1. HABERLER

  2. EĞİTİM

  3. Eğitim Neyi Kaybediyor?
Eğitim Neyi Kaybediyor?

Eğitim Neyi Kaybediyor?

Asıl endişem; yazmayı kaybedersek düşünmeyi de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilecek olmamız.

A+A-

YUSUF TOSUN - Perspektif

Birkaç yıldır lise öğrencilerine okuma, yazma ve düşünme becerileri kazandırma adına bir grup eğitimci-yazar arkadaşımızla birlikte Yazı Akademisi çatısı altında interaktif dersler yapıyoruz. Bu süreçte öğrencilerle konuşuyor, onların sorularını dinliyor, yazdıklarını okuyor ve zaman zaman hiç beklemediğimiz soru ve cevaplarla karşılaşıyoruz.

Yıllar içinde şunu fark ettim: Bir öğrencinin, yönelttiğimiz bir soruya verdiği yanlış cevap, bazen doğru cevaptan daha fazla şey öğretiyor. Çünkü yanlış cevap, zihnin hâlâ çalıştığının göstergesidir. Çocuk düşünüyor, deniyor, yanılıyor ve kendi zihninden bir cevap üretmeye çalışıyor böylece.

Son zamanlarda ise çocukların yanlış cevaplarından çok, cevap vermekte zorlanmalarından endişe etmeye başladım.

Bir öğrencinin; “Hocam, bunun cevabı ne?” diye sorması elbette olağan. Fakat bir süre sonra insan şu soruyu sormadan edemiyor: Çocuk gerçekten cevabı mı arıyor, yoksa düşünme zahmetinden kurtulmanın bir yolunu mu?

Öte taraftan çocuğun uzun uzun düşündükten sonra kurduğu, içinde birkaç hata bulunan cümlesi bana çoğu zaman daha kıymetli geliyor. Çünkü orada bir zihinsel çaba, bir arayış ve en önemlisi bir insanın kendi düşüncesini kurma teşebbüsü var. Bu çok daha kıymetli…

Belki de bugün eğitim ve eğitim modelleri üzerine yeniden düşünürken işe buradan başlamamız gerekiyor. Çünkü “Eğitim çocuğa ne kazandırıyor?” sorusu kadar, “Ondan neyi götürüyor?” sorusunu da sormamız gerekiyor.

İşin doğrusu eğitim, yüzyıllar boyunca insanlığın en önemli kazanımlarından birini gerçekleştirdi. Bilgiyi bir kuşaktan diğerine aktarmayı başardı. Bilgiyi biriktirdi, sistemleştirdi, kitaplara ve okullara taşıdı. Böylece insan, kendisinden önce yaşayanların tecrübelerinden yararlanma imkânına kavuştu. Fakat bugün bilgiyi aktarmayı başaran eğitimin, insan yetiştirme görevini kaybetmeye başladığını gözlemliyoruz.

Öyle ki; özellikle de yapay zekânın hayatımıza girmesiyle birlikte bu durum artık daha görünür hale geldi. Çünkü yapay zekâ, aslında eğitimde var olan bütün sorunları sıfırdan ortaya çıkarmadı. İşin doğrusu uzun zamandır devam eden bir eğitim krizini görünür kıldı.

Tabii burada eğitimden ne kastettiğimiz de önemli. Öncelikle eğitimin düşünmeyi mi yoksa cevap vermeyi mi öğrettiğini de netleştirmek lazım.

Çocuğa sürekli doğru cevapları, doğru testleri, doğru seçenekleri, doğru sınavları ve doğru puanları öğretiyoruz. Fakat çocuğun yanlış soru sormasına, şüphe etmesine, merak etmesine ve bir mesele üzerinde uzun uzun düşünmesine neredeyse hiç alan bırakmıyoruz. Eğitimin başarısını, öğrencinin kaç soruya doğru cevap verdiğiyle ölçüyoruz. Fakat onun kaç soruyu kendisinin sorduğunu pek merak etmiyoruz.

Oysa belki de asıl mesele doğru sorulara doğru cevap vermekten önce doğru soruyu sormayı öğrenmek gerekiyor. Çünkü çocukların doğasında merak vardır:

“Bu neden böyle?”

“Niçin?”

“Başka türlü olabilir mi?”

“Bunun doğrusu gerçekten bu mu?”

Çocuk dünyayı biraz da böylesi sorularla keşfeder. Ne var ki okul çağına geldikçe bu soruların önüne müfredat, sınav, zaman ve başarı baskısı, not, sayısal başarı… gibi pek çok engel çıkabiliyor.

Oysa merakın bittiği yerde eğitim bir formaliteden öteye geçmez ve öğrenme zayıflamaya başlar.

