1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Devlet,Cemaatler ve Tarikatlar
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Devlet,Cemaatler ve Tarikatlar

A+A-

Türkiye’de İslami grupları üç ana grup altında toplamak mümkün:

  1. Geleneksel ve tarihi derin geçmişi olan tarikatlar;
  2. Cumhuriyet döneminin ilk döneminde, 1923-1950 yılları arasında belli şahısların gayretiyle başlayıp, 1950’den sonra toplumsal olgulara dönüşen, günümüzde de varlıkları devam eden cemaatler;
  3. Ne tarikat ne cemaat olup kendi içlerinde sıkı markaj örgütlenme içinde ortaya çıkan irili ufaklı hareketler.

İlk gruba İsmailağa’dan İskenderpaşa’ya, Menzil’e kadar bir dizi tarikatı dahil edebiliriz. Söz konusu tarikat yapılanmaları geniş toplumsal etkilere sahip bulunmaktadırlar, eskiden beri kalabalık seçmen kitlesine sahiptiler, bugün sosyo ekonomik açıdan belirgin etki ve güce kavuşmuş bulunmaktadırlar.

Benzer şekilde tarihsel kökleri ve tasavvufi gelenekleri olmayan ama Cumhuriyet döneminde devletin ağır Kemalist baskısına bir tepki olarak ortaya çıkan cemaatler dini hayatın önemli olgularıdırlar. Türkiye’nin 1923-1960 arası bunaltıcı tek parti döneminde ortaya çıkıp da bugün varlıklarını devam ettiren iki büyük cemaatten biri Nur hareketi, diğeri Süleymancılar. Nur hareketinin birden fazla versiyonu olsa da, kurucusu Said Nursi ortak figürdür, her versiyonu ile Nur cemaatlerinin referansı modern zamanlarda imanı dönüştürücü bir güç olarak adeta yeniden tanımlayan Said Nursi’nin risaleleridir. Üstad Said Nursi, Kemalist yönetim tarafından empoze edilen pozitivizme ve devletin taşıyıcı ve emredici araçlarıyla yürüttüğü baskıya karşı Kur’an merkezli bir iman hareketinin mukavemet göstereceğini düşünüyordu, gerçekten hayli zor şartlara rağmen Nur hareketi başarılı oldu, geniş bir toplumsal desteğe sahip oldu.

Bugünlerde operasyonlara maruz kalan Süleymancı hareketi Süleyman Tunahan başlattı. Onun temel kaygısı, ağır baskı döneminde toplumun Kur’an’la ilişkisini devam ettirmekti, bu açıdan Kur’an kurslarına, Kur’an’ın ezberlenip okunmasına, öğrenilmesine büyük önem verdi. Tunahan başlangıçta kentlerin çeperinde gözlerden uzak kurslar açıyordu, jandarma ve polisin takibatı söz konusu olduğunda Süleyman Tunahan, kurslara ara verip şehirler arası tren seferlerinde öğrencilerinin Kur’an öğrenmeleri yöntemini kullandı, bazan da öğrencileri uzak tarlalarda çiftçi kılığına girip Kur’an derslerine devam ettiler. 1950’lerden sonra baskı hafifleyince legal kurslar yoluyla Kur’an öğrenimine devam edildi. Süleymancılarda belli bir Sufi-Nakşibendi damar varsa da bana göre sosyolojik yapısı bakımından tarikat olmaktan çok, bir cemaat profili çizmektedir.

Üçüncü grupta işaret ettiğim hareketler ise daha çok fikri seviyede örgütlenmişlerdi; kimisi sanat ve edebiyata, kimisi fikri-zihinsel dönüşüme, kimisi aktivist eylemlere, kimisi akademik faaliyet alanlarında güç sahibi olmaya yöneldi.

Genel anlamda Tarikat ve cemaatleri Sosyal İslam, parti kurup faaliyet gösterenleri Siyasal İslam, fikri/kültürel hareketleri Kültürel İslam başlıkları altında toplamak mümkün, ancak üç alan arasında hiç geçişlerin olmadığı söylenemez. Çok partili dönemle birlikte genel olarak Nurcular ve Süleymancıların ana siyasi tercihleri sağcı, muhafazakâr, milliyetçi partilerdi; stratejileri seçim dönemine mahsus pazarlığa dayanırdı. Mesela Adalet Partisi (AP) ile bir cemaat arasındaki pazarlığa göre, diyelim ki dört sene boyunca 100 kurs açmak üzere anlaşılmışsa, parti sözünde durur, kurs açılmasına göz yumar, cemaat de siyasete karışmazdı. Bazan, parti cemaatin sembol isimlerinden birini vekil olarak Meclis’e sokardı. Bu son derece sağlıklı demokratik bir teamüldü, demokratik toplumlarda baskı ve çıkar grupları iktidar adayı partilerle müzakerelerde bulunur, anlaşma sağlandığında sosyolojiler kendi sivil alanlarında faaliyetlerine devam ederdi. (Kemalistler, tarikat ve cemaatleri “sivil toplum” kabul etmezler, onlara göre sivil toplumun ilk şartı din-dışı karakterde olmasıdır ki, şu veya bu düzeyde örgütlenen dini sosyolojiler devlet eliyle tasfiye edilmelidir. 15 Ağustos 2026 günü NOW Televizyonu, ana haberde operasyonlara maruz kalan Süleymancıların görüntülerini verirken, yöneltilen suçlamaları birer hukuki kanıt gösterip “Bunlar mı sivil toplum? Değil!” diyor, bu cemaatlerin tümüyle devlete ne kadar zararlı olduğunu anlatıyordu. Aynı kanal, ağır suçlamalarla gözaltına alınan, tutuklanan Yeni Parti’lileri sütten çıkmış ak kaşık gibi gösteriyor.)

