
“Seyreden Siyaset” ve Askıya Alınan Sorumluluk
Seyretmek, anlamak için gereklidir. Ancak siyaset, seyretmekle yetinemez. Türkiye’de bugün ihtiyaç duyulan şey, daha fazla söz değil, daha fazla sorumluluk üstlenen, pozisyon alan siyasal tutumlardır.
Son yıllarda siyasal alanda dikkat çeken temel sorunlardan biri de, siyasi aktörlerin giderek seyirci, izleyici ve sorumluluk almaktan kaçınan bir konumuna çekilmesidir. Elbette siyasiler konuşmakta, yorum yapmakta ve çeşitli değerlendirmelerde bulunmaktadır. Ancak kritik eşiklerde açık tutum almaktan, sorumluluk üstlenmekten ve yön gösterici olmaktan sistematik bir biçimde kaçındıkları açık. Bu durumu “izleyen siyaset” veya “seyreden siyaset” tarzı olarak adlandırmak mümkündür.
Öncelikle şunu ifade edeyim izleyen siyaset, olaylar karşısında tamamen sessiz kalmak değildir. Aksine, yoğun bir söz üretimi var. Ancak bu söz, siyasal sonuç doğurmayan, sorumluluk üstlenmeyen, risk içermeyen, bağlayıcılığı olmayan sözler olarak dolaşıma giriyor. Tepki var ama müdahale yok, eleştiri var ama alternatif ya da açık, net bir pozisyon yok. Siyaset, bu haliyle karar alan bir faaliyet olmaktan çıkıyor ve olup biteni gözleyen, yorumlayan bir role indirgeniyor.
Bu tabloyu yalnızca iktidarın tercihleriyle ya da muhalefetin yetersizlikleriyle açıklamak eksik olur. “Seyreden siyaset”, Türkiye’de siyasal alanın genel işleyişine sirayet ederek, neredeyse normalleşmiş bir davranış biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle mesele, kişileri değil, siyasal rol algısını ve sorumluluk anlayışını tartışmayı gerektiriyor.
“Seyreden Siyasetin” Temel Özellikleri
Bu siyaset anlayışı üç temel özellik üzerinden tanımlanabilir. Birincisi, inisiyatif almaktan kaçınma. Siyasi aktörler, özellikle kriz anlarında veya sahici bir inisiyatif gerektiren konularda, net bir pozisyon belirtmek yerine, görmezden gelmeyi tercih ediyorlar. Zorunlu olarak konuşma ihtiyacı oluştuğunda ise genel-geçer ifadelerle geçiştiriyorlar. Bu dil ve tutum, süreci yumuşatıyor gibi görünse de, aslında siyasal sorumluluğu askıya alıyor.
İkincisi, riskten kaçınma refleksi. Tutum almanın kaçınılmaz sonucunun yanlışlanma ihtimali olduğunu biliyoruz. Oysa “seyreden siyaset”, yanlış yapmama konforu sunuyor. Hiçbir şey önerilmediğinde hiçbir şeyin sorumluluğu da üstlenilmiyor. Bu durum, özellikle seçim kaygısının yüksek olduğu dönemlerde, siyaseti ihtiyatlı ama etkisiz bir alana dönüştürüyor.
Üçüncü özellik ise sözün siyasetsizleşmesi. Söz var ama bağlayıcı değil. Ne bir vaat ne bir taahhüt ne de açık bir tutum içerir. Çünkü aktör, söylediği şeyin sonuçlarından kendini muaf tutarak konuşur. Böylece siyaset, temsil ve sorumluluk alanı olmaktan çıkar, yorumlamayla sınırlı bir alana indirgenir.
Yukarıda sıralanan özellikler, özellikle kamusal kriz anlarında belirginleşmektedir. Siyasi aktörler farklı alanlarda görünür olmakta, konuları uzun uzun değerlendirmekte. Ancak “ne yapılmalı” veya “biz ne yapıyoruz” gibi sorular boşlukta kalmaktadır. Bu durumda ise inisiyatif ve sorumluluk almak yerine, yapılan tek şey genellemeler veya geçmişe göndermeler yapmak oluyor. Böylece siyaset, müdahale eden değil, olup biteni tarif eden ve geçmişe referansla kendini meşrulaştıran bir faaliyete dönüşüyor.
