1. YAZARLAR

  2. Salih Tuna

  3. Erdoğan’ın feryadı, Karakoç’un haberi
Salih Tuna

Salih Tuna

Erdoğan’ın feryadı, Karakoç’un haberi

A+A-

Sezai Karakoç üstadımız, 1960'lı yıllarda "Sütun" başlığı altında kaleme aldığı yazılarında, Batı'nın medeniyetimizin ifadesi olan İslam şehirlerine duyduğu derin kıskançlığı ve yok etme arzusunu haber vermişti.
Aradan geçen altmış yıl, mezkûr haberi trajik bir hakikate dönüştürdü.
Bağdat'tan İsfahan'a kadar uzanan yıkım hattı, İslam medeniyetinin mümtaz kalelerinden biri olan İstanbul'umuzun da bu kuşatmanın dışında olmadığının göstergesidir.
Rahmetli Karakoç bugün yaşadığımız küresel kâbusu da 2012'lerde şöyle haber vermişti: "Batı, İslam'ın bir daha dirilmemek üzere haritadan silineceği nihai bir işgalin peşindedir..."
Bizzat dinlediğim bu konuşmasında, mahut işgalin Moğol ve Haçlı saldırılarından çok daha yıkıcı bir mahiyet arz ettiğini dile getirmişti.
Üstadımız elbette müneccim değildi. Batı'nın cemaziyelevvelini bilirdi; bir de tarihin akışına yüz yıllık projeksiyonlarla bakmayı.

***

Soru şudur: Merhum Üstadımızın yıllar öncesinden görüp haber verdiği, gözümüzün önünde naklen cereyan ederken nasıl oluyor da göremiyoruz? (Efendim Yusuf'um, sevgili filozofum?)
Bu nice körlüktür ey ehl-i insaf?
Hiç görülmüş olsaydı etnisite veya mezhep asabiyeti matine-suare terennüm edilir miydi?
Hem de Sayın Erdoğan daha geçenlerde şöyle feryat ettiği hâlde: "Füzeler, bombalar ve drone'lar tarafından tahrip edilen milyarlarca dolarlık altyapı tesisleri bölgedeki kardeşlerimizin kaynakları değil mi? 27 gündür hiçbir ilke, değer, norm gözetmeyen saldırganların nazarında Şii veya Sünni olmamızın; Türk, Kürt, Arap ya da Farisi olmamızın Allah aşkına bir farkı var mı? Bakınız tüm samimiyetimle soruyorum; mezheplerimiz, kökenlerimiz farklı olsa da coğrafyamızın dört bir yanında akan kanlar bizim değil mi?.."
Bu feryadı Erdoğan'dan hazzetmeyenlerin veya yeminli düşmanlarının umursamamalarını anlarız. "Reis" sözünü dilinden düşürmeyenlere ne diyeceğiz peki?
"Coğrafyamızın dört bir yanında akan kanlar bizim kanımız" diyerek ümmeti sahiplenmek yerine; mezhep veya etnisite fitnesine Suriye'den veya tarihten "gerekçe" göstermeyi marifet sanıyorlar hâlâ. "Vahdet" kelimesini ağzına alanları da tahfif ediyorlar.
Halbuki, öne sürdükleri "gerekçelerin" bin katını bildiği hâlde "vahdet" bilincini dillendiren bizzat Cumhurbaşkanımız Erdoğan'dı.

***

Trump'ın İran halkına "hayvanlar" demesiyle İsrail rejim şeflerinin bölge halklarını "goyim" (köleleştirilmiş öteki) olarak tanımlaması, aynı ontolojik kibrin iki farklı tezahürüdür.
Biri saf gücü ilahlaştırarak kendisine boyun eğmeyeni yaşam hakkından mahrum bırakırken; diğeri, ötekini yalnızca kendisine hizmet için yaratılmış bir nesne olarak konumlandırır.
Her iki yaklaşım da insanı ve hukuku devre dışı bırakarak saf şiddeti tek meşruiyet zemini kabul eder.
Vehimleri şudur: "Mademki güçlüyüz; hedefe koyduğumuz halkları kundaktaki bebeklerine kadar katletmek de istediğimiz yeri işgal etmek de hakkımızdır..."
Medeniyetimizin hafızasını ve varlık iradesini hedef alan bu deccal zihniyetine hep birlikte karşı çıkmamanın hiçbir etnisite veya mezhebi gerekçesi olamaz.
Bu zihniyete karşı durmak sadece bir siyasi tavır değil, insanlığın ve medeniyetin onurunu savunmaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar