1. YAZARLAR

  2. Süleyman Seyfi Öğün

  3. Ekonominin tunç kânunu ve siyâsî kısırlık
Süleyman Seyfi Öğün

Süleyman Seyfi Öğün

Ekonominin tunç kânunu ve siyâsî kısırlık

A+A-

Avrupa’da yaşanan son hâdiseler hakikaten de çok düşündürücü seyrediyor. Bunlara dâir değerlendirmeler, umûmiyetle hissî bir seviyede seyrediyor. Batı husûmetiyle meselelere yaklaşanlar, “Beter olsunlar” kabilinden hissiyatlarla konuşuyorlar. Türkiye’yi senelerce kapısında süründüren AB’nin sarsılması karşısında âdeta hınç alıyorlar. Buna mukâbil, derin bir Avrupa aşkı besleyenler büyük bir hayâl kırıklığı içindeler. Ağıt yüklü, “Ahlı vahlı” konuşmalara tesâdüf ediyorum. Her ikisi de meseleyi kavramaya dâir herhangi bir şey vaad etmiyor.

Esâsen Avrupa’nın bir ayna işlevi görmesi ve Avrupa hâricinde kalan dünyâdaki diğer milletlere de bir şeyleri düşündürmesi icap eder. İşâret ettiğim dar görüşlülüğe en güzel misâli Trump veriyor. Trump, Avrupa’nın yaşadığı istikrarsızlıklar, içine düştüğü çıkmazlardan büyük bir haz alıyor. Trump iflâh olmaz bir Avrupa düşmanı. Ama unuttuğu birçok şey var. Zahmet edip Amerikan yakın târihine bir baksa, Avrupa’da bugün yaşanan ve kamu otoritelerinin bastırmakta zorlandığı hâdiselere benzer, belki de onlardan da beter çok sayıda hâdiseyi kendisi de görür.

Sorulması lâzım gelen bir seri sual mevcut. İlki şu: Nasıl oldu da kabaca 1990- 2010 arasında herkese parmak ısırtan bir seviye yakalayan Avrupa, bu târihten itibâren bir çöküşe geçti? Yaşanan meseleler sâdece Avrupa’ya mı âit? Değilse küresel bâzı derin meselelere Avrupa halklarının verdiği cevap mı?

Doğrusu ben bugün Avrupa’da, yerleşik sistemleri sarsan şartların küresel bir arkaplânı olduğunu düşünüyorum. Avrupa’nın bugün yaşadıkları, yarın küresel olarak yaşanabileceklere işâret ediyor. Evvela bu tarz bir bakışa sâhip olmalıyız. Herkes dünyâyı kendi evinden ibâret görüyor. Hâlbuki onlar, adına dünyâ denilen büyük bir evin muhtelif odalarıdır. Odaların duvarlarının farklı renklerle boyanmış olması, farklı şekillerde döşenmesi bu gerçeği değiştirmiyor. Avrupa’nın önplâna çıkmış olması, biraz da Avrupa’ya has siyâsî tepki vermenin kanallarının her yerde olduğundan daha fazla açık olması, siyâsal zihniyet kodlarının bu çeşit tepkileri her yerde olduğundan daha fazla pratik üretmesidir. Bir de herkesin âşina olduğu, azdan az, çoktan çok gider kabilinden bir formülü hatırlamak yardımcı olabilir. Meselâ Marks, en fazla tepkiyi, kaybedecek bir şeyleri olmayanların verdiğine inanıyordu. Ama, tecrübeler bize bunun aksini de veriyor. Yâni, bâzen suskunluk ve tepkisizlik kaybedecek bir şeyi olmayanlardan; en fazla tepki ise kaybedecek çok şeyi olan ve bunları kaybetmeye başlayanlardan gelebiliyor.

Esas mesele; ister kaybedecek bir şeyleri olmayanlar, ister kazandıklarını kaybedenlerden gelsin, verilen tepkilerin siyâsette ikna edici, dâvetkâr ve vâitkâr bir karşılığının olup olmaması ile alâkalıdır. Bilhassa II. Sanâyi Devrimi’ni tâkip eden on seneler itibârıyla Avrupa kamuoylarının hatırı sayılır bir şekilde siyâsîleşmesi, sâdece yaşanan şartların ağırlaşması değil, aynı zamanda yukarıda işâret edilen kanalların açık olması ile irtibatlandırılabilir. Hem sağda hem de solda çok sayıda kanal açıktı. Toplumların siyâsîleşmesi had safhadaydı. Her iki umûmî harbi düşündüğümüzde, bunlar çatıştı ve kazanan aşırı sağ oldu. Sonrası mâlûm…Sâdece Rusya’da sol kazandı. “Zâten beklenen de buydu” deyip kestirip atmak çok eksik kalacaktır. 1917’de Lenin kazandı, 1918’de ise Alman Sosyal Demokratları (Komünistler) kaybetti. Ama bunlar kıl payı meydana gelen neticelerdi. İnsan şu suali sormaktan kendisini alamıyor: Tersi olsaydı da, Lenin ve Troçki değil de, Rosa Lüksemburg ve Karl Leibknecht kazansaydı, dünyâ târihi nasıl evrilirdi acaba? Bu sualleri sorup, takılmadan hemen bırakmak lâzım gelir. Esas mesele II.Umûmî Harp sonrası meydana gelen dünyâ sisteminde siyâsetin nerede durduğu ve nasıl yeniden üretildiğidir.