Mesela; ülkenin tarihsel bir sorununun çözümüne yönelik yeni bir süreç devrede, sahici adımlar atılıyor ve TBMM önemli bir inisiyatif almış durumda. Buna rağmen, liderler ve sınırlı sayıda parti sözcüsü dışında, siyasal aktörlerin büyük bölümünden neredeyse hiçbir değerlendirme gelmiyor. Kimi siyasilerin, sığınmacılar hedef gösterilip, evleri yakılırken görünmez olduklarına şahit olduk. Toplumsal çürüme ve ahlaki aşınmayı açık biçimde gösteren konular gündemdeyken, yaygın bir suskunluk dikkat çekiyor. Yargı tarafından yürütülen operasyonlar kamuoyuna yansıyor. Ancak bu operasyonların yöntemleri, hukuki çerçevesi ve oluşturduğu sonuçlar üzerine siyasal düzeyde herhangi bir tartışma yürütülmüyor. Futbol karşılaşmalarında açık biçimde ortaya çıkan ırkçı atmosferle ilgili, net ve kapsayıcı bir siyasal tutum geliştirilemiyor. Sessizliğin gelenek olduğu örnekler çoğaltılabilir. Buna karşılık, siyasal riskin düşük olduğu alanlarda yüksek sesli açıklamaların eksik olmadığı da görülüyor. Bu tablo, “seyreden siyaset” tarzının yalnızca bir tutum tercihi değil, hangi alanlarda konuşulup hangi alanlarda susulacağının detaylıca hesaplandığı bir davranış biçimine dönüştüğünü gösteriyor.
Bu Siyaset Biçimi Nasıl Normalleşti?
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, siyasal süreçlerde liderler çoğu zaman genel çerçeveyi çizen, yönü ve temel mesajları ortaya koyan bir rol üstlenmektedir. Liderlerin, farklı koşullarda inisiyatif alabildikleri ve kriz anlarında yol gösterici bir tutum sergiledikleri de açık. Ancak bu genel yönlendirmenin, diğer kadrolar tarafından somutlaştırılamadığı, yaygınlaştırılamadığı ve kurumsal bir siyasal hatta dönüştürülemediği de görülüyor. Liderin ortaya koyduğu çerçevenin sahada karşılık bulması ve topluma aktarılması beklenir. Ancak kadrolar, çoğu zaman bu çerçeveyi geliştirmek yerine mevcut durumu yorumlamakla yetinmektedir. Bu da lider düzeyinde ortaya çıkan siyasal iradenin, kadrolar eliyle kolektif ve kalıcı bir etkiye dönüşmesini zorlaştırıyor.
Öncelikle şunu belirtmekte yarar var, “seyreden siyaset” gerçeğinin dikkat çekici yanlarından biri, bu durumun liderlerle ilgili bir sorun olmamasıdır. Türkiye’de siyasi liderler, farklı gerekçelerle de olsa, genellikle inisiyatif almakta ve kriz anlarında yön gösteren ya da yön tayin eden bir pozisyon üretmektedirler. Asıl sorun, bu tutumun liderin etrafındaki kadrolar tarafından taşınamaması, halka iletilememesi ve kurumsallaştırılamamasında ortaya çıkmaktadır. Liderin sözünün altını doldurması, onu çoğaltması, yayması, kitleye aktarması, somut siyasal hatlara dönüştürmesi beklenen kadrolar, çoğunlukla izlemeyi tercih etmekte ve tutum sergilemek yerine durumu açıklamakla yetinmektedir. Bu durum, lider merkezli bir kararlılığın, kadrolar düzeyinde kolektif bir siyasal iradeye dönüşememesine ve siyasetin genişleyen değil daralan bir etki alanı üretmesine yol açmaktadır.
“Seyreden siyasetin” ortaya çıkışını anlamak için birkaç yapısal faktöre bakmak gerekir. Bunlardan ilki, güç asimetrisi. İktidarın yüksek belirleyiciliği, muhalefetin alanını daraltmış, bu durum, muhalefeti daha temkinli, daha tepkisel bir çizgiye itmiştir. Ancak bu temkin, zamanla strateji olmaktan çıkıp alışkanlığa dönüşmüştür. Bununla birlikte “izleyen siyaset” gerçeğini yalnızca muhalefetin alanının daralmasıyla açıklamak yanlış olur. Asıl dikkat çekici olan, iktidar imkânlarına sahip kadroların, bahsettiğimiz pratiğin içinde konumlanmasıdır.
İktidar kadrolarının seyirci, izleyen bir pozisyona çekilmesi, güç eksikliğinden değil, karar alma süreçlerinin giderek merkezileşmesi ve siyasal inisiyatifin dar bir çekirdekte toplanmasıyla ilgili bir durum. Bu kadrolar, politika üretmekten çok alınmış kararları gerekçelendiren ve kamuoyuna aktaran bir role çekildikçe, siyasal inisiyatif yerini temkine bırakmakta ve söz söylemek riskli, sessiz kalmak ise güvenli bir davranış biçimi haline gelmektedir. İktidar alanı genişlerken, siyasal sorumluluğun kadrolar düzeyinde daralması gibi yapısal bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Böylece farklı nedenlerle de olsa hem iktidar hem muhalefet cephesinde siyasetin asli işlevi olan müdahale kapasitesi zayıflamakta, izleme hali genel bir siyasal davranış biçimine dönüşmektedir.
