1. YAZARLAR

  2. Ali Bulaç

  3. Sünnilerle Şiiler Arasındaki İhtilaflı Konular
Ali Bulaç

Ali Bulaç

Sünnilerle Şiiler Arasındaki İhtilaflı Konular

A+A-

Bir önceki yazıda Sünni Şii çatışmasının büyük ölçüde “tarihi ve aktüel siyasi sebepler” yanında “uluslararası ve bölgesel boyutu” olduğuna değindik. Ancak çatışma potansiyeli sadece harici kışkırtma veya salt siyasi sebeplerden kaynaklanmıyor, bunu geriden besleyen “kelam, fıkıh, hadis ve disiplinlerin usulüne ilişkin te’vil ve içtihat farklılığı” da var. Geniş kamuoyu bununla yakından ilgili olmasa da, mezhepler arasında yakınlaşmayı (“tefrik” değil, “takrib”i) savunanlar, asıl bu zeminde bir anlayış birliği ve diyalog sağlanmadıkça çatışma potansiyelinin her zaman aktif hale gelip Müslümanların siyasi ve sosyal birliğini tehdit edebileceğine dikkat çekiyorlar.

Metin okumalarından ve kişisel gözlemlerimden edindiğim kanaat şu ki, ihtiras ve iktidar mücadelelerinin motive ettiği siyaset ve siyasetçiler, aksi beyanlarına rağmen mezhepler arası yorum ve içtihat farklılığını çatışmaya dönüştürmek istiyorlar; mezhepler arası kelam, fıkıh, hadis ve usule ilişkin görüş ayrılıklarını ellerinden geldiğince canlı tutup bundan istifade etmeye çalışıyorlar. Mezhepler arası farklılıklar, usul dairesi içinde kaldığı müddetçe “görüş, yorum, tefsir, te’vil veya içtihat farkı” olarak algılanır ve bu esasında ilim ve düşünceye zenginlik katar; siyasetçilerin aktüel dolaşımına girdiği andan itibaren çatışma potansiyeli yüksek “ihtilaflar”a dönüşür. Siyasetçiler, ihtilafı besleyen en önemli argüman ortadan kaldırıldığında, -mesela “mezhep mensupları bir araya gelsin” teklifi gündeme geldiğinde- olmadık şartları öne sürmeye başlarlar. Osmanlıların Nadir Şah’ın teklifine karşı gösterdikleri olumsuz tutum bunun örneğidir. Zımnen karşı teklifleri “sen mezhebinden vazgeç, siyasi özerkliğin olmasın, tümüyle bana itaat et!” şeklinde belirginleşir, bu ise değil birleşme ve yakınlaşmayı, siyasetçinin en çok sevdiği çatışmaya yeni bir besin kaynağı sağlar. İktidar meftunu siyasetçi için bulunmaz fırsat, önüne yorum veya içtihat farkının çatışmayı besleyen argüman olarak sunulmasıdır; bunu resmi ulema ve iktidar aydınları severek yaparlar.

Burada İslami disiplinler alanındaki yorum ve içtihat ayrılıklarının sakin bir şekilde masaya yatırılması lazım:

  1. Usule ve fürua ait temel ayrılık noktalarının doğru tespiti,
  2. Te’vil ve içtihat farkına rağmen üzerinde ittifak edilebilecek hususlar,
  3. İttifak edilecek konuların dikkatli bir biçimde tespit ve tayini ile
  4. Üzerinde uzlaşma sağlanamayan kelami ve fıkhi konuların Müslümanların birliğine/vahdete zarar vermeden yorum ve içtihat farkı olarak kabul edilmesi, çatışmaların meşruiyet zeminini yok etmesi bakımından önemlidir.

Bu konuda ilim adamlarına, konuya vukûfiyeti olan hocalara ve yazarlara büyük sorumluluklar düşmektedir.

 Sünni-Şii ihtilafında kelami ve fıkhi konular söz konusudur. Belirtmek gerekir ki, iman’ın esasları (Allah’ın birliği/tevhid, ahiret/mebde’ ve mead, risalet/nubuvvet), İslam’ın beş şartı (Kelime-i şehadet, namaz, oruç, zekat, Hac farizası) ve zarurat-ı diniyye konularında herhangi bir ihtilaf yoktur. Her iki mezhebin de referansları Kur’an ve Resulullah (s.a.)’ın tatbikatı Sünnet olduğundan mezheplerin müntesipleri Ehl-i kıble’dir. Bunlar esasında Sünni ve Şii mezhepleri (İsnaaşeriyye veya Caferilik) arasında “asgari müşterekler” değil, “azami müşterekler”dir. Hiç şüphesiz bu iki mezhebe Zeydileri, İbadileri, Zahrileri ve tarihi Mutezile’yi ekleme mecburiyeti var.

Ben kişisel olarak tekfirci olmayan Selefilerin/Vehhabilerin de bu kategoride olduğunu düşünürüm. Tekfirciler ise “hak mezhep” sıfatını kazanamazlar, çünkü kendi kendilerini İslam dairesinin dışına çıkarıyorlar: Selefiler sekiz hak mezhep (Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli, Ca’feri, Zeydi, İbadi, Zahiri) mensuplarından birini tekfir ettiklerinde, tekfir bumerang gibi kendilerine döner, dinin dışına çıkarır.