Son yıllarda hayatımıza hızla giren yapay zekâ ise burada işi daha da tuhaf bir hâle getiriyor. Çocuk artık merak ettiği bir şeyi araştırmak, farklı kaynaklara bakmak, yanlış sonuçlara ulaşmak ve yeniden denemek yerine birkaç saniye içinde cevabına ulaşabiliyor. Neticede cevaba ulaşmanın kolaylaşması, zamanla merak etme duygusunu ve araştırma ihtiyacını azaltabilir.

İşte asıl paradoksal durum da burada ortaya çıkıyor. Bir taraftan çocuğun işini kolaylaştırırken öte taraftan öğrenmesini zorlaştırıyoruz aslında.

Çünkü öğrenmenin kendisi biraz da zorlanmak değil midir? Yanılmak, tekrar denemek, başarısız olmak, yeniden düşünmek, sabretmek ve sonunda kendi doğru-yanlış cevabına ulaşmak… Böylesi çok daha kıymetli…

Oysa bugün teknolojinin sağladığı kolaylıklar, çocuğun önündeki pek çok engeli ortadan kaldırıyor. Bilgiye ulaşmak için eskisi kadar araştırmaya, beklemeye, farklı kaynakları karşılaştırmaya gerek kalmıyor. Bir şeyi anında sorgulama, bir metni anlam bütünlüğü içinde özetleme, bir fikri yeni imkânlara doğru geliştirme, hatta bir yazının bütünüyle kaleme alınmasını yapay zekâya devretme imkânına sahibiz. 

Burada önemli bir soru/sorun çıkıyor karşımıza: Hızlanan teknoloji karşısında yavaşlayan insanı nasıl yetiştireceğiz?

Bu çerçevede belki de eğitimde kaybetmeye başladığımız en önemli meziyetlerden biri sabırdır. Çünkü bilgiye ulaşmanın hızı arttıkça, bilgi üzerinde düşünmek, onu zihnimizde tartmak ve anlamlandırmak için ayırdığımız zaman giderek azalıyor. Oysa öğrenmek yalnızca bilgiye ulaşmak değil, o bilgiyle zihinsel bir ilişki de kurabilmektir. Hız, bilgiye erişimi kolaylaştırırken düşüncenin olgunlaşması için gerekli olan bekleme, sorgulama ve içselleştirme ve nihayetinde hazmetme süreçlerini de aşındırabiliyor. Kitap okuma biçimimiz bile bu değişimden nasibini alıyor; bir metni anlamaya çalışmaktan çok, içinden mümkün olan en kısa sürede “alınabilecekleri” toplamaya yöneliyoruz. Tıpkı bir lokmayı çiğnemeden yutmak gibi… Böylece eğitim, sabırla inşa edilen bir düşünme ve derinleşme süreci olmaktan çıkıp, giderek daha hızlı tüketilen bir bilgi edinme pratiğine dönüşme riski taşıyor.

Öyle ki çocuklara kitap okumayı değil, zaman zaman metinleri tüketmeyi öğretiyoruz. Bir kitabı baştan sona okumak yerine özetini öğrenmek, altını çizmeden geçmek, üzerinde düşünmeden, tartışmadan, müzakerede bulunmadan bir sonraki metne yönelmek kolaylaşıyor. Oysa bir kitabı okumak ile o kitabın ne anlattığını bilmek aynı şey değildir. Böylece Okuma perspektifimiz de hızla değişiyor.  Açıkçası; okuduğumuz bir kitabın düşüncesini öğrenirken, o düşüncenin bize düşündürdüklerini kaybediyoruz.

Aynı şey yazmak için de geçerli…

Çünkü yazmak yalnızca düşündüğümüz şeyleri kâğıda aktarmak değildir. Yazmak, düşüncenin kendisini kurmanın da bir yoludur. İnsan bazen ne düşündüğünü yazarken keşfeder. Cümle kurdukça zihnindeki dağınıklık toparlanır. Kelimeler düşünceye biçim verir bir bakıma.

Yapay zekâ ise düşünce henüz kurulmadan onu cümleye dönüştürebiliyor. Bu elbette büyük bir kolaylık. Lakin her kolaylığı aynı zamanda bir kazanım olarak değerlendirmek yanlıştır. 

Asıl endişem; yazmayı kaybedersek düşünmeyi de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilecek olmamız. Bizim eğitim sistemimiz uzun yıllardır büyük ölçüde ölçme, değerlendirme ve puanlama üzerine kurulu. Yanlış cevap çoğu zaman puan kaybı anlamına geliyor. Oysa öğrenme sürecinin kendisi başlı başına hatalardan oluşuyor. Çünkü insan doğası gereği hata yaparak öğreniyor. Yanlışını fark ediyor, neden yanlış yaptığını düşünüyor ve yeniden deniyor. Nitekim bir çocuk bile düşe kalka yürümeyi öğreniyor. 

Yapay zekâ ise çoğu zaman hatayı daha ortaya çıkmadan düzeltebiliyor. Peki, çocuk kendi hatasını fark etmeden doğru cevaba ulaştığında gerçekten öğrenmiş oluyor mu? Bu bağlamda belki de eğitimde yeniden hataya, yanılmaya ve zorlanmaya bir alan açmamız gerekiyor. 

