Verilen sözler ve gerçekler
Ankara’da yapılan son NATO Zirvesi, Ortadoğu itibârıyla mühim bir nitelik taşıyor. Metin hayli kısa . Sâdece 5 maddeden meydana geliyor. Lâkin hayli dişli. En orijinal tarafı, NATO’nun kapsama sâhasının genişlemesinden bahsediliyor. İlk defâ
İran üzerinden bir Ortadoğu vurgusuyla
karşılaşıyoruz. İran’ın asla bir nükleer kuvvet hâline gelmesinin asla kabul edilemeyeceğinin altı çiziliyor. Daha sonra Hürmüz’ün İran tarafından kapatılmasına karşı çıkılıyor. Evet, NATO târihine ilk defâ Ortadoğu’ya işâret edilmiş oluyor. Nihâî metinler onu imzâlayan taraflara kaçınılmaz olarak mes’uliyet ve külfet yükler. Bu manzaraya bakacak olursak , yarın belli bir bağlamda NATO’ya bir Ortadoğu müdahalesinin çerçevesi şekillendirilmiş durumda. Bu durumda başat hedefin İran olduğu muhakkak.
Evvelemirde hatırlanması gereken husus, Batı ekonomilerinin içine düştüğü ağır krizdir. Artık ekonomik meselelerini doğrudan ekonomik tedbirlerle çözebilmenin çok hâricindeler. Bildik mekanizmalar yeniden işletiliyor. O hâlde geriye târihten âşina olduğumuz tek bir hâl çâresi kalıyor: Savaş…Ekonomilerin militarizasyonu tam da bunun karşılığı olarak tezâhür ediyor. Özdeşlik kurmak diyemem ama bir benzetme yapmak mümkündür. 2020’lerin dünyâsı aşağı yukarı 1930’ların dünyâsına dönüşmüş vaziyette. Yâni düpedüz bir geriye gidiş var. Allah sonumuzu hayreylesin..
Yaptığımın bir özdeşlik kurmak olduğuna işâret ettim. 1930’ların iklimi ile 2020’lerin iklimi arasında ciddî bir fark da var. Savaş ekonomileri sanâyi kapitalizmine dayanır. Fabrikalarda yoğun bir şekilde askerî gâyelerle üretim yapan genç nüfusları blok hâlinde orduya yazdırır, savaştırırsınız. Tulum ile üniforma; çekiç ile tüfek arasındaki geçiştir bu. Geçişi temin eden ise ideolojik kampanyalardır. Bu, 1930’ların dünyâsında mümkündü. Ama köprünün altından çok sular aktı. II.Umûmî Harp sonrasında devreye giren refah toplumu siyâsetleri ve bunun kültürel ve zihnî neticeleri hem nüfusları azaltarak gençleri eksiltti hem de savaşma azim ve kararlılığını kırdı. Bu azmi yeniden kazandırmak artık çok zorlaştı. Bunu yeniden bilemek için başka bir faktörü devreye soktular.
Bilhassa yabancı işçilere ve göçmenlere karşı yükselen nefret dalgası Batı’nın yeniden ordulaşması için bir prova niteliğinde.
Şimdilik bayağı iyi işliyor.
Avrupa ve ABD’de aşırı sağın yükselişi
tam da böyle anlaşılmalıdır. Elyevm cârî olan bu hareketlerin ideolojik sermâyesine dikkat etmek gerekir. Satıhta tuhaf bir şekilde
İsrâil seviciliği ile özdeşleşiyor ve yoğun bir şekilde Müslümân düşmanlığı ile bileniyor.
Ama için için antisemitizme de kapı açıyor. Tâkip edeceğiz..Mesele, şimdilik içerdeki düşmana karşı beslenen bu düşmanlık hislerinin nasıl dışsallaştılacağıyla ; nereye ve kime karşı sevk edileceği ve ordulaşmaya nasıl kanalize edileceği ile iltisaklı.. Bu hâdise zamân alacak. Diğer taraftan, ne yapılırsa yapılsın, sayısal olarak mevcut zaafiyet aşılacak gibi durmuyor. Teknolojik olarak bu zaafiyeti bir derecede azaltabilirsiniz; ama kesin bir netice için bunun yetmediği son İran savaşında bir kere daha anlaşıldı. Eğer bir yere saldırıyorsanız, bombalama faslıyla ancak bir yere kadar netice alabilirsiniz.
Kesin zafer için mutlaka düşmanın sâhip olduğundan bir kaç kat fazla askerle çıkarma yapmanız gerekir.