Kuruluş ideolojisi itibariyle Cumhuriyet’in kıyamete kadar eksik olmayacak iki ötekisi var ki, biri kimlikleri ve dilleri inkar edilen Kürtler, diğeri sosyal, ekonomik ve politik varlık gösteren dini/İslami gruplardır.

Çok partili hayatla birlikte başlayan demokratik pazarlık geleneği AK Parti’nin kuruluşuyla nitelik değiştirdi.

21. yüzyılın başlarına kadar dini/İslami grupların tamamı faaliyetlerinde yöneldikleri amaç itibariyle tarikat ve cemaatlerin yolunu takip etmiyordu, içlerinde uzun vadeli siyasi hedefi olan ama günün şartlarında siyaset dışı alanda yetkinlik kazanmaya çalışan gruplar da vardı, bunlardan en ilginç olanı, kamuoyunda az bilinen Yeminliler Grubu’dur.

Nurcular, risaleler merkezli iman, Süleymancılar Kur’an merkezli sosyal faaliyet biçimleriyle, tarikatlar ise geleneksel sufi ritülleri icra etmekle yetinirken Yeminliler çok daha uzun vadeli siyasi hedeflere sahiptiler ve galiba dini-İslami hareketler içinde şu anda en başarılı görüneni bu grup oldu.

Yeminlilerin hatt-ı hareketi İmam Hatip okulları ve Yüksek İslam Enstitüleri/İlahiyat Fakülteleri aracılığıyla yetiştirilecek bir neslin günün birinde siyasi iktidara gelmesi hedefi üzerine kurulmuştu. Ben İstanbul Yüksek İslam’da okurken Yeminlilerin son derece sofistike çalışmalarını farketmiştim. O zamanlarda Yeminlilerin a. Milli Görüş hareketine, b. Nurculara, c. Süleymancılara karşı bariz karşıtlıkları vardı. Tarikatlara da mesafeli idilerse de, sonraları İskenderpaşa’nın ANAP’la kurduğu ilişki hariç tarikatların bariz siyasi hedefleri olmadığından Yeminliler, daha çok “Tasavvuf’un İslami akide açısından kritiği”yle ilgiliydiler. Yeminliler daha çok akademide örgütlendikleri için bir halk hareketine dönüşen Nurculara ve Süleymancılara küçümseyici gözle bakarlardı, özellikle Süleymancılara karşı sıfır toleransları vardı. Bu biraz da tarafların karşılıklı bakış ve tutumlarından kaynaklanıyordu. Süleymancılar, İmam hatiplere ve Diyanete açık mesafeliydiler, Kur’an’a bu iki kuruluşlar üzerinden hizmet edilmeyeceğini düşünüyorlardı; Yeminlilerin ise iki ana faaliyet sahası İmam Hatipler/İlahiyatlar ve Diyanet İşleri Başkanlığı idi. Yeminliler, günün birinde bir İmam hatipli başbakan olursa, Türkiye’nin kurtulacağını söylüyorlardı.

Milli Görüşçülere, özellikle rahmetli Erbakan’a karşı tutumlarını anlamak zor değildi. Erbakan Hoca da İmam Hatip okullarını fazlasıyla önemsiyordu, bu alana Milli Görüşü sokmak istemiyorlardı; bunun yanında Yeminliler, söylemlerinde bariz İslamcılık var idiyse de Türk milliyetçisi idiler, bugün de bu refleksi kaybetmiş değiller.

Yeminlilerin siyasi eğilimleri milliyetçilik olduğundan parti olarak MHP’ye yakınlık duyuyorlardı.