II.Umûmî Harp sonrasında, siyâset ve siyâsîleşmeler enerjik bir eleştirinin mevzuu hâline getirildi. Bir tarafta ahlâkçılar, meselâ Camus gibiler ahlâkın onu öncelemesi icap ettiğini işlediler. Diğer taraftan hukuk mühendisliği devreye girdi ve siyâsetin herhangi bir aşırılık üretmeden nasıl sınırlandırılacağı husûsunda çalıştı. Neticede kurulan yeni sistemler siyâsî enerjileri sınırlandıran ve sistemik ortalamalara bağlayan bir yapıda şekillendirildi. Hâsılı, hukûk, kânunlar, siyâsî enerjileri bastıran bir çerçeve inşâ etti. İnsanlara, siyâset ile o kadar da alâkadar olmamaları telkin ediliyordu. Bu meyânda, merkez toplumlar, kaybedecek bir şeyi olmayanlardan, kaybedecek çok şeyleri olan bir vasata taşındı. Buna orta sınıflaşma deniyor. Daha evvel de yazmıştım; orta sınıflar siyâseten bastırılmış burjuva dünyâlardır. Depolitizasyon o kadar ileri götürüldü ki, neticede seçimlere katılım oranları bile hayli düştü. Sistem kavramı medeniyet değeri taşır. Ve her medenî durum, Freud ve Elias gibilerin işâret ettiği üzere bir bastırma ameliyesidir. Siyâsî ilimler şubelerinde yere göğe konulmayan dengeli siyâsî sistemler nazariyelerinin temelde bu bastırmaların bir fonksiyonu olduğu anlaşılıyor. Dünyâdaki farklılıklar, dünyânın artığını emen merkez dünyâlarda bunun hukukîliğe bağlanması, yarı merkez dünyâlarda ise devlet ve kamu nizâmı başlığı altında kanûnîlikle bitişmesiydi. Özgürlükçü ve otoriter ayırımları bir noktada buharlaşıyor. Temelde bir fark yoktu. Bu dünyâ, siyâsetin ister hukûkîlik üzerinden, ister kânunilik üzerinden bastırılmasıydı.

Bu sistem 1990’lara kadar yaşadı. Bu târihten itibâren ise dinmeyen krizlere girdi. Denklem yeniden inşâ edildi. Hukûkîliğin yerini ekonomizm aldı. II.Umûmî Harp sonrasında hukuk siyâseti baskılıyordu. Artık, onun yerini yeni ve “diri” yapı olan ekonomi alacaktı. Tabiat kanunları gibi kânunları olduğu söylenen ekonominin öncelikleri, âdeta âmentü misâli herkese kabûl ettirildi. Krizler sebebiyle yavaş yavaş harekete geçen ve sistem için tehlike doğurmaya namzet siyâsî enerjiler, bu defâ bastırılmakla kalmadı. Âdeta hadım edildi. Homo Politicus sönümlendi ve insanlık, kâhir ekseriyetle, çeşitli vâitkâr tuzaklarla ve de en plastik karşılıklarıyla Homo Economicus’a ve Homo Culturalis’e dönüştürüldü. Bugün yavaş yavaş herkesin idrâk etmeye başladığı bir gerçek var: Bu oyunda kazananlar dar bir ekâlliyet, kaybedenler ise kâhir bir ekseriyettir. Oyun devâm ettikçe, makas daha da açılacaktır. İşte bugün Avrupa’yı alt üst eden dinamik budur. Herkes ayakta. Hem kaybedecek bir şeyi olmayanlar hem de kaybettikleri çok şeyi olanlar eş anlı meydanlarda. Tuhaf olan ise siyâsetin bunlara cevâp vermemesi ve bunların sâdece birer tepki hareketi olarak kalmasıdır. Bu hareketlere hiçbir siyâsî şuur kılavuzluk etmiyor. Olabilecekleri aşağı yukarı öngörebiliyorum. Sistem evvelâ bunları müşterek meydanlarda topluyor; daha sonra da birbirine kırdıracak. Ne yazık ki görünen bu. Evvelâ hukûkun, kânunların bastırdığı, sonra da ekonomizmin iğdiş ettiği siyâsetlerden başka ne bekleyebiliriz?

 

Önceki ve Sonraki Yazılar