Suriye’de yaşananlar ne bir iç çatışma ne de artık geçici bir istikrarsızlıktır.
Bugün Suriye, küresel güçlerin satranç tahtasına çevirdiği; halkların ise piyon muamelesi gördüğü büyük bir hesaplaşma alanıdır. Bu hesaplaşmada ne adalet ne de halkların rızası gözetilmektedir. ABD–İsrail–İngiltere hattı, uzun süredir Suriye’yi iradesiz, denetlenebilir bir yapıya dönüştürme hedefini açıkça uygulamaktadır. Siyonist İsrail’in “güvenlik” adı altında savunduğu Suriye vizyonu; etnik, mezhebi ve bölgesel fay hatları üzerinden ilerlemektedir. Bu, sadece Suriye’nin değil, tüm Ortadoğu’nun istikrarsızlaştırılması anlamına gelmektedir.
Hasta uygarlık Avrupa ise bu sürecin ahlaki değil, çıkar merkezli bir paydaşıdır. Göç, enerji ve güvenlik başlıklarında Washington’un izinden giderken, sahadaki yıkım ve ölüm karşısında sessiz kalmayı tercih etmektedir. Rusya ve Çin bu resimde farklı bir hatta konumlanmaktadır. Rusya, Suriye’yi Akdeniz’e açılan stratejik bir kapı olarak görmekte; devlet bütünlüğü söylemini esasen ABD’ye karşı bir denge aracı olarak kullanmaktadır. Çin ise doğrudan sahaya inmeksizin, egemenlik ve istikrar vurgusuyla Batı müdahaleciliğine karşı kontrollü ve mesafeli bir tutum sergilemektedir. Ancak her iki yaklaşım da halkların adalet ve özgürlük talebini değil, müstekbir küresel düzenin devamını öncelemektedir.
İstikbar güçlerinin bu kavgasında Kürd meselesi, ne yazık ki hem dış güçlerin hem de içerideki yanlış siyasal akılların elinde ağır bir savrulma yaşamaktadır. Barzani çizgisi, Kürd birliği söylemine rağmen Batı merkezli çözüm tasavvurunun dışına çıkamamakta; Kürd halkını özne hâline getirmek yerine, onları uluslararası projelerin uyumlu unsuru olarak konumlandırmaktadır. Ancak mesele yalnızca Barzani çizgisiyle sınırlı değildir. Pkk, Mazlum Abdi ve Öcalan hattı, bu süreçte en az Emperyalist Batılı güçler kadar ciddi bir basiretsizlik sergilemiştir. Kürd halkının geleceği, şeytan ABD’nin askeri korumasına, insanlık düşmanı İsrail’in güvenlik hesaplarına ve emperyal merkezlerin geçici çıkarlarına bağlanmıştır. Mazlum Abdi’nin açıkça Washington’a yaslanan açıklamaları; Öcalan’ın ideolojik olarak Kürdlerden kopuk, seküler ve hiçlik çizgisi Kürd meselesini hakikatler zemininden koparmıştır. Bu yaklaşım, Kürd halkını özgürleştirmemiş; aksine onları pazarlık konusu hâline getirmiştir.
Rojava’da farklı Kürd aktörlerine tahammülsüzlük, siyasal tekelleşme ve halk iradesinin askıya alınması, bu çizginin iflasını açıkça göstermektedir. Bir halkın kaderi, ne dağ kadrolarının ideolojik dogmalarına ne de emperyal güçlerin askeri çıkarlarına teslim edilebilir.
Türkiye ise bu denklemde ağırlıklı olarak güvenlikçi bir refleksle hareket etmekte; meseleyi askeri tehdit başlığına indirgemektedir. Güç ve silah ile bastırılan her sorun, daha derin ve daha karmaşık bir şekilde geri dönmektedir. Güvenlik politikaları adalet inşa etmiyorsa, kalıcı çözüm tesis edemez. Zulmü önlemeyen güç, yeni zulümlerin kapısını aralar.
İslami olarak mesele son derece açıktır: Zulüm haramdır; mazlumiyet ise kimliğe göre değişmez. Kürd, Arap, Fars, Türk bu coğrafyada ümmetin paydaş halklarıdır. Etnik aidiyetleri birbirine karşı zulüm ve çatışma aracı hâline getiren her anlayış, ister Batılı ister yerli olsun, fitne sebebidir. Rabbimizin hükmü nettir: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” (Maide, 8)
Bugün Suriye’de eksik olan şey askeri güç değil; hikmet, adalet ve basirettir. Ne muktedir zulmü, ne Batı’nın parçalama planları ne de ideolojik körlük bu topraklara izzet getirebilir. Kürd meselesi, bölgenin kendi öz hakikatlerinden koparıldığı ölçüde derinleşmekte; bölge devletleri adaletten uzaklaştığı ölçüde de çözümsüzleşmektedir. Suriye’de yaşananlar bize bir kez daha şunu göstermektedir. Sömürgeci emperyalizmin strateji ve sözlerine umut bağlayanlar, kendi kaderlerini yaşayamazlar.
Gerçek kurtuluş; silahın, haritanın ve hamasetin değil, adaletin, ahlakın, hakikatin ve bağımsız iradenin üzerine kurulur.