PKK’nın Feshi ve Silahsızlandırılması Sürecini Ortadoğu’dan Okumak

Örgütlerin silahsızlandırılması, bölge başkentleri ile Avrupa ve ABD merkezli siyasetin bir parçasına dönüşmüş durumda. İsrail veya İran’ın bu süreçleri bozma gücü ve kabiliyeti ise önceki dönemlere göre oldukça zayıf. Irak, Suriye ve Lübnan’da silahların

Mehmet Emin EKMEN - Perspektif

1 Ekim 2024’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına yönelerek tokalaşmasıyla başlayan süreç; Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’teki çağrısı, PKK’nın 12 Mayıs’taki kendini fesih kararı, 11 Temmuz’daki sembolik silah yakma seremonisi, 5 Ağustos 2025’te TBMM’de Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu kurulması ve son olarak 10 Ağustos 2026’da Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’un 467 oyla kabul edilmesiyle önemli merhaleler kat etti. 

Bahçeli’nin yaptığı çağrı ve verdiği kuvvetli destek, Öcalan’ın stratejik bir dönüşüm perspektifi ile kayıtsız şartsız bir şekilde örgütüne vaziyet etmesi, TBMM’deki yedi siyasi parti grubundan altısının komisyona üye verip kanunu desteklemesi gibi süreci başarıya ulaştıracak birçok olumlu faktöre rağmen nihai hedefi PKK/KCK’yı silahsızlandırmak olan süreci sadece iç siyasi dinamiklerle açıklamak eksik kalır. 

Ortadoğu’da yaşanan ekonomik gelişmeler ve süregelen devlet dışı silahlı yapıların tasfiyesinin sürecin başarı şansını artıran en önemli unsurlardan biri olduğu açıktır. Ortadoğu’da merkezi devletlerin güçlendiği, silahlı yapıların kontrol altına alınarak silahsızlandırılmaya çalışıldığı, devlet dışı unsurların varlığını korumasının giderek zorlaştığı yeni bir döneme girmiş bulunuyoruz. Sürecin geçmiş denemelere göre en güçlü avantajlarından biri de Türkiye’deki girişimin bölgesel konjonktürle uyumlu ilerlemesidir.

Silahlı Örgütlerin Hareket Alanı Daralıyor

Bölgede devlet dışı silahlı grupların tasfiyesinde köklü adımlar atılıyor. Irak hükûmeti, çoğunluğu İran nüfuzu altındaki milis gruplarına  silah bırakmaları için eylül sonuna kadar süre verdiğini açıkladı. Suriye’de çok sayıda silahlı grubun 8 Aralık 2024’teki devrim süreciyle birlikte merkezi orduya eklemlenmesinin ardından, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) askerî ve idari yapılarının devlet kurumlarına katılması konusunda anlaşmalar imzalandı. Şam yönetimi, kuzeydoğudaki bazı şehirlerde, petrol sahalarında ve stratejik tesislerde idareyi devraldı. Hizbullah’ın silahsızlandırılması, Lübnan ordusunun ülkenin güneyinde denetimi üstlenmesi ile İsrail birliklerinin çekilmesi birlikte ele alınıyor. Gazze için hazırlanan son plan Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail ordusunun Gazze’den çekilmesi ve bölgenin Filistinli teknokratlardan oluşacak bir sivil idare tarafından yönetilmesi üzerine kuruluyor.  

Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin’in şartlarının birbirinden hayli farklı olmasına rağmen, gündem, devlet dışı silahlı örgütlerin tasfiyesinde birleşiyor. Bu durum, bir yönüyle 7 Ekim 2023 sonrası belirginleşen, bölgedeki fay hatlarının kırılmasıyla ortaya çıkan yeni bir şekillenmenin sonucu. Gazze ve Lübnan’da yaşanan savaşlar, ardından çatışmanın İran’a yayılması bölgedeki pek çok silahlı yapının askeri ve siyasi gücünü ciddi biçimde aşındırdı.

