Bu pilav daha çok su kaldırır
İran-ABD/İsrail savaşı ve sonrasındaki müzakere süreci gündemden düşmüyor. İnişli çıkışlı, gelgitli bir süreç. Sabah açık güneşli, öğlen parçalı bulutlu, akşam kapalı, gök gürültülü bir hava. İstanbul havası gibi sinirleri hoplatan cinsinden. Akşam, "uçaklar havalanacak, füzeler menziller aşacak, bir kez daha Tahran, Tel Aviv ve Körfez ülkeleri ateş altında kalacak. Ekonomik tesisler, altyapılar yerle bir olacak, asker sivil insanlar ölecek" diyorsun ve bu (acı veren) beklenti ile başını yastığa koyuyorsun. Sabah uyanınca ilk iş, "ne oldu, hangi şehir ne kadar yıkıldı" diye için burkularak uzanıyorsun TV'nin kumandasına veya telefonun ekranına. Pat, bir Amerikalı yetkili "müzakerelerde önemli ilerlemeler kaydettik, anlaşmaya çok yakınız" demiş. Tahrip olan sinirlerine, kaç aydır muvazenesini zaten kaybeden ruhunun yıpranmasına rağmen bu habere seviniyorsun yine de. Aman, bu sefer gerçek olsun diye geçiriyorsun içinden. Aslında kırılgan karakterli adamların yürüttüğü bu kırılgan müzakerelerin her an altüst olabileceğini tahmin edebiliyorsun, yine de iyimser olmaya çalışıyorsun. Hatta "bu kadarı da olmaz, insanları, bütün bir dünyayı bu kadar beklentiye soktuktan sonra yeni bir sürpriz olmaz artık, savaşmak da barışmak da ciddi bir iştir" diyorsun.
Ateşkesin üzerinden iki aydan fazla bir zaman geçti, her gün bu anlattıklarımı ve daha fazlasını yaşıyoruz. Bunun bir nedeni, savaşan tarafların gelinen noktadan memnun olmaması. Bu yüzden savaş alınanında elde edemedikleri zaferi masada kazanmak istiyorlar, özellikle Amerika. Savaşa başlarken öteden beri alışık olduğu türden hızlı bir sonuç almak istiyordu. Bir Vietnam, bir Afganistan daha görmek, yaşamak istemiyordu. Ama öyle olmadı. İran deyim yerindeyse beklenmedik şekilde çetin ceviz çıktı. Çok zarar gördü, yine de kendi çapında ciddi zararlar da verdi. En önemlisi, İran'ın Hürmüz adımı ile birlikte dünya ekonomisi büyük bir girdaba girdi. Trump'ı ateşkese razı eden de bu durum oldu. İran, bütün yıkıma ve beşeri kayıplara rağmen ayakta kalmayı, ülke içinde bütünlük sağlamış olmayı bir başarı sayıyor ve bunu yılların ablukasını kaldırmak suretiyle ekonomik bir zaferle taçlandırmayı hedefliyor. İç kamuoyunu yatıştırmak için bundan başka da seçeneği yok gibi. İsrail'in hedefi, İran'ı bölgedeki Hizbullah, Hamas, Husi gibi güçlere yardım edemeyecek, kendisi de bir daha İsrail'e kafa tutamayacak şekilde ağır bir yenilgi almasıydı. Bu da olmadı. Aldıkları ağır darbelere rağmen Hizbullah da, Husiler de Hamas da varlığını ve saldırı kabiliyetini koruyor. İran ise İsrail açısından tehdit özelliğini devam ettiriyor. Bu açıdan her bakımdan kilitlenmiş bir durumla karşı karşıyayız. Aslında bu durumdan kurtulmak için ABD'nin acelesi var. İran'ın da bu meselenin en azından bu şekilde bitmesine ihtiyacı var. İsrail'in ise bu savaşı bitirmekten başka da çaresi yok. Ama bütün taraflar, anlaşmadan en karlı taraf olarak çıkmayı hedeflediği için de bu gelgitleri yaşıyoruz.
Dün akşam, Amerikalı bir yetkili, müzakerelerde ilerleme olduğunu, kısa süre sonra açıklama yapılabileceğini söylüyordu. Bu sabah ipe un serer cinsinden bir açıklama gördüm. Gazeteci Yunus Paksoy'un bildirdiğine göre Trump şöyle demiş: "İran anlaşması imzalanırken Suudi Arabistan, BAE, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Ürdün ve Bahreyn'in eş zamanlı olarak, İbrahim Anlaşmalarını imzalamaları zorunlu olmalı".
Bu pilav daha çok su kaldırır.


