1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Tarihin Çözdüğü İhtilaflar: İmamet,Vasiyet.Hz Ali-Melik Muaviye Çatışması
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Tarihin Çözdüğü İhtilaflar: İmamet,Vasiyet.Hz Ali-Melik Muaviye Çatışması

A+A-

Tarihte ve bugün derin tartışma ve hatta çatışmalara gerekçe gösterilse bile Sünnilerle Şiiler arasındaki ihtilafların bir bölümünün bugün için bir değeri kalmamıştır, başka bir deyişle söz konusu ihtilaflar tarih tarafından fiilen hükümsüz bırakılmıştır. Tarihsel olayların analiz edilip onlardan gerekli derslerin çıkarılması ile, geçmişte ihtilaf eden ve çatışan tarafların safına geçip yeni/aktüel çatışmalarda kullanılması aynı şey değildir. Tarihsel olay, ders kapsamından çıkarılıp güncelleştirildiğinde tarafları anakronizme sevkeder.

İki İslami mezhep-doktrin arasında sürüp gelen ihtilaf konularının başında Şii Öğretinin ana sabitesi hükmünde olan “imamet” meselesi gelmektedir.

1. İmamet, vesayet: Hz. Peygamber (s.a.)’in bu dünyadan irtihali üzerine çıkan tartışmanın boyutlarını hepimiz biliyoruz.

Bunu iki kısma ayırırsak; ilkinde, Hz. Ali mi, yoksa Hz. Ebubekir mi imam olmalıydı tartışmasının bugün için pratik bir değeri kalmamıştır. Şiiler, “İmamet hakkı Ali’ye aitti, Beni Saide Sakifesi’nde bu hak Ebu Bekir’e verildi” iddiasında bulunur. Sünnilere göre Hz. Ali’nin bu yönde bir talebi olmadı, Ebu Bekir halife seçilince ona hür iradesiyle biat etti. Allah’tan başka kimseden korkusu olmayan Hz. Ali’nin kendisinden önceki üç halifeye rızasıyla biat ettiğini biliyoruz. Konu, Hz.Ali’nin ameli ve sireti açısından ele alındığında, bu tarihi hakikat Hz. Ebu Bekir, Hz.Ömer ve Hz. Osman’ın hilafetlerinin meşru olduğunu gösterir ki, bugün bu görüşü bazı Şii bilginler de kabul ediyor.

 

Hz. Ali sadece üç halifeye biat etmekle kalmamış, onlara siyasi ve fıkhi danışmanlık yapmış, destek vermiş, en zor zamanlarında yanlarında yer almıştır (Ridde savaşlarında, Irak’ın fethinde Sevad arazilerinin statüsü meselesinde vs.). Pekiyi, Hz. Ali’nin amel ve içtihadı neden onu izleyenlerin ameli ve sireti olmasın! 

Hz. Ali’nin Ebu Bekir’e sonra biat etmesinin sebebi, Hz. Fatıma’nın onun üzerindeki baskısıdır. Hz. Peygamber’in vefatından hemen sonra Mekke fethinde Müslüman olan Hz. Peygamber’in amcası, yönetim ellerine geçsin diye Fatıma üzerinde psikolojik baskı kurmuş, onu bir bakıma Hz. Ebu Bekir’e karşı provake etmiştir. Bir beşer, bir kadın olarak da Hz. Fatıma, babasının eşi Aişe’den ve babasından pek hazzetmezdi. Abbas’ın Fatıma üzerindeki baskısı, hem eşi hem Peygamber’in aziz hatırası olan Fatıma’yı Ali üzmek istememiş olabilir veya gerçekten Ebu Bekir’e gücenmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir, ama öyle veya böyle, sonuçta Hz. Ali kendisinden önceki üç halifeye de biat etmiştir; onun biatı “nalsa vasiyet”in olmadığının göstergesidir.

Hz. Hasan’ın da taraftarlarının zayıf gücüne ve güvenilmez tutumlarına bakıp belli şartlar dahilinde Melik/Kral Muaviye ile anlaşmasının kelami/fıkhi mesnedi bundan başkası değildir. Peygamber torunu ve Ali’nin oğlu Hasan, eğer imametin dedesi tarafından kendilerine vasiyet edildiğine inansaydı, Melik Maviye ile anlaşmaya yanaşmaz, gerekirse kardeşi Hüseyin gibi şehit olmayı göz almaktan kaçınmazdı. Nitekim gerek Hz. Ali, gerekse Hz. Hasan, verdikleri mücadelelerde “İmamet hakkı bizimdir, Hz. Peygamber bize vasiyet etti” iddiasında bulunmamışlardır, onların mücadelesi müptezel Emevilerin zulümle yönetmek istemelerine karşı Hz. Peygamber’in adil yönetimini ancak kendilerinin devam ettireceklerine dair kanaate sahip olmalarıdır ki, dört Sünni kurucu İmamı Ali şiası yapan asli gerekçe budur.

