardım etmek yerine Haçlılara yardım ve yataklık etmeleri gerçeğidir. Hangi toplum olursa olsun, bir toplumun ahlaki çürümeye maruz kalması, ilgili toplumlardaki yönetici kadroların ahlaki çürümüşlüğü ile yakından ilgilidir. Bu tür toplumlarda, Türkiye örneğinde de görülebileceği üzere, politik popülizmler yalnızca propaganda üretiyor, entelektüel etki-içerik üretemiyor. Aynı şekilde bu toplumlarda karizma-kişilik kültü de hamaset kültürü yoluyla üretiliyor. Politik popülizmlerin belirleyici olduğu toplumlarda, emperyalist vesayet ve meşruiyete ihtiyaç duyan politik figürlerin/liderlerin/kadroların araç figürler/kadrolar olduğunu kaydetmek gerekir.

Sınırsız kötülük-sınırsız zalimlik-sınırsız vahşet ve eşkıyalık üreten istisnai zamanlarda, istisnai bir tarih döneminde Müslümanlık iddiasında bulunan politik liderlerin, Haçlı zalimlerle dostluk kurmaya can attıkları, hiçbir ihaneti umursamadıkları İslama ihanetleri normalleştirdikleri, sıradanlaştırdıkları zamanlardan geçiyoruz. Gerek küresel bağlamda, gerekse yerel bağlamlarda, politik ihtiraslar, iktidar ihtirasları ahlaki meşruiyete ihtiyaç duymuyor. Politik ihtiraslar, İslami ilke ve sorumlulukları pervasızca sulandırabiliyor, askıya alabiliyor. İktidar çıkar ve ihtirasları tarafından üretilen patolojik partizanlıklar, politik karşıtlıklar, rövanşist politik uygulamalar, adil bir toplum düşüncesini, ortak duyarlıkları, anlamlı bir hayatı imkansız kılıyor. İslam toplumlarında "hikmet-i hükümet" mantığı-retoriği bütün yabancılaşmaları, bütün sapmaları, ihanet ve adaletsizlikleri normalleştirebiliyor. Farkında olma bilincini kaybeden toplumlarımız, sözünü ettiğimiz "hikmet-i hükümet" retoriğini, eleştirel entelektüellere/aydınlara/akademisyenlere sahip olmadığı için sorgulayamıyor. Devlet mutlakiyetçiliği, eleştirel/entelektüel mücadeleye, eleştirel/ahlaki/vicdani duruşa hayat hakkı tanımıyor. Devlet mutlakıyetçiliği, eleştirel bilince/duruşa hayat hakkı tanımazken, dini hayat, ilahiyat hayatı, akademik hayat, düşünce hayatı, konformist din algısının derin/yıkıcı patolojilerinin farkına varamıyor. Konformist din algısı, toplumlarımızı sömürgeleştirilmeye açık hale getirebiliyor. Bu tür toplumlarda, Türkiye’de de yaşandığı üzere, popülist klişeler, hamaset klişeleri aşılamıyor, popülist klişelerle, hamaset klişeleriyle kültürel felaketler önlenemiyor. Maruz kaldığımız kültürel felaketler sebebiyle, Avrupamerkezci-sömürgeci-ırkçı paradigmaları, yapısal ırkçılıkları, sahte evrensellikleri taşralaştıramıyoruz. Maruz kaldığımız kültürel felaketler sebebiyle, modern-ırkçı-seküler mutlakiyetçilikler-putperestliklerin neden olduğu derin edilgenlik ve derin teslimiyetçilikle, ahlaki-entelektüel bir hesaplaşma gerçekleştiremiyor, merkezi meseleleri tarihin gündemine taşıyamıyoruz. Statükoculuk, sağcılık, oportünist muhafazakarlık, oportünist dindarlık toplumlarımızı çıkmaz bir sokağa kapatmış bulunuyor. Bu sokağa kapatılanlar, çok derin, çok ağır, tarifi mümkün olmayan yenilgileri, aşağılanmaları hissetmiyor.

Toplumlarımızda eğitim hayatı, akademik hayat resmi propaganda kurumlarına dönüştürüldüğü için epistemik sorunlarla hiçbir şekilde ilgilenilmiyor, bu sorunla nasıl ilgilenilmesi gerektiği bilinmiyor. Eğitim hayatına, akademik hayata hakim olan resmi propaganda söylemi, entelektüel üretkenliğe-zenginliğe engel oluyor. Eğitim hayatı, akademik hayat İslamı dışlayan, değersizleştiren modern-sömürgeci paradigmaları sorgulayabilecek, bağımsız bir paradigma sistemi oluşturamıyor. Her zaman her durumda, devlet-iktidar güdümünde etkinlik üreten konformist din algısını yerle bir etmeksizin hiçbir yeni-özgün-anlamlı-etkin başlangıçlar yapılamıyacağını bilmek-anlamak gerekir. İçe ve geçmişe kapanarak tarihten kaçan toplumlar halklar/kültürleri, konformist din algısını kullanarak, konformist din algısının sınırları içerisine hapsederek etkisiz-işlevsiz-bilinçsiz sürülere dönüştürmek kadar büyük bir sapkınlık olamaz.

İlkesel-ahlaki-entelektüel üstünlüğün yerini, gücün üstünlüğüne terkeden toplumlarda/dünyada her tür kötülük, her tür zulüm ve barbarlık içerisinde yaşadığımız dönemde görüleceği üzere mümkün hale gelir.

Dünya İslamilik Endeksinde yer almayı başaramayan, siyasal/kültürel/entelektüel bağımsızlığa sahip olamayan İslam dünyası ulus-devletleri, İslama nisbetlerini, aziz İslam'ı, aziz Filistin'i,aziz Kudüs'ü istismar ederek, İslamın, Filistin’in, Kudüs'ün maruz kaldığı rencide edici ağır saldırılar karşısında, kınama bildirileri dışında, zerre kadar siyasal bir mevcudiyet gösteremeyerek, mevcudiyetlerini, içerisinde öncelikle yerli-milli idealler-çıkarlar için dua edilen, yerli-milli bayraklar taşıyan görkemli-gösterişli propaganda camileri inşa etmek suretiyle göstermeye çalışıyor. Devlet-iktidar-milliyet-mezhep mutlakiyetçiliğine maruz bırakıldığı tarihten bu yana, İslam, evrensel misyonunu yerine getiremiyor, evrensel anlamda içerik/anlam/sorumluluk üretemiyor. Bireylerin düşünme ve eylemde bulunma yetilerini, yerli-milli çıkarlar doğrultusunda yönlendirildiği, biçimlendirildiği toplumlarda, evrensel İslami dayanışma mümkün olamaz.

İslam toplumlarında, Hikmet-i Hükümet retoriğinin dokunulmaz kılınması, bu dokunulmazlığın hiç bir şekilde sorgulanmaması, bu zorunlu/hayati sorgulamayı yapabilecek bağımsız/eleştirel/entelektüel/akademik kadroların mevcut olmayışı, İslam’ın her zaman bugün de toplumlarımızda müşahede edilebileceği üzere, saltanat/iktidar çıkarları doğrultusunda kötüye kullanılabildiğini, yozlaşmış-bayağılaşmış her tür yönetimi, emperyalist vesayeti içselleştiren yönetimleri de rahatlıkla meşrulaştırabileceğini gösteriyor.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.