"Türk, Kürt, Arap ittifakı" Peki ama nasıl?
Türk-Kürt-Arap ittifakı sözü, son aylarda siyasette en çok kullanılan ve üzerinde en fazla polemik yapılan ifadelerden biri oldu.
Bunu ilk olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dillendirdi.
Dünyadaki, bölgedeki ve Türkiye'deki son siyasi durumu değerlendirirken, Ortadoğu'daki yeni düzen ve dünyanın değişen dengeleri içinde Türk-Kürt-Arap ittifakının sağlanmasının bir mecburiyet olduğunu, bunu da sağlayacaklarını söyledi.
Arkasından Kılıçdaroğlu da kendi cümleleriyle bu görüşe destek verdi.
Hemen ardından Özgür Özel ise, "Bu laf uykularımı kaçırıyor. Başıma neler neler geldi. Seçim kaybettim, o gece rahat yatabildim. En sevdiklerimi kaybettim, yine gece uyuyabildim. Ama bu lafı duyduktan sonra o gece sabaha kadar gözüme uyku girmedi" dedi.
En azından 4-5 program yaptım.
Bu meseleyi bu şekilde anlattım:
Yani bunun neden gerekli olduğunu; dünyadaki yeni dengeleri, Amerika Birleşik Devletleri'ni, Avrupa Birliği'ni, Rusya'yı, Çin'i ve bu dengeler içerisinde Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar havzasının ortasında bulunan Türkiye'nin nelere mecbur olduğunu, neler yapması gerektiğini uzun uzadıya anlattım.
Bunları tekrar etmek istemiyorum.
Ama geldiğim bu noktada üzerinde durmak istediğim husus şu.
Peki, tamam.
Türkiye ayağa kalkmalı.
Türkiye, kendi havzasında bölgesel bir güç olmalı.
Bunu da her seferinde ısrarla dile getirdim.
Ancak bu güç olma durumu; yeni bir emperyalizm, yeni bir emperyal anlayış ya da Yeni Osmanlıcılık anlamına gelmiyor.
Bin yıldır, hatta iki bin yıldır içinde yaşadığı bu havzada... Tabii Türkler en azından bin yıldır; ama Kürtler, Araplar, Süryaniler ve Ermeniler iki bin, üç bin yıldır bu coğrafyada tarihî bir geçmişe sahip.
Bu tarihî havza içerisinde; bir tarafı Balkanlar, bir tarafı Kafkaslar, büyük bir yüzü güneye, Ortadoğu'ya dönük ve bir kolu da Orta Asya'ya uzanan bu coğrafyanın tarihî geçmişini, kültürünü, ekonomisini ve birlikteliğini inkâr etmek, yok saymak mümkün değil.
Yoksa burada yeni bir fütuhat, yeni bir savaş, yeni bir işgal ya da sömürü kastedilmiyor.
Türkiye; ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi olarak bu havzada yeniden kendi tarihî kodlarına, koordinatlarına oturmak zorunda.
Musul'u, Halep'i, Selanik'i, Gürcistan'ı ve Ermenistan'ı bu coğrafyadan soyutlamak mümkün değil.
Hiçbir yönüyle mümkün değil.
İşte tam da burada Türkiye, dünyadaki yeni bölgesel güç dengeleri içerisinde bir nirengi noktası, bir güç olmak zorunda.
Tarih bunu mecbur kılıyor.
Yani geleceğini bunun üzerine inşa etmediği takdirde önünde parçalanma var, ufalanma var, zayıflama var ve ardından da ucunun nereye varacağı tam olarak kestirilemeyen bir perişanlık var.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken bazı temel kriterler bulunuyor.
Tamam, Türkiye tarihiyle, kültürüyle bu havzayla barışsın.
Ayağa kalksın.
Bölgesel bir güç olsun.
Ne Rusya'nın, ne Çin'in, ne Avrupa Birliği'nin ne de Amerika Birleşik Devletleri'nin körü körüne kölesi, uzantısı, hatta daha da kötüsü fedaisi olsun.
Ama nasıl?
İşte asıl soru bu.
Yani "Ben kendi mahallemde bir güç olmak istiyorum." demekle güç olunmuyor.
Bunun birkaç ayağı var.
En önemli ayağı ise siyasi ayak.
Demokratik hakların, hukukun, kimliklerin, dinlerin, dillerin, mezheplerin ve sınıfların yerli yerine oturduğu; herkesin hakkını aldığı ve alabileceği bir düzen kurulmadığı sürece bu, boş ve kof bir iddiadan öteye gidemez.
Demek ki Türkiye önce kendi içinde bunu felsefi, fiilî ve pratik olarak oturtmak zorunda.
Bahsedilen Türk-Kürt-Arap ittifakı; Alevi, Sünni, Süryani, Ermeni, Ezidi, yani hem dinî, hem etnik, hem mezhebi hem de sınıfsal bütün dengeleri yerli yerine oturtmak zorunda.
Bunu yapamadığı takdirde bu, bir hamasetten öteye gitmez, hiçbir şey ifade etmez.
Her ayağa kalkmak istediğinde, ben hep sarhoş örneğini veriyorum, sallanır ve düşer.