Dün ve Bugün Suriye

2013-2015 çözüm süreci devam ederken, Türkiye’nin hemen güneyindeki Suriye’de devlet otoritesi çözülüyor ve iç savaş silahlı yapılara geniş bir hareket alanı açılıyordu. PYD/YPG, IŞİD’le mücadelede öne çıkmasının ve ABD’den aldığı askerî desteğin ardından Suriye’nin kuzeydoğusunda geniş bir alanı kontrol etmeye başlamıştı. Bu gelişmeler PKK açısından silah bırakma yönündeki teşviki zayıflatırken Suriye’de elde edilen askerî ve siyasi alanın, Türkiye içindeki mücadeleye de taşınabileceği düşüncesini besledi. Süreci sona erdiren karşılıklı birçok hatanın yanında bölgesel konjonktür, silahlı yöntemin yeni imkanlar açabildiği düşüncesini canlı tutuyordu.

Bugün ise Suriye’deki hava tam aksi yöne dönmüş vaziyette. Bir yılı aşkın gerilimli bir süreç yaşansa da 2026 Ocak ayında varılan anlaşma SDG unsurlarının Suriye’nin savunma yapısına dahil edilmesini ve merkezi hükûmet güçlerinin Haseke ile Kamışlı dahil kuzeydoğuda yeniden görev almasını öngörüyordu. ABD gibi Avrupa da Şam’dan bağımsız kalıcı bir silahlı düzenin devamına verdiği desteği sona erdirdi. SDG’nin silahlandırılmasının mimarı Washington, SDG ile Şam arasındaki entegrasyonun imzalanması ve uygulanmasının adeta zorlayıcısı oldu. Petrol sahaları, sınır kapıları ve askerî komuta gibi sıkıntılı başlıklarda ciddi ilerleme sağlandı. SDG içindeki çözülmeye rağmen PYD/YPG referanslı Savunma Bakan Yardımcısı, Haseke Valisi, Kobani Belediye Başkanı ve benzeri atamalar işlerin yolunda ilerlediğini teyit ediyor. Yakın zamanda özerk yönetim ve ordu yapılanmasının sonlandırılacağına dair haberler, Suriye’nin geleceğinin parçalı güç kavgaları yerine, Şam merkezli yeni anayasa yapım tartışmalarıyla inşa edileceğini gösteriyor. 

İran’a Saldırı 

Diğer yandan İran savaşı da bölgesel Kürt güçleri bakımından önemli bir tecrübe ortaya çıkardı. IKBY’de konuşlanan İranlı Kürt silahlı gruplar, ABD ve İsrail’le temas kurmalarına rağmen Tahran yönetimine karşı sınır ötesi çatışmaya girişmedi. IKBY yönetimi de kendi topraklarının komşu ülkelere yönelik saldırılar için kullanılmasına izin vermeyeceğini açıkladı. 

İran’ın askerî baskısının yanında, ABD’nin meseleye yaklaşımındaki sınırların belirsizliği gibi, Kürtlerin hak ve güvenlik arayışının başka devletlerin bölgesel hesaplarına bağlanmasının uzun vadede güvenilir bir siyasi zemin üretmediği tecrübesi de bu tutumda etkili olmuş gözüküyor. Suriye iç savaşında elde edilen oportünist imkanlar kalıcılaşmadı; İran savaşında da benzer bir yolun yüksek risk taşıdığı görüldü. Suriye’de entegrasyon ve Türkiye’de silahların kalıcı olarak susması, Kürt jeopolitiğini bölgesel savaşların ve dış güçlerin açtığı geçici alanlardan uzaklaştırıp demokratik siyasetin imkanlarına yaklaştırma potansiyelini güçlendirdi. 

Irak’taki Değişim Neden Önemli?

Irak’ta da silahlı grupların tasfiyesine dair kuvvetli bir süreç yürüyor. Başbakan Ali el-Zeydi’nin başkanlığındaki hükûmet, önceki hükûmetler gibi, silahlı yapıların tasfiyesinin 30 Eylül’e kadar tamamlanması politikasında ısrarcı. Bu tarih aynı zamanda ABD öncülüğündeki askeri misyonun çekilmesinin de sona ereceği tarih.

İran’ın güçlü nüfuzu altındaki Haşdi Şabi bünyesinde yer alan Ketaib Hizbullah, Herakat en-Nuceba gibi bazı şahin gruplar bu takvime karşı çıksa da Bağdat yönetiminin politikası, silahlı güçlerin merkezi hükûmetin denetiminde toplanması yönünde ilerliyor. El-Zeydi’nin Washington ziyaretinde bu hedef ve nihai takvime dair kararlılık vurgusu, sürecin aynı zamanda ABD’nin talebi ve güçlü desteğiyle yürüyeceğini gösteriyor. 

İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kani’nin geçtiğimiz hafta yaptığı Bağdat ziyareti de bu açıdan dikkat çekicidir. Kani’nin Irak’taki Şii silahlı grupların geleceği ve silahların devlet denetiminde toplanması gündemiyle yaptığı temaslar, Irak’taki silahsızlandırma sürecinin başarısının, Tahran’ın dahil olmasıyla mümkün olacağını gösteriyor. Irak’taki ilerleme, bölgedeki genel yönelimin ne kadar güçlü hale geldiğinin önemli göstergelerinden biri olarak okunabilir.

Kuşak Yollar ve Güvenlikleri 

Aynı dönemde oluşan yeni ekonomik denklemler de tesadüf değil. Türkiye, Irak, Katar ve BAE’nin üzerinde çalıştığı Kalkınma Yolu, Basra’daki Büyük Fav Limanı’nı yaklaşık 1.200 kilometrelik kara ve demiryolu hattıyla Türkiye’ye bağlamayı hedefliyor. Kalkınma Yolu aynı zamanda, Irak’ın doğal kaynaklarının Akdeniz aracılığıyla Avrupa’ya taşınabilmesini sağlayacak. Bu hattın ticari değer kazanabilmesi; güzergâhta kamu otoritesinin, güvenliğin ve hukuki öngörülebilirliğin sağlanması ile mümkün. Paralel silahlı yapılar ve ayrı komuta zincirleri büyük altyapı yatırımlarının, transit ticaretin ve enerji hatlarının taşıdığı riski artırıyor. Neticede Irak’ta silahların devlet denetiminde toplanmasıyla ekonomik entegrasyon aynı istikrar ihtiyacında birleşiyor. 

Diğer yandan Türkiye’nin son dönemde Suriye ve Ürdün’le geliştirdiği ulaştırma iş birliği, Türkiye’yi Körfez’e bağlayacak yeni bir kuzey-güney koridorunun oluşumuna zemin hazırlıyor. Türkiye-Suriye-Ürdün hattında karayolu ve demiryolu taşımacılığının yeniden işler hale getirilmesi, sınır geçişlerinin kolaylaştırılması ve lojistik altyapının bütünleştirilmesi yönündeki çalışmalar; hattın Suudi Arabistan üzerinden Körfez ülkelerine uzatılmasını mümkün kılabilecek stratejik bir çerçeve oluşturuyor. Böylece Türkiye’den başlayıp Suriye ve Ürdün üzerinden Suudi Arabistan’a ulaşan bir kara ve demiryolu koridorunun ortaya çıkması hedefleniyor.

Irak üzerinden Basra ve Körfez’e, Suriye-Ürdün üzerinden Suudi Arabistan ve Kızıldeniz’e uzanan bağlantılar, Türkiye’nin bölgesel lojistik merkez olma ve Avrupa’ya güvenli erişimin kuzey düğüm noktası olma iddiasını güçlendirecektir. Ayrıca bu alternatif güzergâhların gelişmesi, Körfez ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışlarının Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığını belirli ölçüde azaltabilecek bir stratejik seçenek oluşturabilir.

Bu gelişmelerin daha geniş anlamı ise Ortadoğu’daki ulaşım haritasının yeniden şekillenmesidir. Suriye’nin yeniden bölgesel ticaret ve transit yollarına entegre olması, Ürdün’ün kuzey-güney taşımacılığındaki rolünün güçlenmesi ve Suudi Arabistan’ın Türkiye ile doğrudan kara-demiryolu bağlantılarını geliştirmesi, ekonomik ilişkilerin yanı sıra bölgesel siyasi normalleşmeyi de teşvik edebilir. Başarıya ulaşması halinde bu hat, Kalkınma Yolu ile birleşerek Türkiye’yi Avrupa, Irak, Suriye, Ürdün ve Körfez arasında uzanan; deniz yollarındaki jeopolitik risklere karşı daha dirençli bir ticaret ve lojistik ağının merkezine yerleştirebilir. 

