Seçim var diye demokrasi var olmaz

Bugün Türkiye’de mesele yalnızca “seçim yapılıyor mu?” meselesi değildir, seçimler yapılıyor. Daha temel soru şudur: Seçim gerçekten seçim olarak mı yapılıyor, yoksa demokratik içeriği boşaltılmış bir törene mi dönüşmüş durumda?

Mustafa YENEROĞLU - Serbestiyet

Türkiye’de bir süredir şu soruyu yeniden sormak zorundayız: Seçimlerin düzenli yapılması, sandıkların kurulması ve seçmenlerin seçim günü oylarını serbestçe kullanabilmesi, bir ülkeyi demokratik saymaya yeter mi?

Bu soru, artık soyut bir siyaset teorisi tartışması değil; Türkiye’nin bugünkü rejim pratiğini anlamak için önümüzde duran en temel meselelerden biri. Çünkü iktidar bloğunun, Anayasa’yı ve hukuk devleti ilkelerini fiilen askıya alan uygulamalarına rağmen uzun süredir yaslandığı meşruiyet cümlesi tam da buradan kuruluyor: “Seçim var, sandık var, millet karar veriyor.”

Bu cümlenin özellikle son kısmının, yani milletin verdiği karara gerçekten saygı duyulup duyulmadığının pratikte ne kadar tartışmalı hâle geldiği, ayrıca ele alınması gereken başlı başına bir mesele. Fakat burada öncelikli olarak sorulması gereken teorik soruya odaklanmak istiyorum. Diyelim ki seçim günü herkes sandığa gidebiliyor ve oyunu serbestçe kullanabiliyor. Bu, tek başına demokratik bir seçimden söz etmek için yeterli midir?

Cevap açıktır: Hayır.

Zira sandık, demokrasinin kendisi değil; ancak demokratik bir düzen içinde anlam kazanan vazgeçilmez bir araçtır. Sandık olmadan demokrasiden söz edilemez, fakat yalnızca sandığa bakarak da bir rejime demokratik denilemez. Demokrasi, seçmenin oy kabinine girdiği bir iki dakikadan ibaret değildir. Seçmenin önüne hangi seçeneklerin konulduğu, bu seçeneklerin nasıl oluştuğu, muhalefetin hangi şartlarda yarıştığı, medyanın ne kadar çoğulcu olduğu, yargının siyasal rekabete nasıl müdahil olduğu ve seçimden sonra ortaya çıkan iradenin gerçekten tanınıp tanınmadığı da en az oy verme anı kadar belirleyicidir.
Demokratik seçim, bir gün değil, bir süreçtir. Bu süreci anlamak için de işe en baştan, yani henüz oy kullanılmadan çok önce başlayan aşamadan başlamak gerekir. Bu sürecin sağlıklı işleyip işlemediğini anlamak için ise birbirini tamamlayan üç soruyu sırasıyla sormamız gerekir.

Sandığa Giden Yol Serbest Mi?

Sandığın öncesi, yurttaşın siyasal kanaatini özgürce oluşturabildiği alandır. Bu alanın sağlıklı işlemesi için medyanın çoğulcu olması, eleştirinin suç muamelesi görmemesi, muhalefetin örgütlenme kanallarının açık kalması, sivil toplumun baskı altında tutulmaması, adayların ve partilerin yarışa eşit şartlarda katılabilmesi gerekir. İktidarın propaganda gücü devletin bütün imkânlarıyla birleştiğinde, kamu kaynakları iktidar lehine seferber edildiğinde, muhalif sesler yargı tehdidiyle, idari yaptırımlarla veya medya ambargosuyla kuşatıldığında seçmen iradesi daha sandığa gitmeden biçimlendirilmiş olur.

Elbette hiçbir ülkede seçim şartları yüzde yüz eşit değildir. Demokrasiler de kusursuz rejimler değildir. Fakat mesele olağan siyasal rekabet eşitsizliklerinden çok daha fazlasıdır. Mesele, devlet gücünün sistematik biçimde iktidar lehine, muhalefet aleyhine kullanılmaya başlanmasıdır. Çünkü böyle bir durumda seçmen sandık başında özgür olsa bile, sandığa gelinceye kadar karşısına çıkan seçenekler daraltılmış, zayıflatılmış veya itibarsızlaştırılmıştır.

