100 yıl önceki bir emperial dayatmaya bakarken...
Bugünler, Haziran-1926'nın 100. yıldönümü..
100 yıl önceki bu günlere kısaca da olsa bakmakta fayda olsa gerek..
Osmanlı'nın son döneminde 1870'lerde, büyük hukukçu ve devlet adamı Ahmed Cevdet Paşa'nın riyasetinde ve dönemin önde gelen fakih ulemâsından oluşan bir heyete hazırlattırılan ve geç kalmış bir düzenleme olsa bile, o zamana göre yine de mükemmel oluşuyla, gecikmenin zaaf ve zararlarını gidermeyi hedefleyen ve 'Müslüman halkın inanç kurallarına ve temellerine göre düzenlenmiş ve dönemine göre, bugün için de bir hukuk âbidesi olan' bir Medenî Kanunu'muz vardı; 'Mecelle-i Hukûk-u Osmaniye' diye anılan kanun.. (O kanun, o zamanki takvimimiz olan Hicrî-Rûmî takvimle, 26 Şaban 1293 tarihinde yürürlüğe konulmuştu..)
Ama, Osmanlı Devleti'nin ömrü tamam olunca ve onu yere seren emperyalist güç odakları, kendilerine asırlarca korku salan o büyük Müslüman gücünü ayakta tutan maddî ve manevî bütün dayanakların yok edilmesini düşünmüşler ve bunun için de, geçmiş asırların klasik sömürge yöntemlerinden yeni zamanlara göre, (new colonialism / yeni sömürgecilik) yeni tip bir emperyalizm modelinin geliştirilmesi noktasına gelmişlerdi.. Bu emperial tedbirlerin başında da, halkın inanç sisteminin 'hakk-bâtıl, helâl-haram, hayır-şerr, doğru-yanlış, iyi-kötü' vs. terim ve ölçülerine yeni mânalar kazandırmak geliyordu.
*
İşte o sırada, (aslı, kanonik, kiliseye aid metinlerden hazırlanmış olan) İsviçre Yurttaşlar Kanunu'nun Türkçeye, aynen tercümesinden ibaret bir kanun metni, 1926'da, 'Türk Medenî Kanunu' adıyla Müslüman halkın inancına karşı açılmak istenen bir saldırının ilk işaretleri olarak devreye giriyordu.. Dönemin Adliye Vekili'nin, bu kanunun 'mukaddime'sinde (önsöz'ünde) kurduğu cümleler bunun en çarpıcı örneklerini vermektedir.
Nitekim, o zaman diliminde bazı bölgelerinde de tartışılan çeşitli felsefî konulara o uzuuun 'önsöz'de, 'Mecelle' hakkında, katı laik ve materyalist görüşlere paralel gerekçeler sunuluyor ve 'Memleketimizin ihtiyacâtını ifade edemeyecek kadar iptidaî bir takım kaidelerden ibaret olduğundan tatbik edilmemektedir. Mecelle'nin kaidesi ve ana hatları 'din'dir. Halbuki, 'hayat-ı beşer', her gün ve hattâ her an esaslı tahavvüllere mâruzdur. (...) Kanunları dine müstenid (dayalı) devletler kısa zaman sonra memleketin ve milletin mütalebelerini (taleplerini) tatmin edemezler.. Çünkü, dinler, lâyetegayyer (değişme kabul etmeyen) hükümler ifade ederler. (...) Din kanunları, mutlaka ilerleyen hayatın huzurunda şekilden ve ölü kelimelerden fazla bir kıymet, bir mâna ifade etmezler. Değişmemek, dinler için bir zarurettir.. Bu itibarla, dinlerin sadece bir vicdan işi olarak kalması, asr-ı hâzır medeniyetinin esasatından (...) birisidir. Esaslarını dinlerden alan kanunlar tatbik edilmekte oldukları camiaları (toplumları) nâzil oldukları iptidaî devirlere bağlarlar ve terakkiyata (ilerlemeye) (...) mâni olurlar. (...)
Asr-ı hâzırın medenî milletlere tanıdığı tekmil hukuku, 'cihan-ı medeniyet'ten bilâ kayd-u şart talep ederken, bu hukukun istilzam ettiği (gerektirdiği) 'vezaif-i medeniye'yi de Türk Milleti yeni Kanunu Medenîsi ile kendi eliyle kendisine tahmil etmiş (yüklemiş) bulunuyor. (...)Türk Kanunu Medenî Lâyihası, mevkıi mer'iyete vaz'edildiği (yürürlüğe konulduğu) gün milletimiz, on üç asrın kendisini çeviren itikadât-ı sakîmesinden ve tezebzüblerinden (sapkınlıklarından) kurtulmuş, eski medeniyetin kapılarını kapıyarak hayat ve feyiz bahşeden muasır medeniyetin içine girmiş bulunacaktır. (...)'