Türkiye hariciyesi uzun süredir bağlantısallık ifadesine büyük önem atfediyor. Bağlantısallık anlatısı, “bölgesel sahiplenme” tanımıyla daha da güçlü bir zemin kazanacağı şekliyle sunuluyor. Bağlantısallık projelerinin başarılı olması, Türkiye’nin kriz durumlarında tekil ekonomik ilişkilerinin sürdürülebilirliğini koruması, ekonomik havzanın güvenliğinin sağlanması ve İran krizi gibi büyük çaplı gerilimlerde ticari aksın inkıtaya uğramayacağı bir sonuç hedefleniyor. Bu projeler kısa vadede İran’ın Hürmüz’deki stratejik üstünlüğünü elinden alamaz ancak birkaç yıl içerisinde ibre tersine dönebilir.

IKBY’nin Kalkınma Yolu Projesi’ne yönelik rezervleri sürse de Türkiye’nin, Erbil ve Süleymaniye’yi bu tür büyük ölçekli bölgesel projelerin dışında bırakmama yönünde bir yaklaşım geliştirdiği görülüyor. Ankara, ilişkilerini karşılıklı ekonomik çıkarlar üzerinden şekillendirmeye çalışıyor. Bu noktada Kürt aktörlerin de bölgesel ölçekteki büyük projelerin sunduğu ekonomik ve siyasi imkânları değerlendiren daha entegrasyoncu bir yaklaşım benimsemesi önem taşıyor. Kalkınma Yolu gibi projelerin bölgenin farklı aktörlerini birbirine bağlayan bir zemine dönüşmesi, Irak’ın istikrarı kadar Türkiye’nin bölgesel ilişkilerinin de yeniden şekillenmesini sağlayabilir.

Türkiye’nin IKBY içindeki ilişkilerini yeniden genişletmesi de bu resmin bir parçasıdır. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın IKBY Başbakan Yardımcısı Kubad Talabani’yi Ankara’da kabul etmesi, PKK’nın silahlı varlığı geriledikçe, Türkiye’nin Erbil ve Süleymaniye ile ilişkilerini siyasi ve ekonomik zeminde geliştireceğine işarettir. Türkiye’deki barış, Irak’taki istikrar ve Kalkınma Yolu gibi projeler birbirini besleyen sonuçlar üretecektir.

Bölgesel Değişimin Sınırları Neler?

Silahlı yapıların tasfiyesi kalıcı barış için tek başına yeterli değil. İsrail’in Gazze, Lübnan ve Suriye’de sürdürdüğü saldırganlık ciddi sorun yaratıyor. Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılması yönünde tartışmalar yapılırken İsrail ordusunun ülkenin güneyindeki varlığını sürdürmesi, Lübnan devletinin kendi vatandaşlarına güvenlik sağlayabileceğine ilişkin güveni zedeliyor. Nitekim ABD aracılığıyla kurulan mevcut çerçeve de Hizbullah’ın silahsızlanmasını İsrail’in çekilmesiyle ilişkilendiriyor. Lübnan’ın egemenliği ihlal edilmeye devam ettikçe, Hizbullah silahlı varlığını sürdürecek siyasi zemin buluyor. ABD’nin net tutumu, İsrail’in saldırganlığına rağmen Ortadoğu’da istikrarın sağlamasıdır. 2026 Ulusal Savunma Stratejisi de Washington’ın Hint-Pasifik’e ağırlık verirken, Ortadoğu’daki ortaklarından kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk almalarını beklediğini açık biçimde ortaya koymuştur. ABD’nin İran’a saldırının yarattığı çelişkiye rağmen Irak ve Suriye başta olmak üzere silahlı grupların tasfiyesi süreci Türkiye için yeni fırsatlar yaratıyor. 

Diğer yandan İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 2026’da ortak hava ve deniz tatbikatlarını artırması, Doğu Akdeniz’deki askeri yakınlaşmanın somut örneklerinden yalnızca biridir. Çevresindeki gerilimi azaltması ile Irak ve Suriye gibi komşularının istikrarını desteklemesi bu tür kamplaşmalar karşısında Türkiye’nin hareket alanını genişletecektir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması da güvenlik sorumluluğunu doğrudan devletler arasında paylaşma arayışının güncel örnekleri arasındadır. 

Türkiye, bölgesel şartların sağladığı imkânı kullanmalı ve kendi barışını bu büyük dönüşümün bir parçası kılarak ulusal çıkarlarını güçlendirmelidir. 

Bu Fırsat Nasıl Kalıcı Barışa Dönüşür?