Demokrasi ile çoğunlukçuluk tam da burada birbirinden ayrılır. Çoğunluk elbette önemlidir, fakat çoğunluğun demokratik meşruiyet taşıyabilmesi için o çoğunluğun hem özgür ve adil şartlarda oluşması hem de oluştuktan sonra haklarla, hukukla ve bağımsız kurumlarla sınırlanması gerekir. Çoğunluğun oluşum koşulları veya uygulamaları demokratik değilse, çoğunluğun kararı da tek başına demokratik meşruiyet üretmez.

Sandıktaki Alternatifler Serbestçe Oluşuyor Mu?

Demokrasi yalnızca seçmenin oy verme özgürlüğünü değil, seçmenin önüne çıkan alternatiflerin özgürce oluşabilmesini de gerektirir. Seçim günü yurttaşın önünde birden fazla seçenek bulunabilir. Fakat bu seçeneklerin nasıl ortaya çıktığı, hangi müdahalelerden geçtiği ve siyasal rekabetin doğal akışı içinde mi yoksa dış müdahalelerle mi şekillendiği en az oy verme anı kadar önemlidir.
Bir oylama, ancak seçmenin önüne gerçek alternatifler konduğunda seçim niteliği taşır.
Türkiye’de bugün yaşanan krizi de bu çerçevede okumak gerekir.

Ana muhalefet partisinin kurultay iradesinin yargı eliyle tartışmalı hâle getirilmesi, “mutlak butlan” tartışması üzerinden parti yönetiminin mahkeme kararıyla değiştirilebilmesi, sıradan bir parti içi hukuk meselesi olarak görülemez. Elbette siyasi partilerin işlemleri hukuka uygun olmak zorundadır. Usulsüzlük iddiaları varsa yargısal denetim yapılır; kimse hukukun üstünde değildir. Fakat bir ana muhalefet partisinin seçilmiş organlarının üstelik yetkisiz bir mahkeme eliyle geçersiz kılınabilmesi, yalnızca teknik bir hukuk tartışması değildir; doğrudan demokratik rekabete müdahale eden siyasi bir meseledir.

Çünkü demokratik siyasette partilerin liderlerini, adaylarını ve yönetimlerini belirleme hakkı, seçmenin önüne çıkacak alternatiflerin oluşumuyla ilgilidir. Eğer ana muhalefetin yönetimi yargı kararlarıyla değiştirilebiliyor, parti içi irade geçmişe dönük olarak yok sayılabiliyor, muhalefetin siyasal hattı mahkeme kararlarıyla belirsizliğe sürüklenebiliyorsa, seçim günü sandığa gidilmesi tek başına anlamlı bir demokratik yarış üretmez.

Aynı durum güçlü muhalif adayların seçim öncesinde yargı süreçleriyle yarış dışına itilmesi bakımından da geçerlidir. Belediye başkanlarının sistematik olarak görevden alınması, muhalefet belediyelerinin soruşturma ve idari denetim baskısıyla kuşatılması da tek tek dosyaların ötesinde bir anlam taşır. Elbette hiç kimse hukukun üzerinde değildir. Yolsuzluk varsa soruşturulur, suç varsa yargılanır, delil varsa hüküm kurulur. Fakat hukuk devleti ile yargı eliyle siyaset mühendisliği arasındaki fark da tam burada ortaya çıkar.

Hukuk devleti, herkese aynı ölçüyle yaklaşır. Siyaset mühendisliği ise hukuku seçici, zamanlaması manidar ve sonucu siyasal olarak işlevsel bir araç hâline getirir.

Bunu en yalın biçimde şöyle ifade edebiliriz: Hakem, takımlardan birinin kadrosunu belirlemeye başladığında mücadele artık adil bir mücadele olmaktan çıkar. Sonucu kim kazanırsa kazansın, oyunun eşit şartlarda oynandığı söylenemez.

Sandıktan Çıkan İrade Korunuyor Mu?

Seçim, oyların sayılmasıyla bitmez. Sandığın sonrası en az sandık günü ve öncesi kadar önemlidir. Sandıktan çıkan irade gerçekten tanınıyor mu? Seçilmişler görevlerini yapabiliyor mu? Parlamento denetim görevini yerine getirebiliyor mu? Yargı bağımsız kalabiliyor mu? Bir sonraki seçimde iktidar değişimini mümkün kılacak kurumsal güvenceler korunuyor mu?

Demokrasi yalnızca iktidarın seçimle gelmesini değil, seçim sonucuna herkesin uymasını da zorunlu kılar. Eğer seçimden sonra muhalefetin kazandığı alanlar idari ve yargısal müdahalelerle işlevsizleştiriliyorsa, halkın sandıkta verdiği karar çeşitli mekanizmalarla fiilen etkisizleştiriliyorsa, seçim günü verilen oyun anlamı da aşınır. Çünkü demokrasi yalnızca iktidarın nasıl belirlendiğiyle değil, iktidarın nasıl sınırlandığıyla da ilgilidir.