Bu noktada öğretmenin geleceğini de yeniden düşünmek gerekiyor. Oysa bilgiye erişimin ucuzladığı bir çağda öğretmenin değeri ortadan kalkmıyor; tam tersine öğretmenin ne olduğu daha önemli hâle geliyor.

Çünkü öğretmen yalnızca bilgi aktaran kişi değildir. İyi bir öğretmen soruyu doğru sordurur, cevabı sorgulatır, öğrencinin düşünmesine alan açar, yanlışından öğrenmesini sağlar. Bazen bir bilgiden çok bir bakış açısı, bazen bir cevaptan çok bir soru bırakır öğrencisinin zihninde.

Dahası, öğretmenden yalnızca bilgi öğrenmeyiz. Bir ölçüde ahlakı, edebi, adabı, sorumluluğu, ilişki kurmayı, birlikte düşünmeyi ve insan olmanın inceliklerini de öğreniriz. Yani hayatı… Bu yüzden yapay zekâ öğretmenin yerini almaktan çok, öğretmenin güncel fonksiyonunu yeniden düşünmemizi gerektiriyor.

Bir başka kaybımız ise sessizlik, yalnızlık… Çocukların hayatı ekranlarla, bildirimlerle, videolarla, oyunlarla, sosyal medyayla ve artık yapay zekâyla çevrili durumda. Her an bir şey gösteriliyor, söyleniyor, öneriliyor, cevaplanıyor.

Fakat doğası gereği insanın zaman zaman kendi başına kalmaya da ihtiyacı var. Çünkü insanın zaman zaman yalnız kalması, sessizlik içinde kendi düşünceleriyle baş başa kalabilmesi, düşünmenin laboratuvarlarından biridir. Açıkçası çocuğa her şeyi sunarken, kendi iç dünyasını kurabileceği o boşluğu da ortadan kaldırıyoruz bir bakıma.  

Ve bütün bunların sonunda daha büyük bir meseleye geliyoruz: Ahlak…

Yapay zekâ bize “Ne yapılabilir?” sorusunun cevabını çok hızlı verebilir. Fakat “Ne yapılmalıdır?” sorusunun cevabını teknoloji veremez. Çünkü bilgi bize ne yapabileceğimizi söyler. Ahlak ise ne yapmamız gerektiğini salık verir. İşte eğitim bu noktada devreye girer. Çünkü eğitimin nihai amacı yalnızca bilgi sahibi, becerikli, sınavlarda başarılı ve meslek sahibi insanlar yetiştirmek olmamalıdır. Bütün bunlar elbette önemlidir. Fakat bütün bunları bilen insanın nasıl bir insan olacağı sorusu geride bırakıldığında eğitimin en önemli tarafını kaybetmiş oluruz. 

Başarılı bir mühendis, doktor, öğretmen ya da hukukçu yetiştirebiliriz. Peki, iyi bir insan yetiştirebiliyor muyuz? Belki de “Eğitim neyi kaybediyor?” sorusunun bizi götürdüğü asıl yer burasıdır.

Teknolojik olarak güçlenen insan, gün geçtikçe kendi fıtratından ve insan olmanın temel özelliklerinden uzaklaşma tehlikesiyle karşı karşıya. Böylece insanı insan yapan bazı meziyetleri de yavaş yavaş kaybediyoruz. Çünkü insan, bilgiye daha hızlı ulaşırken düşünmeyi, daha kolay yazarken kendi cümlesini kurmayı, daha hızlı cevap alırken soru sormayı, hata yapmaktan kurtulurken öğrenmeyi, sürekli iletişim hâlindeyken kendi iç dünyasıyla baş başa kalmayı kaybediyor. Bunları kaybedince de bir makinadan farksız hale geliyor. 

Bütün bunları düşününce eğitimdeki en büyük kaybın bilgi olmadığı açıkça görülüyor. Eğitimin en büyük kaybı, insanın öğrenirken kendisini inşa etme imkânını yitiriyor olmasıdır.

Hiç şüphesiz bugün eğitimin en önemli sorusu; “Çocuklara daha fazla ne öğretebiliriz?” değildir. Asıl soru şudur: Çocuklara her şeyi bu kadar kolaylaştırırken onların kendi başlarına düşünmelerine, yanılmalarına, merak etmelerine, sabretmelerine, soru sormalarına ve nihayetinde fıtratlarının sesine kulak vererek insan olarak kendilerini inşa etmelerine yeterince alan bırakıyor muyuz?

Belki eğitimde yeniden kazanmamız gereken şey çocuğun her sorusuna cevap vermek değil; onun kendi sorularının peşinden gidebilmesini, doğrularını-yanlışlarını görebilmesini, okuma, yazma ve düşünme becerileri edinmesini ve nihayetinde kendisini yetiştirebilmesini sağlamaktır.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.