Evet, 1930’larla 2020’ler arasındaki kritik farklar bunlar.
Meseleye böyle bakıldığında NATO’nun Ankara Zirvesi’ndeki nihâî metni nasıl yorumlayacağız? Bu zirve kesin olarak
ABD’nin Avrupa’yı ezdiği ve isteklerini büyük ölçüde kabul ettirdiği
bir zirveydi . Üye devletler, bir iki istisnayı ihmâl edecek olursak askerî harcamalarını artırmayı kabul etti. Ama Avrupa da buna bir cevap verdi.
ABD, Rusya karşısında Ukrayna’ya destek verilmesi husûsunda iknâ edildi.
Zelenski Ankara’dan hayli memnun ayrıldı. Ama maç 1-1 berâbere bitti zannedilmesin.
ABD’ye ,Avrupa karşısında gâlibiyet golünü getiren ,NATO metnine İran’ın sokulması oldu.
Trump’ın NATO küskünlüğü, Avrupalı üye devletlerin İran karşısında kendisini yüz üstü bırakmasıyla alâkalıydı. Ama metne İran girdikten sonra artık Avrupa’nın ,en azından kâğıt üzerinde kaçacağı delik kalmadı. Ankara Zirvesi’nden sonra şu çok berrak olarak ortaya çıktı:
Ne Rusya-Ukrayna ne de İran savaşının biteceği var.
Trump NATO’yu en başta Hürmüz’de kullanmanın önünü çatı. Toplantılar devâm ederken Körfez’de çatışmalar yeniden yoğunlaştı. Trump ateşkesin sona erdiğini ilân etti. Demek ki ,Körfez’de ikinci raund başlayacak. Ama bu defâ Körfez’de NATO Donanmalarını görürsek şaşırmayalım. İyi,ama bunun da İran’ı teslim alamayacağını biliyoruz. Meselenin kara ayağı ,bu ikinci raundda belirleyici olacak. Aklıma düeşn soru şu:
Trump’ın Türk ordusuna dâir yaptığı övgüler , Ankara’da estirilen Türkiye’nin, bugüne kadar olduğu üzere NATO’nun kanat oyuncusu olmaktan çıkartılıp merkezî oyuncusu yapılmak istenmesini buraya bağlayabilir miyiz?
Futbol tâbiriyle , kendisinden orta yapılmasından başka bir şey beklenmeyen beklenen kanat oyuncusu olmaktan alınıp gol atması beklenen santrfor mevkiine getirilmesi gibi bir şey bu. İran ile kara hudûdu olan yegâne devletin Türkiye Cumhûriyeti olduğunu mutlaka hesâba katmak gerekiyor. Türkiye’ye alelacele getirilen Patriotlar, Adana’da kurulan yeni NATO Kolordusu acaba bu plânın bir parçası mı?
Türkiye’yi İran ile kapıştırmak İsrâil’e de büyük bir fayda sağlayacaktır. Bunun için İsrâil ile Türkiye arasında sun’i bir tansiyon arttırılıyor sanki. İsrâil’de iktidâr ve muhalefet Türkiye ile yatıyor, Türkiye ile kalkıyor. Netanyahu ,,Ankara Zirvesi esnâsında ABD’de çıkmadığı kanal bırakmadı. Türkiye’ye ve Beyefendi’ye utanmazca verdi ,veriştirdi. Trump ise bu gerilimi,piyasayı kızıştıran bir işadamı edâsıyla sanki orkestre ediyor.
Bir kâbus senaryosu olarak okuduğum bu manzara eğer tahakkuk ettirilirse İsrâil’in istediği olacak demektir. İki düşmanının birbirine girmesi kadar isteyeceği bir şey olamaz herhâlde. Enerji kaybeden bir Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den kesmek ve Ortadoğu’nun tek hâkimi olmak emeline ulaşmasının önünde hiçbir mânia kalmayacak demektir. Doğrusu ben Türk devlet aklının bu tehlikeyi gördüğünü ve gerekli tedbirleri aldığına inanıyorum.
F 35’ler , CAATSA yaptırımlarının sona erdirilmesi , uçak motorlarının verilmesi; buna mukâbil S-400’lerden kurtulmak mi? Bunlar çok su kaldırır. Türk hâriciyesinin tecrübe müktesebâtı, verilen sözlerin tutulmadığını iyi bilir. Türkiye Cumhûriyeti ağzına bir kaç damla bal sürülerek kandırlamayack kadar olgun bir devlettir. Bu havzada yoğurdu üfleyerek yemeyi bizden daha iyi bilmesi gereken devlet yoktur.