2. Oniki İmam veya yönetimin Ehl-i beyt’e münhasır kılınması: Şii doktrine göre Kur’an’ın manevi yorumunda nihai otorite ve siyasi toplumun başı imamdır. Aşırıya gidenler “velayet”le tavsif ettikleri zatları Nebi ile aynı mertebede ele alıyorsalar bile, bu mutedil İsnaaşeriyye veya Ehl-i beyt mektebinin otoriteleri tarafından kabul edilmemiştir; imamda velayet hasleti varsa bile, şeriat vaz’etmesi, Kur’an ve Sünnet’le belirtilen hükümlerin dışına çıkılması veya aykırı hükümleri koyması mümkün değildir. Bu konuda hiçbir imam, halife, şeyh, hoca, pir vs. kimse peygamberin önüne geçemez, bu hüküm cümlesi sahih Sünni doktrinin de temel görüşüdür.

Şii doktrine göre velayet sıfatına sahip İmam bu göreve Allah tarafından “tayin” edilmiş, kendisinden sonra Hz. Peygamber(s.a.) tarafından “vasiyet”le belirlenmiştir. Bu göreve getirilecek kişiyi seçme veya tayin etme işi Müslüman ümmetin yetkisi dahilinde değildir.

Söz konusu iddiayı siyaset diline tercüme ettiğimizde şöyle sonuçlar çıkar: Ümmet (toplum-halk) devlet başkanını seçme yetkisine sahip değildir, ümmetten beklenen belirlenmiş lidere biat etmektir. Tümden değilse bile, bir açıdan bu doktrinin bizi iki hususta hanedanlığa dayalı saltanat yönetimiyle buluşturduğunu söylemek mümkün:

a) Saltanat yönetiminde serbest seçimler söz konusu değildir, elinde kılıcı bulunduran şahıs herkesten biat talep eder, biat edenler itaat eder, etmeyenler ya isyana kalkışır ya da baskı altında mahrumiyet içinde yaşamayı kabul eder. Yönetimi hakkının ve yetkisinin vesayetle Ehl-i beyt’e bırakıldığı iddiasına dayalı Şii doktrinde de toplumun yöneticiyi seçme hakkına sahip olması söz konusu değildir, Ehl-i beytten imam ortada ise, yapılacak şey ona biat etmekten ibarettir

b) Saltanat yönetiminde belli bir aile yani hanedan yönetimi temellük ettiği için, saltanat babadan oğula geçer. Nitekim ilk büyük bid’at-ı seyyieyi İslam’a sokan Melik/Kral Mauviye, seçimi sistemin dışına çıkardı, ölümünden önce de oğlu Yezid’i veliaht tayin etti.

c) Yine Şii doktrine göre imamlar, bu önemli ve hassas konumu dolayısıyla Peygamber gibi “masum”durlar, her türlü günah, yanılma ve şaşırma tehlikesine karşı ilahi koruma altındadırlar. Peygamber için söz konusu olan hüküm 12 imam için de aynıdır.

Sünni doktrin, Hz. Peygamber (s.a.)’den başka kimseye “ismet” sıfatını vermez, hatta Hz. Peygamber’in ismetinin bazı durumlarda hata ve yanlışlık yapmayacağı anlamında değil, düşmanlarına karşı korunması ve ona gelen vahyin herhangi bir değişikliğe maruz kalmadan onu muhataplara ulaştırması manasında peygamberin masum olduğu yani korunduğu yönünde görüşler de var. Benim de şahsi kanaatim bu yöndedir, zira eğer peygamber bütün tutum ve davranışlarda bilumum hata ve yanılmalardan korunsaydı, “zelle” kabilinde yaptığı hatalar ve yanılmalar dolayısıyla uyarılmaz, vahiy tarafından hataları düzeltilmezdi. Ahlaki eylemler seti bakımından hiçbir peygamber, Nübuvvetle veya Risaletle görevlendirildikten sonra cürüm işlemiş değildir, mesela Hz. Musa’nın kazaen de olsa bir Kıpti’yi öldürmesi peygamberlikten öncesine rastlayan müessif bir hadisedir. Yunus aleyhisselamın Ninova’yı terk etmesi cürüm değil, başka bir hatadır.