Yere düştüğünde ise ne olacağı belli olmaz.
Kafasını mı kırar?
Kolunu mu kırar?
Beyin kanaması mı geçirir? Allah korusun.
Bunun sonu da kestirilemez.
Demek ki yapılması gereken birinci şey; önce hakkı, hukuku, adaleti ve demokrasiyi yerli yerine oturtmaktır.
Otoriter ve totaliter bir anlayışla, kayırmacılıkla, hırsızlıkla, yolsuzlukla, rantiyecilikle ve rantiyecilerin önünü açarak bir yere varmak mümkün değildir.
Bu işin birinci adımı budur.
İkinci adımı ise bütün diğer sahalarda taşları yerli yerine oturtmaktır.
Mesela ekonomik yönden kalkınacaksınız.
Bölgeyle büyük ticari ilişkiler kuracaksınız.
Sizde ne varsa vereceksiniz, onlarda ne varsa alacaksınız.
Peki, bu nasıl olacak?
Tarımdan hayvancılığa, uzay teknolojisinden yapay zekâya kadar bütün bu alanlarda doğru dürüst bir hazırlığınız, projeniz ve programınız yoksa; eğitim sisteminiz ve sağlık sisteminiz buna uygun değilse bu da boş bir iddiadan öteye gitmez.
Özetle sıraya koyarsak: Birincisi, ciddi bir hukuk, adalet ve demokrasi tesisi.
İkincisi, bununla doğru orantılı olarak bütün ekonomik alanlarda ciddi planlamalar ve hazırlıklar.
Üçüncüsü de buna uygun siyasi kadroların iş başına gelmesi.
Eğer bunu yapabilecek kapasitede, çapta, inançta ve samimiyette siyasi kadrolarınız yoksa... Bizim Diyarbakır'ın bir halk tabiri var.
Bunları alyocellolarla, yani abur cubur insanlarla yapmaya kalkarsanız buradan da hiçbir şey çıkmaz.
Buradan da hiçbir şey çıkmaz.
Peki bu çağrı kime?
Siyasetteki bütün partilere.
AK Parti'ye, MHP'ye, DEM Parti'ye, CHP'ye ve aklınıza gelen bütün partilere.
Bu; bu felsefeye, bu paradigmaya, bu kalibreye ve bu kaliteye uygun siyasi kadroların hazırlanması, aynı zamanda şu an siyasette olmayan, dışarıda kalmış, dışlanmış nitelikli insanların da sistemin içine dâhil edilerek göreve getirilmesi gerektiğine yönelik bir çağrıdır.
Şunu duyar gibiyim:
"Yahu çok güzel konuşuyorsun ama boş konuşuyorsun kardeşim.
Nerede bu kadrolar?
Bunu yapacak ekipler nerede?
Bu irade nerede?
Bunlar olmadıktan sonra bu program nerede?
Bu programın parametreleri nerede?
Sen bir şeylerden bahsediyorsun ama belki sen de inanmıyorsun." diyeceksiniz.
Bir yere kadar haklısınız.
Ama bazen mecburiyetler, zorunluluklar, yeni ifadeyle insanı ayağa kalkmaya mecbur eder.
İsteseniz de istemeseniz de o misyonu, o fonksiyonu icra etmek zorunda kalırsınız.
İşte Türkiye de bugün tam olarak böyle bir yol ayrımında.
Ya ayağa kalkacak ya da sürekli sendeleyip düşecek, sendeleyip birbirine çarpışacak ve bütün iç enerjisini bu patinaj içerisinde tüketecek.
İşte buradan bir çağrım var.
Başta Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a, daha sonra da bu fikri savunan, bu bilinçte olan herkese.
Ne yapıp edip hep birlikte elimizi taşın altına koymalıyız.
Bunun en temel parametrelerinin başında ise Kürt meselesinin belli bir çözüme kavuşması geliyor.
Eğer buna uygun kadrolarla çözümler üretemez, bunları uygulayamazsak, inanın, bütün bu sözler de havanda su dövmekten öteye gitmez.
Gidemez.
Umut ediyoruz ki bunun ilk başlangıcı, temmuz ayında Meclis'e geleceği söylenen ve beklenen; PKK'nın silah bırakması, dağdan inmesi ve Kandil'dekilerin yeniden sosyal ve siyasi hayata kazandırılmasıyla ilgili ilk adım olur.
Cezaevindekiler çıksın, yurt dışındakiler gelsin, mahkemesi süren insanlar rahatlasın ve Türkiye iç enerjisini bu şekilde tüketmek yerine yeni bir sinerji oluştursun.
Bunu yapabilirsek, inanın hepimiz rahatlayacağız.
Türk'üyle, Kürt'üyle, Arap'ıyla ve diğer bütün halklarla, bütün mezheplerle, bütün dillerle daha mutlu bir geleceğe doğru yürüyeceğiz.
Ama yapamayız, "Vallahi bu işten bir şey çıkmaz" diyorsanız, işte yine halkımızın güzel bir tabiri var:
"Ört ki ölem" demekten başka bir çare yok.