*
Evet, böyle bir 'redd-i miras' manifestosu.. Kendi geçmişini redd hareketi ama, 'Türk halkı' adına denilerek, bütünüyle İslam'a karşı.. (Hatırlayalım, Türk halkının İslam'a girişinin tarihi , MS. 751 yılında ve Türklerle Arab halklarının Çin'e karşı birlikte savaştıkları Talas Savaşı'ndaki beraberlikle başladığı kabul edilir..)
Kilise hukukundan imbiklenmiş olan İsviçre Yurttaşlar Kanunu'nun tercüme ettirilip Türk Medenî Kanunu diye uygulamaya konulmasına hangi tarafından bakılsa, asıl meselenin bir kanun çıkarmak olmadığı ap-açık ortaya çıkar..
Emperial güçlerin telkini, dayatması ya da, cellâdına âşık olmak durumu..
İngiliz eski devlet adamlarından Benjamin Disraeli'nin , Kraliçe Viktoria döneminde, 1870'lerde, 'Müslümanları Kur'an'dan uzaklaştıramadıkça, Avrupa'nın tehdid altında kalması durumu devam edecektir..' şeklinde, İngiliz Parlamentosu'nda , elindeki Kur'an-ı Kerîm'i göstererek yaptığı konuşma nasıl unutulabilir ?
Daha sonrasında da.. Çetin savaşlardan çıkan Müslüman bir halkı zorla, emperial güçlerin istediği şekilde yeni bir yaşayış tarzına sokma ameliyesinin, Sanayi Devrimi'nin göz alıcı ürünleri dünya pazarlarında sihirli bir deynek gibi hükmünü sürdürürken gündeme gelmesi, sıradan bir Avrupa hayranlığı değil, emperial dünyaya âşık olma ve kuklalık halini de güçlendiriyordu..
Tekrarlayalım, dönemin Adliye Vekili olan kişinin imzasını taşıyan işbu Medenî Kanun tasarısının 'Esbab-ı Mucibe Lâyihası'nda Müslüman halkın inanç dünyasına yapılan saldırı ve reddiye, açıkça , milletin dinine karşı ilân edilmiş bir laiklik saldırısının habercisi mahiyetindeydi..
Dikkat edilmesi gereken nokta, hedefte sadece Türk halkının da olmadığı ve bütünüyle İslam'ın hedefe konulmasıydı.. Savaş meydanlarında geriletilmiş olan Avrupa saldırganlığının, Osmanlı'nın son dönemindeki okumuş sınıfların azımsanamıyacak bir kesiminin kalb ve kafalarının -ve belki bir kısmının da kasalarının- Avrupa şemsiyesi altında kendilerine sığınacak bir mekân bulma çabasını da yansıtıyordu.
Dahası, Türk halkı için böyle bir gömlek biçilirken, onu geride bırakan inanç sistemi olarak İslam'a karşı gözü dönmüş bir düşmanlık sergileniyordu, 13 asırlık bir geçmişten söz edilirken..
*
Kilise hukukundan (kanonik hukuktan) hazırlanıp tedvin olunan İsviçre Yurttaşlık Kanunu'nun Türkçe tercümesinin 'Türk Medenî Kanunu Lâyihası' diye sunulduğu 'mukaddime'sinde, o zamanki Meclis'e takdim önsözünde kullanılan şu ifadeyi bir daha hatırlamakta fayda var: 'Milletimizi 13 asırdır geri bırakan itikadat-ı müzebzebeden (sapkın inançlardan..) kurtulmak için..'
Bu 'Esbâb-ı Mucibe (gerekçeli sebepler) Lâyihası' başlığı altında ve dönemin Adliye Vekili Mahmud Esad (Bozkurt) imzasını taşıyan bu kanun metninin önsözünde, uzun uzun dile getirilen ve 100 yıldır da övgülere boğularak anlatılmaya çalışılan 'devrim kanunlarının kabul edilmesinin kaçınılmaz olduğuna' dair görüşler anlatılırken, o zaman darağaçlarının nasıl bir iş gördüğü de söylenmeli değil midir ? Dahası, 'CH Fırkası'nın 1939'a kadarki gizli celselerinin açıklanmasının yasak olduğunu ve ne kadarının açıklandığını, onca sosyal araştırmacı prof.lar arasından bilenler, yazanlar var mı?
*
Askerlik alanında yenilgiye uğratılamayacağı anlaşılan Müslüman bir halk'a, modernleşmek adına kabul ettirilen uygulamaların perde gerisindeki asıl alkışçılarının hangi güç merkezleri ve kimler olduğu üzerinde durulması gerekmez mi?