Sadece tehditlere karşı bir korunma refleksi değil, komşu ülkelerinin güvenlik arayışlarına eşlik etmek ve bölgesel rol dağılımında gücünü pekiştirmek yoluyla Türkiye, birçok ilave kazanım elde edebilir. Türkiye içeride barışı kalıcılaştırdığı ve komşu ülkelerindeki çatışmaları azaltabildiği ölçüde daha güvenli ve etkili hareket edebilir. PKK’nın silahlı varlığının sona ermesi Türkiye’nin güvenlik yükünü azaltırken Kürt meselesinin meşru siyaset, hukuk ve demokratik temsil zemininde ele alınabileceği alanı da genişletecektir. 

Meclis’in kabul ettiği son yasal çerçeve silahsızlanma ve topluma yeniden katılım konusunda somut bir mekanizma tesis ediyor. Düzenleme Kürt vatandaşların siyasi, hukuki ve kültürel taleplerini kendiliğinden çözmüyor; bu başlıklar demokratik siyasetin sorumluluğunda kalmaya devam ediyor. Bunun yanı sıra süreç bölgedeki bütün Kürt aktörlerin kendi aralarındaki rekabeti/ilişkilerini ve Türkiye ile ilişkilerini yeniden şekillendiriyor.

Silahsızlanmanın gerçek, kalıcı ve denetlenebilir olması toplumun tamamının güveni açısından gereklidir. Kürtlerin devlete aidiyetini, hukuk güvenliğini ve eşit yurttaşlık duygusunu güçlendirecek demokratik adımlar da barışın toplumsal zeminini kuracaktır. 

Devletlerin tahkim edilerek örgütlerin silahsızlandırılması; bölge başkentlerinin, Avrupa ve ABD merkezli siyasetin bir parçasına dönüşmüş durumda. İsrail veya İran’ın bu süreçleri bozma gücü ve kabiliyeti ise önceki dönemlere göre oldukça zayıflamıştır. 

Önceki deneyimlere kıyasla en önemli fark burada ortaya çıkıyor. Silahlı yapıların meşruiyeti ortadan kalkıyor ve hareket kabiliyetleri zayıflıyor. Irak, Suriye ve Lübnan’da silahların devletlerin denetiminde toplanması yönünde güçlü bir duruş bulunuyor. Türkiye’deki süreç bu bölgesel yönelimle aynı zamanda ilerliyor. Silahsızlandırmayı tamamlayıp Kürt meselesinin demokratik, hukuki ve siyasi boyutlarında da mesafe alınabilmesi halinde, içerideki barış Türkiye’nin dışarıdaki gücünü, çevresindeki istikrar da içerideki barışı besleyecektir. Bugünkü sürecin geçmişe göre daha güçlü bir zemine sahip olmasının önemli bir nedeni de tam olarak budur.

Silahlı yapıların tasfiyesi ve devletler arası ilişkilerin normalleşmesiyle birlikte Türkiye, Irak ve Suriye’nin ortak sınır coğrafyasında yaşayan Kürtler; siyasi, ekonomik ve kültürel iş birliğinin ortak zeminlerinden birine dönüşebilir. Sınırları aşan akrabalık, ticaret, dil ve kültürel bağlar çatışmanın değil, karşılıklı güven ve bağımlılığın taşıyıcısı haline gelebilir. Vakti gelince İran Kürtleri de bu kervana katılır. 

Bu nedenle bölgedeki silahsızlandırma projeksiyonun başarısı yalnızca silahların ortadan kalkmasıyla ölçülmemelidir. Asıl başarı, silahın boşalttığı alanın; siyasi, hukuki, demokratik, ticari ve bölgesel iş birliği ile doldurulabilmesidir. Dün Türkiye-Irak-Suriye hattında güvenlik riski olarak görülen sınır-aşan Kürt gerçekliği, yarın bu üç ülkeyi birbirine bağlayan toplumsal sermayeye dönüşebilirse, silahsızlanma yalnızca bir güvenlik sorununu çözmüş olmayacak; Ortadoğu’nun siyasi ve ekonomik haritasının yeniden kurulmasına da katkı sağlayacaktır.

DÜŞÜNCE - YORUM - ANALİZ Haberleri

Düşüncesiz Otomatlar
GANNUŞİ’NİN HATIRLATTIKLARI
Barışın kalıcılığı ve demokratikleşme ihtiyacı: "Çerçeve Yasa"
Yargılama değil, hukuk cinayeti!
İki CHP de geçmişini sahipleniyor