Kanunla Örülen Otoriterleşme

Bu üç başlığa birlikte bakıldığında çağımızın otoriterleşmesinin nasıl işlediği de daha net görülür. Günümüz otoriterleşme tecrübeleri gösteriyor ki, demokrasiler artık bir gecede yıkılmıyor, sandığı demokratik kılan şartların adım adım aşındırılmasıyla çöküyor. Seçim kalıyor ama rekabet bozuluyor. Parlamento kalıyor ama denetim imkânsızlaşıyor. Mahkemeler kalıyor ama tarafsızlık kayboluyor. Basın kalıyor ama çoğulculuk ortadan kalkıyor. Siyasi partiler kalıyor ama muhalefet meşru rakip olmaktan çıkarılıp kriminalize ediliyor.

Bu sürecin en sinsi tarafı, çoğu zaman kanunsuzlukla değil, kanunun araçsallaştırılmasıyla işlemesidir. Bir işlemin mahkeme kararına veya kanun maddesine dayanması, onu kendiliğinden hukuk devleti bakımından meşru kılmaz. Hukuk devleti yalnızca kanunların varlığı demek değildir. Kanun devleti, iktidarın işlemlerine bir kanun maddesi bulmasıyla yetinir. Hukuk devleti ise o kanunun ve uygulamanın eşitlik, ölçülülük, öngörülebilirlik, temel haklar, yargı bağımsızlığı ve demokratik rekabetin korunması ilkeleriyle uyumlu olup olmadığına bakar.

Otoriterleşme günümüzde çoğu zaman hukukun askıya alınmasıyla değil, hukukun siyasal amaçlara hizmet edecek şekilde kullanılmaya başlanmasıyla ilerler. Hukukun dili korunur, fakat ruhu boşaltılır. Mahkeme kararları vardır, fakat adalet yoktur. Kanun maddeleri işletilir, fakat uygulama hep aynı siyasal yönde sonuç doğurur. Muhalefetin hareket alanı daralır, seçmenin önündeki seçenekler zayıflar, iktidar değişimi ihtimali hukuki ve idari müdahalelerle giderek daha maliyetli hâle gelir.

Son yıllarda “lawfare” kavramıyla ifade edilen olgu tam olarak budur. Hukukun hakları koruyan bir çerçeve olmaktan çıkıp siyasal mücadelenin silahına dönüşmesi. Böyle bir ortamda siyasal rekabet fikirlerin, programların ve kadroların yarışı olmaktan çıkar; ceza tehdidi, görevden alma ihtimali ve mahkeme müdahalesi altında yürüyen bir varlık mücadelesine dönüşür.

Üstelik demokrasiler yalnızca yazılı kurallarla ayakta kalmaz. Anayasa, kanunlar, seçim mevzuatı elbette zaruridir. Fakat demokratik rejimleri taşıyan bir de yazısız kurallar vardır. Rakibi düşman değil meşru alternatif olarak görmek; elindeki yasal yetkiyi rakibini ezmek için sonuna kadar zorlamamak; seçim kazanmayı devleti tümüyle ele geçirmek olarak anlamamak; kaybetme ihtimalini siyaset dışı yollarla bertaraf etmeye çalışmamak.

Bu teamüller ortadan kalktığında, Anayasa metni yerinde durabilir ama demokratik hayat çürür. İktidar, elindeki her yasal imkânı muhalefeti zayıflatmak için kullanmaya başladığında, hiçbir maddeyi açıkça çiğnemeden dahi demokrasiyi işlemez hâle getirebilir. Bu işlemler tek tek “yasal gerekçelerle” açıklanabilir. Fakat aynı siyasal yönde biriktiğinde ortaya çıkan tablo hukukun işlemesi değil, hukukun siyasal alanı yeniden dizayn etmek için kullanılmasıdır.

“Milli İrade” Örtüsü

Bütün bu müdahalelerin üzerini örten söylem ise çoğu zaman “milli irade” söylemidir. Tüm dünyada örnekleri artmıştır. Türkiye’de de iktidarın en güçlü meşruiyet dili budur: “Biz milletin iradesini temsil ediyoruz.” Elbette demokratik siyasetin özü halkın temsilidir ve halk adına konuşmaktır. Her siyasi hareket halktan yetki ister, halk adına program önerir, halkın desteğiyle iktidara gelmek ister. Sorun, bir siyasi hareketin “yalnızca ben halkı temsil ederim” iddiasına yönelmesidir.