Tekfirci Selefiler için söz konusu, imametin Hz. Peygamber (s.a.)’in tayiniyle değil de seçim, istişare ve biatla belirleneceği görüşünde olan Sünnileri bu görüşlerinden dolayı Şiiler tekfir edecek olurlarsa,  Şiiler için de bu hüküm geçerlidir; bu yüzden bir Sünniyi tekfir eden Şiinin tekfiri kendisine döner.

Diğer yandan dinin üç umdesini ve İslam’ın beş şartını tamamen veya bir kısmını reddeden ya da sekiz mezheb müçtehidinin anladıkları dışında te’ville anlayan farklı inanç grupları –Alevilik-Nusayrilik, Dürzilik, Ezidilik, Bahailik, Ahmedilik vs.- genel İslam dairesinin dışında tutulsa dahi, inanç ve dini pratiklerinden dolayı şiddete, baskıya maruz bırakılamazlar; İslam dairesinin dışında kalan bütün din, mezhep, inanç grupları, seküler/felsefi doktrin mensuplarına karşı alınacak yegane olumsuz tutum “zulmetmeleri, zalim olmalarıdır”, Kur’an-ı Kerim, “düşmanlığın sadece zalimlere karşı” (2/Bakara, 193) olduğunu belirtir. Din değiştiren (mürted)ler de, silaha baş vurmadıkça, başkaları üzerinde baskı kurmaya kalkışmadıkça, Müslümanlara düşmanlık, zorbalık göstermedikçe “din değiştirmelerinden/İslam dininden irtidat ettiklerinden” dolayı zarurat-ı hamse dediğimiz can, din, mal, nesil ve akıl emniyetinden mahrum bırakılamazlar. Hz. Peygamber (s.a.)’in ve Hz. Ebubekir’in tatbikatından irtidat ve mürtedlerle ilgili tutumun bu şekilde belirlendiğini görüyoruz. (1) Sünnilik ile Şiilik arasında Kelam çerçevesinde ihtilaf sayılabilecek konuları ise “vesayet, rec’at ve mehdinin gaybubeti ve zuhuru” gibi meselelerde belirginleşmektedir. Fıkıh alanındaki ihtilaflar, mahiyetleri itibariyle Sünni dört fıkıh mezhebi arasındaki ihtilaflar hükmündedir. Herkes kendi mezhebine göre amel ederek ibadetlerine, muamelat ve ukubat işlerine tabi olmakta hürdür, kimsenin bir başkasının mezhebine göre amel etmesi gerekmez, bu açıdan İslami bir yönetimin “resmi mezhebi” de olmaz. İran’ın Şia’yı, Suudi Arabistan’ın Selefiliği, Türkiye’nin laikliği resmi mezhep/ideoloji benimsemesi büyük bir hatadır.

Mamafih kurum olarak El Ezher ve Mahmut Şeltut gibi alimler, üç talakın bir talak hükmünde olduğu Ca’feri içtihadını Mısır Aile Hukuku’na dahil etmek suretiyle duruma göre Ca’feri fıkhından da istifade edilebileceğini söylemişlerdir. Dahası Şiilik konusunda katı görüşleri olan İbn Teymiye de “Varise vasiyet caizdir” fetvasını Ca’feri mezhebine dayandırmıştır. Mısır da 1946/71 sayılı vasiyet kanunu “varise vasiyet” yapılabileceğine cevaz verir, Mısır bunu da Şii fıkhından almıştır (2). “Takribu’l mezahib”in önemli şahsiyetlerinden Şeyh Mahmut Şeltut şöyle demiştir: “Ben bazı meselelerde Ca’feri fıkhına göre fetva verdim”. İran’da da bazı müçtehitler de özellikle İslam Devrimi’nden sonra pratik sorunların çözümünde zaman zaman tıkanan Şii fıkhının iş görebilmesi için Hanefi ve Maliki usullerinden yararlanılması gerektiğini söylemişlerdir.

Asıl büyük sorun hadis, hadis rivayetleri ve rivayet zincirinde yer alan ravilerde ve rivayetlerin kritiğinde, kısaca takip edilen usullerde ortaya çıkmaktadır. Bu da çözümü imkânsız sorun değildir.

Mezhepler arası ihtilafları üç ana kategoride toplayabileceğimizi düşünüyorum:

        1) Tarihin kendiliğinden çözdüğü, hükmü ortadan kalkmış ihtilaflar,

        2) El’an devam etmekte olan görüş ayrılıkları.

        3) Zamanı gelince masaya yatırılıp ortak çözüm aranıp anlayış birliği sağlanacak ihtilaflar.

Notlar

1) Daha geniş bilgi için bkz. Ali Bulaç, https://alibulaccom.wordpress.com/2021/12/22/yeni-durumda-irtidat-ve-murtedler-3/21 Aralık 2021. Ali Bulaç, Yeni durumda irtidat ve mürtedlerin durumu, 10 Aralık 2021-Haksöz Haber, https://www.haksozhaber.net/irtidat-ve-murtedlerin-durumu-149071h.htm. Ali Bulaç, İrtidala ilgili hadisler ve Hz. Peygamberin tatbikatı, 08. 01. 2021; https://www.haberdurus.com/kose-yazilari/irtidatla_ilgili_hadisler_ve_hz_peygamberin_tatbikati_5-3356

2) Muhammed Ebu Zehra, İmam Ca’fer Sadık, Çev. İbrahim Tüfekçi, Şafak y. İstanbul-1992, s. 19.

Önceki ve Sonraki Yazılar