İkinci faktör, medyatikleşme. Söz, bağlamından kopuk şekilde dolaşıma girmekte, cümleler, siyasal programlar için değil, anlık etki ve manşet için kurulmaktadır. Bu da derinlikten çok ‘denge’ arayışını teşvik etmektedir. Herkesin biraz haklı olduğu, kimsenin net biçimde haksız olmadığı bir dil ortaya çıkmaktadır. Bu durum, siyasal sözün sorumluluk değil görünürlük üzerinden değer kazanmasına yol açmaktadır.
Özellikle kriz anlarında bu durum daha da görünür hale gelmektedir. Krizin kendisi hız ve görünürlük talep ederken, siyasal tutum alma süreci yerini temkinli açıklamalara bırakmaktadır. Böylece kriz, müdahale edilmesi gereken bir siyasal eşik olmaktan çıkıp, yorumlanması gereken bir medya olayına dönüşmektedir.
Üçüncü olarak, kurumsal zayıflama. Parti içi tartışma mekanizmalarının zayıflaması, kolektif pozisyon alma kapasitesini düşürmüştür. Ortak akıl üretilemeyince, bireysel tutum alma ve kaçınma öne çıkıyor. Siyasetçi, kendi adına konuşmaktan çekiniyor, ama kurum adına konuşacak bir zemin de bulamıyor.
“Seyreden Siyasetin” Sonuçları ve Aşılması
“Seyreden siyaset”, yalnızca bir pasiflik hali değil, sorumluluğun sistematik biçimde ertelenmesidir. Bu tablo, yalnızca siyasal elitleri değil, toplumu da etkiliyor. Temsil zayıfladıkça, halk siyaseti etkisiz bir alan olarak algılamaya başlıyor. Elbette sandık hâlâ önemli. Ancak bu tutum devam ettiği oranda, sandık dışı beklentiler ve siyaset dışı çözüm arayışları güçlenir. Asıl sorunlu olan ise siyasetin, belirsizliği azaltan değil, belirsizliği normalleştiren bir alana dönüşmesidir.
İnisiyatif ve sorumluluk almayan siyaset anlayışı, hesap sorma ve hesap verme mekanizmalarını da aşındırır. Kimse açık bir tutum almadığında, kimseye açıkça hesap sorulamaz. Yanlışlar muğlaklaşır, sorumluluklar dağılır. Bu durum, uzun vadede siyasal güven krizini derinleştirir. Bu tablonun aşılması, sihirli formüllerle değil, siyasal rolün yeniden tanımlanmasıyla mümkündür.
İlk adım, tutum bildirmenin bir tercih değil, siyasal sorumluluğun parçası olarak görülmesidir. Büyük kamusal meselelerde siyasi aktörlerin neyi savunduğunu, neyi reddettiğini ve ne önerdiğini açıkça söylemesi gerekir.
İkinci olarak, eleştiri kültürünün yanına alternatif üretme zorunluluğu eklenmelidir. “Karşıyız” demek, siyasetin başlangıcı olabilir ama sonu olamaz. İzleyen siyaset, eleştiriyi nihai durak haline getirir. Oysa siyaset, eleştiriyi müdahaleye dönüştürmekle anlam kazanır.
Üçüncü olarak, siyasi konukluk ile uzmanlık arasındaki rol ayrımı netleştirilmelidir. Siyasetçi analiz yapabilir. Ancak esas görevi temsil ve sorumluluktur. Uzmanlık dili ile siyasal dilin birbirine karışması, siyaseti hem teknokratikleştirir hem de etkisizleştirir.
Son olarak, kurumsal cesaretin yeniden inşa edilmesi gerekir. Parti içi çoğul tartışma ve ortak pozisyon alma mekanizmaları güçlendirilmeden, bireysel kaçınma kültürü aşılamaz. Dolayısıyla, izlemek ve genel geçer sözler söylemek çözüm değildir. Çözüm, müdahil olmak, öneri geliştirmek, tartışmaya açmak ve sorumluluk üstlenmektir. Ancak bu dönüşüm, yalnızca bireysel cesaret çağrılarıyla gerçekleşmez. Çünkü tutum almayan siyasal davranışın görünmez biçimde ödüllendirildiği, inisiyatif alanın ise yalnız bırakıldığı bir yapıda, bu siyasi tarzın aşılması mümkün değildir.
Siyaset, olan biteni doğru yorumlamak kadar, müdahale etme cesareti de gerektirir. Seyretmek ve izlemek, anlamak için gereklidir. Ancak siyaset, seyretmekle yetinemez. Türkiye’de bugün ihtiyaç duyulan şey, daha fazla söz değil, daha fazla sorumluluk üstlenen, pozisyon alan siyasal tutumlardır. Seyreden, izleyen siyaset, bahsettiğimiz sorumluluğun ertelenmesidir. Oysa siyaset, tam da sorumluluğun başladığı yerde anlam kazanır.


HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.