Ehl-i beyt imamlarının mutahhar olması ahlaki dürüstlük, manevi/enfüsi bilişsel yeti ve doğru yol göstericilikte diğerlerine göre ilave hasletlere yani bazı faziletlere sahip oldukları anlamlarına gelir. Nitekim dört mezhep kurucu imam da, Beni Ümeyle ile Ehl-i beytten imamlar arasında vuku bulan çatışmalarda ittifakla Ehl-i beyt’in yanında yer aldıklarında şu gerekçeyi gösterirlerdi: Beni Ümeyye’nin muhteris, ahlaksız siyasetçileri yerine Ehl-i beyt’ten zatlar yönetseydi, Hz. Peygamber’in sünnetini ve siretini takip eder, Beytülmal’e zarar vermez, kimseye zulmetmez, Şer’i Şerif’i (Hukuku) titizlikle tatkbik ederlerdi.

Sünniler, 12 imamı “masum” kabul etmese bile, 12’sine de sonsuz hürmeti var, onlar temiz Ehl-i beyttendirler, Efendimiz (s.a)’in pak torunlarıdır, onlardan sahih olarak gelen her bilgi ve rivayet  referanstır.

3. Hz. Ali-Melik/Kral Muaviye çatışması: Sıffin savaşıyla doruğuna çıkıp kanlı çatışmalara dönüşen Hz. Ali-Melik Muaviye arasındaki ihtilafta –marjinal birkaç saltanatçı ve “büyük devlet” tutkunu kişiler dışında- Sünni dünya Hz. Ali’yi haklı bulmaktadır; bu konuda ciddi bir ihtilaf söz konusu değildir, hilafeti saltanata dönüştüren Melik Muaviye ve oğlu Yezid’i haklı gören muteber tek bir İslam bilgini yoktur. Çocuğuna bu iki zatın ismini veren dahi yoktur. Önceki yazılarda göstermeye çalıştığım gibi Sünni kurucu imamların dördü de Emevi ve Abbasilere karşı başgösteren ayaklanmalarda Ehl-i beyt’in tarafında yer almışlardır; öyle ki bugün bildiğimiz İsnaaşeriyye/Ca’feriye mezhebinden ayrı imamlarımız Zeydilerin de yanında yer almış, ayaklandıklarında Ebu Hanife’de görüldüğü üzere mali ve fıkhi/hukuki destek vermiş, İmam Malik, derslerinde ve vaazlarında Ehl-i beyt’in kıyamını teşvik etmiştir.

İhtilafın temeli olan imamet konusuna ve ilk dönem siyasi olaylara bakacak olursak, zannımca birinci kategoridekiler, bugünkü Sünni ve Şii Müslümanlarca önemsenseler de, tarihin pratiği içinde “giderilemez ihtilaf” olma vasıflarını kaybetmişlerdir.

Tarihi zamanların kendiliğinden çözdüğü ihtilafları tekrar tekrar pişirip gündeme getirmek, zamanın sardığı yaraları deşmek fitneye kapı açmak olduğundan haramdır; zamanı gelmemiş, vuku bulmamış konularda görüş ayrılıklarını çatıştırmaya dönüştürmek de öyledir. İslam fıkhının en güzel tarafı kodifikasyona yabancı olup günün somut meselelerine çözüm getirmeye yönelmesi, farazi konulara pek iltifat etmemesi değil mi?

Geçmiş geçmiştir, gelecek gelmemiştir. Biz duruma göre “vaktin çocuğu (İbnü’l vakt)” ama prensip itibariyle “vaktin babası (Ebü’l vakt)” olmak durumundayız. Asli görevimiz bugünü Müslümanca ve kardeşçe yaşamaya, vakti gelmiş ibadeti eda etmeye çalışmak olmalıdır. Bugün vakti gelmiş ibadet, Daru’l İslam’ı işgal eden, yer altı ve yerüstü kaynaklarımızı talan eden, milyonlarcamızı katleden emperyalist ve Siyonist küffara karşı Sünni-Şii, Zeydi, İbadi, Selefi-Zahiri demeden vahdet içinde mücadele etmektir.

Sonraki yazımızın konusu Mehdi olsun.

Önceki ve Sonraki Yazılar