Duvarlar yükselirken zemin çöküyor
Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu siyasi süreç sanki olağan bir süreçmiş gibi her zamanki alışkanlıklarımızla veya dünkü beklentilerimizle bugünkü siyasi yapıyı değerlendirmek rasyonel bir tutum mu? Elbette değil. Şu var ki insanoğlu her türlü değişime çabucak alışıyor, daha doğrusu başına gelenleri bir süre geçince kabulleniyor. Ancak alışkanlıklarını terk etmesi biraz zaman alıyor. Bu yüzden öncekinden tamamen farklı şartlar altında bile eski refleksleri işlemeye devam ediyor.
Bu itibarla biz de aşağı yukarı son on yıl içinde aşama aşama şekillenmiş bulunan yeni siyaset mekanizmasına artık alıştık ama yine de siyasi projeksiyonlarımızı geçmişteki işleyişe göre yapıyoruz. Buna karşılık, sistem durduğu yerde durmuyor, sürekli kendi kendini güncelleyerek sınırlarını genişletiyor.
Seçim sandığından çıkabilmek için kimi adayların kişisel çekim gücüne başvurmanın da artık çare olmadığı gerçeği son iki yıl içinde fiili olarak hepimizin gözüne sokuldu. Sandığın gerektiğinde pekala geçersiz sayılabileceği, kazanılanların kazananın elinden alınabileceği ayrıca gösterildi.
Bütün bunların bir panik halinin tezahürleri olduğu muhakkak ama olağan zamanların ölçüleriyle yürütülen siyasi muhalefetin olağan dışı bir siyasi sürecin atlatılmasını sağlayacağı beklentisinin maddi karşılığı yok.
Öncelikle son on yılda ülkede yaşanan büyük rejim dönüşümünün alışılmış ilişkiler düzenini devreden çıkardığı gözden kaçırılmamalı. 2016’da MHP içindeki liderlik mücadelesinin yargı müdahalesiyle sonuçlandırılması sonrasında başlayan süreçte adım adım her şey değişti. Bu tarihten çok daha önce su yüzüne çıkmış olan otokrasiye yöneliş bahsettiğimiz süreçte şekillenip ete kemiğe büründü.
Akabinde dünyanın hiçbir yerinde benzeri olmayan -ve herhalde bundan dolayı “Türk tipi” diye sunulan- bir başkanlık modeli getirildi. Kısa sürede ortaya çıkan sonuç, uyarılarına kulak verilmeyen aklı başında kişilerin dediği gibi oldu. Meclis etkisizleşti, kuvvetler ayrılığı da denge ve denetleme mekanizmaları da ortadan kaldırıldı, kurumsal sürekliliğe son verildi… Kısacası, devlet cihazı işletilemez hale geldi.
Diğer yandan, siyaset zoraki ittifaklara ve kaçınılmaz bloklaşmalara mahkum edildi. Çünkü başkanlık rejimiyle birlikte seçimde yüzde 50+1 alanın her şeyi aldığı, geri kalanlara ise hiçbir şeyin bırakılmadığı bir sistem yürürlüğe girmişti.
Yine de mesele yalnızca ne başkanlık sistemine geçilmesinden ne de seçimde yüzde 50+1 barajının getirilmesinden ibaret. Başkanlık sistemi adı altında gerçekleştirilen keskin değişimin de yardımıyla tarihte benzeri görülmemiş derecede katı bir merkeziyetçi yapının adım adım inşa edilmiş olduğunu bazen unutuyoruz.
Bürokrasinin mutlak kontrolü ve anayasal kurumların etkisizleştirilmesi yanısıra medyanın, sermeyenin, sivil toplumun çok büyük ölçüde siyasi iktidara bağlanmış olması bu yeni merkeziyetçiliğin en mühim veçhesi.
Dolayısıyla bugünkü siyasi iktidar, çevresindeki savunma duvarları alabildiğine yükseltilmiş bir kale gibi korunaklı. Dışarıdan duvarları aşmak da yıkmak da pek mümkün görünmüyor. Ama içeriden dışarısı kolayca kontrol ediliyor.
Elindeki sınırsız imkanlar sayesinde artık seçim sandığında karşısına çıkacak rakibi de kendisi belirleyen bir iktidardan söz ediyoruz. Bu haliyle adeta “yıkılmaz bir kale” görüyoruz karşımızda. Oysa kırılganlığı sürekli artan bir yapı var o müstahkem kale fotoğrafının altında. Çünkü yıllardır hesapsızca yükseltilip durulan savunma duvarlarının ağırlığını zemin artık taşıyamıyor.
Bu çerçevede mevcut iktidarın geleceğine yönelik riskler meyanında dışarıdan gelenlerden ziyade zaten içeride olan tehditler daha yıkıcı görünüyor. Siyasi iktidarın görünürdeki gücü ile dayandığı sistemin sürdürülebilirliği arasındaki gerilim sürekli artıyor.
Yetmezmiş gibi kuşlar, böcekler girmesin diye kapılarla pencerelerle beraber bacalar da tıkanmış olduğundan boğucu duman son zamanlarda içeriye gidiyor. Bir başka deyişle, kurumları çalıştırılamadığından devlet makinesinin çarkları dönmüyor ve varlığı bu makinenin işlemesine bağlı olan siyasi organizma bir yandan da nefessiz kalma tehdidi altında bulunuyor.
Bu duruma karşı ilk etapta bazı kapılar ve pencereler açılacak havalandırma amacıyla. Ne var ki bu yalnızca akut bir soruna karşı devreye sokulması gereken günlük çözüm. Kronik sorun yerli yerinde duruyor. Bütün mühendislik hesapları göz ardı edilerek alabildiğine yükseltilmiş olan kale duvarlarının ağırlığını zeminin bundan sonra taşıyamayacağı ortada.
Öyleyse kale içindeki yapının kendi varlığını sürdürebilmesi için ya duvarları eski haline döndürmek gerekiyor ya da oturup mukadder akıbeti beklemek.
İlanihaye sürdürülmesi mümkün olmayan bir “yönetim anomalisi” bu çünkü.