Bununla ilgili bir hatıramı anlatmak istiyorum:

Yüksek İslam’ı bitirdiğimiz sene haziran ayında hocalar son bir kere derslere giriyor, bizlere vazife göreceğimiz yerlerde neler yapmamız gerektiğine dair tavsiyelerde bulunuyorlardı. Tavsiyelerde bulunmak üzere Kelam hocamız rahmetli Bekir Topaloğlu sınıfa gelmişti. Bize mezun olduğumuz birimin ne kadar önemli olduğunu anlattı, bu arada iki üç defa öğretmen olarak ders vereceğimiz okullarda Türk milliyetçiliğini sevdirmemiz gerektiğinden söz etti, kimsenin sesi çıkmıyordu. Ben dayanamayıp:

“Hocam” dedim, “Ben kısmet olursa Mardin’de öğretmenlik yapmak istiyorum. Mardin heterojen bir şehir. Araplar, Kürtler, Türkler var. Her üç etnik gruba hitap etmek gerekirken -ki İslam dini tevhid ve ümmetin birliğine dayanır- nasıl Türkçülüğü ve Türk milliyetçiliğini anlatayım?”

Yeminliler Grubu’nun önemli şahsiyetlerinden biri olan hocam, hafifçe kızdı, yine Türkçülük ve Türk milliyetçiliğiyle ilgili retoriği tekrar edip ayrıldı.

Bu günlerde Süleymancılarla ilgili hazırlanan dosyanın odağında “örgütlü mali suçlar”, “yolsuzluk”, “kara para aklama”, “yüksek sermayeli şirketler üzerinden olağan dışı nakit hareketleri oluşturma” ve “milyarlarca liralık ticari hacme ilişkin usulsüzlük yapma” suçlamalar yer almaktadır.

Olayın hukuki ve yargı boyutu ayrı bir konu, nasıl bir seyir takip edeceğini önümüzdeki günlerde seyredeceğiz.

Ele aldığım bağlamda cemaat-devlet ilişkisinin neden sağlıklı bir zeminde yürümediği önemli bir konu. Devlet açısından bakıldığında, Cumhuriyet’i kuran kadro, kendisi bir cemaatti, diğer cemaatleri tasfiye etti ve yapısal niteliği dolayısıyla kim bu aygıtta inisiyatif sahibi olduysa, aygıtı cemaat bilinci ve teamülleriyle yönetti. Burada sözünü ettiğim cemaatten sadece dini referanslı olanları değil, laik-seküler grupların tamamı da birer cemaattir ve cemaat bilinciyle siyasi mücadele vermektedirler. Osmanlı siyasi hayatı, iktidar üzerinde beylerin birbirlerine karşı yürüttükleri mücadelelerden ibarettir, mücadeleyi kazanan bey, diğerlerini tasfiye eder, birgün önce muktedir olan birgün sonra kellesini kaybeder. Modern siyaseti de “beyler”in yerini alan “cemaatler arası iktidar mücadeleleri şekillendirmektedir.

Devlet, cemaatlere muhtaçtır, içeriden ve dışardan gözetim altında tutar, belli bir gelişme seviyesini aşacak olurlarsa tırpanı atar. Tırpan attığı cemaatin, diğerleri tarafından destek bulması mümkün değildir, neredeyse hepsi “Zaten bunların dini anlayışları, ideolojileri sapıktı, şu-şu cürümleri işlemişlerdi” türünden bin bir gerekçe ile devletin safında yer alırlar. Elbette tutumlarına meşruiyet üretirlerken öne sürdükleri gerekçelerin bir kısmında haklıdırlar. Mesele şu ki, düşen ağaca ellerinde balta ile koşanlar hukukun en temel ilkelerini hatırlamazlar: Şahısların cürmü tüzel ve kolektif cezaya mesnet teşkil etmez; ceza fiilin cinsinden olur (el Cezaü min cinsi’il amel) vs.

Bu olgu, cemaatlerin tümünde “devlet aygıtı”nı ele geçirme veya en yüksek düzeyde inisiyatif sahibi olma bilincini diri tutar. Söz konusu olgunun diğer etkisi ise, cemaatler arasındaki rekabetin acımasız, merhametsiz olmasıdır.

Bunda üç sebebin rol oynadığını söyleyebiliriz:

  1. Hakikati, doruluğu ve faydayı bir cemaatin temellük etmesi (Kelami/itikadi boyut).
  2. Şu veya bu asabiyete (dini yorum, mezhep, etnisite, bölge, ideoloji/doktrin vs.) bağlı birlikte hareket etme duygunun sağladığı güvenlik ve dayanışma ruhu (Sosyal psikolojik boyut).
  3. Mücadele ve rekabetin yöneldiği iktidarın bölünmezliği, var olan sosyolojiler tarafından paylaşılmasının meşru görülmemesi olgusu (Devlete ve iktidara ilişkin siyasi boyut).

Her seferinde Kemalizm -devrevi olarak- kuruluş ideolojisine dönebilmekte, böylelikle kurucu ideoloji şu veya bu dini ya da laik-seküler cemaatlerin kadroları eliyle kendini restore edebilmektedir. Kurucu ideoloji kendisine hizmet edeni karşılıksız bırakmaz, kadroya bolca nimet dağıtır ama bu dini veya laik cemaatlerin halk tabanının bu nimetten istifade ettiği anlamına gelmez.

Önceki ve Sonraki Yazılar