Popülizmin demokrasiyle gerilimi de burada başlar. Toplumsal gerçeklik ve demokratik çoğulculuk reddedilir. Halk tek ve bölünmez bir irade olarak tasavvur edilir; bu iradenin gerçek temsilcisi yalnızca iktidar olarak görülür; muhalefet ise farklı bir siyasal programın temsilcisi olmaktan çıkarılıp “milletin karşısında” konumlandırılır. Böylece muhalefete karşı alınan tedbirler demokrasiye müdahale gibi değil, “milli iradeyi koruma” hamlesi gibi sunulur.

Yargısal müdahaleler, medya baskısı, seçilmişlerin görevden alınması veya muhalefetin kriminalize edilmesi bu dil içinde olağanlaştırılır. Çoğulculuğu koruması gereken kurumlar, çoğunluk adına devre dışı bırakılır.

Oysa, belirttiğim gibi demokrasi yalnızca çoğunluğun yönetime gelmesi değildir. Demokrasi, çoğunluğa yönetme yetkisi verirken, o yetkiyi haklarla, hukukla, kurumlarla ve muhalefetin varlık hakkıyla sınırlandıran rejimdir. Sınır yoksa çoğunluk, milli iradenin değil tahakkümün adı olur.

Üç Soru, Tek Ölçü

Bugün Türkiye’de mesele yalnızca “seçim yapılıyor mu?” meselesi değildir, seçimler yapılıyor. Daha temel soru şudur: Seçim gerçekten seçim olarak mı yapılıyor, yoksa demokratik içeriği boşaltılmış bir törene mi dönüşmüş durumda?

Seçim günü herkesin serbestçe oy kullanılabilmesi, tek başına demokratik bir seçim tanımı için yeterli değildir. Bunun aksini iddia eden, demokrasinin bilinen hiçbir ciddi tanımına yaslanamaz; ancak demokrasinin en dar, en biçimsel ve en içi boşaltılmış görüntüsünü savunmuş olur.

Muhalefetin yargı yoluyla daraltıldığı, basının çoğulculuğunu kaybettiği, eleştirinin suç sayıldığı ve seçilmişlerin seçim dışı yollarla etkisizleştirildiği bir ülkede açılan sandık; demokrasinin değil, demokrasinin görüntüsünün sandığıdır. Böyle bir oylama seçimden çok törene benzer. Sonucu önceden belirlenmiş olmak zorunda değildir; fakat koşulları önceden çarpıtılmıştır.

Demokratik seçimi törenden ayıran şey de özellikle budur: O tek günün sakin geçmesi değil, o güne giden yolun adil olması ve o günden sonra ortaya çıkan iradenin korunması.

Dolayısıyla Türkiye’de hukuk devleti meselesi, demokrasi meselesinin teknik bir alt başlığı değildir; demokrasi meselesinin ta kendisidir. İfade ve örgütlenme alanı daraldıkça seçim rekabeti adilliğini yitirir. Yargı siyasallaştıkça iktidar değişimi ihtimali zayıflar. Denge ve denetim mekanizmaları aşındıkça iktidar sınırını kaybeder. Bu üçü birden aşındığı için elimizde geriye, belirli aralıklarla tekrarlanan ama her seferinde anlamı biraz daha boşalan bir seçim günü kalır.

O günü gösterip öncesini ve sonrasını görünmez kılmak, demokrasiyi savunmak değildir. Demokrasinin yalnızca kabuğunu koruyup içeriğini tasfiye ederek bunu topluma demokrasi diye kabul ettirmeye çalışmaktır.

Sonunda dönüp dolaşıp aynı ölçüye geliyoruz: Sandığa giden yol serbest mi? Sandıktaki alternatifler serbestçe oluşuyor mu? Sandıktan çıkan irade korunuyor mu?

Bu üç soruya aynı anda “evet” cevabı veremediğimiz yerde seçim olabilir, sandık kurulabilir, oylar sayılabilir. Ama demokrasi var olmaz.

DÜŞÜNCE - YORUM - ANALİZ Haberleri

Fanon, Said ve Spivak'ın gözünden bir fıkra, bir zihniyet ve bir toplumsal yara
Orta Doğu’nun İsrail Tarafından İlhakı, Filistin ve Lübnan’da İlerliyor
İran Neden Bugünkü Anlaşmanın Daha Fazla Savaş Getirmesinden Korkuyor?
Trump Hata Yaptığını Kabul Etmeli
İran adım adım bir anlaşma dayatıyor