Dr. Ahmet Erkam Selvi/ Gazi Üniversitesi - STAR
Sekiz ay oldu. Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik ortak saldırılarıyla başlayan, Hürmüz Boğazı'ndan Kızıldeniz'e kadar küresel deniz ticaretini altüst eden, dünya genelinde akaryakıt fiyatlarını rekor seviyelere taşıyan bu çatışma, Wahington tarafından hâlâ "savaş" olarak anılmıyor. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz hafta bir basın toplantısında bu çatışmayı "savaş" olarak adlandırmayı reddetti: "Şu anda aktif bir çatışma yok" dedi, tam da İran'ın ABD'nin Körfez müttefiki Kuveyt'i vurduğu günün ardından. Bu cümle, tek başına, bugün Ortadoğu'da yaşanan derin çelişkinin özeti gibi.
Vance'in bu ısrarı tesadüfi değil. Kasım ayındaki ara seçimler yaklaşırken, Cumhuriyetçiler Kongre'deki dar çoğunluklarını korumaya çalışıyor ve Trump yönetimi, başlangıçta "birkaç hafta sürer" diye sunulan bir müdahalenin sekiz ayı geride bırakmış olmasının siyasi faturasını ödemekten kaçınmaya çalışıyor. Vance'in "yapay zaman çizelgeleri koymak istemiyorum" sözleri, aslında yönetimin bu çatışmayı ne bitirebildiğini ne de tam olarak sahiplenebildiğini itiraf ediyor. Beyaz Saray'a yakın analistlerin tarif ettiği gibi Trump, İran'a karşı tam ölçekli bir bombardımana dönmek ile Tahran'a taviz veriyor görünmek arasında bir "bekleme pozisyonuna" sıkışmış durumda. Bu, klasik bir seçim taktiği: çatışmayı ne tam bir zafer ne de bir başarısızlık olarak sunmadan, seçmenin gündeminden mümkün olduğunca uzak tutmak.
Savaşın ABD'ye yüklediği yorgunluk
Ama sahadaki gerçeklik, bu retorik manevrayı sürekli tekzip ediyor. Savaşın ABD'ye yüklediği yorgunluk, en çarpıcı biçimde geçtiğimiz hafta somutlaştı: USS Abraham Lincoln uçak gemisi, İran savaşındaki muharebe görevlerini de kapsayan 286 günlük kesintisiz bir deniz seferinin ardından Tayland'a demirleyebildi. Gemide yaklaşık 5 bin denizci ve deniz piyadesinin ruh sağlığı sorunları yaşadığına dair haberler, Demokrat senatörlerin bu meseleyi gündeme taşımasına yol açtı. Normal şartlarda altı-dokuz ay süren deniz seferlerinin, çatışma dönemlerinde bu denli uzatılabilmesi, Pentagon'un bölgedeki askeri kaynaklarını ne ölçüde zorladığının bir göstergesi. Savunma Bakanı Hegseth'in Ortadoğu konuşlanmalarını 2027'ye kadar uzatma kararı da, "geçici operasyon" söyleminin artık sahada bir karşılığı kalmadığını gösteriyor.
Ekonomik cephede de tablo iç açıcı değil: Hürmüz Boğazı, savaş öncesinde dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği bir güzergâhtı ve Trump yönetimi, ABD Donanması'nın boğazın kontrolünü elinde tuttuğunu, Körfez petrolünün savaş öncesi seviyelere yakın bir hacimde akmaya devam ettiğini vurgulasa da, akaryakıt fiyatlarındaki artış ve enflasyonun tüketiciye yansıyan yükü, seçmen nezdinde bu "kontrol" iddiasını pek de ikna edici kılmıyor. Vance'in kendisi bile İran'ın Hürmüz'deki ticari gemilere yönelik saldırılarını "fiyatların çok fazla yükselmesini engellemek" amacıyla kademeli tuttuğunu öne sürerek, aslında çatışmanın ne kadar hassas bir ekonomik dengeye oturduğunu itiraf etti.
Tahran'daki iktidar boşluğu
Ancak bu savaşın gerçek ağırlık merkezi, Washington'daki seçim hesapları değil, Tahran'daki iktidar boşluğu. Şubat sonundaki saldırıların açılış dalgasında Yüksek Lider Ali Hamaney'in öldürülmesi, İran'ın 1979 Devrimi'nden bu yana yaşadığı en köklü liderlik krizini tetikledi. Anayasanın öngördüğü geçici üçlü konsey devreye girerken, Uzmanlar Meclisi yalnızca birkaç hafta içinde Hamaney'in oğlu Müçteba Hamaney'i yeni Yüksek Lider olarak seçti. Ancak bu seçimin, Devrim Muhafızları komutanlarının meclis üyeleri üzerinde yoğun baskı kurmasıyla şekillendiğine dair güçlü işaretler var. Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'ın giderek bir kenara itilmiş, hatta istifa girişiminde bulunduğu yönündeki haberler, İran'da artık sivil otoritenin değil, güvenlik bürokrasisinin fiilen ülkeyi yönettiğini gösteriyor. Ortada "hâlâ iktidarda olan ama artık yönetmeyen bir rejim" var.
Ancak bu tablo, savaşın en büyük paradoksunu ortaya koyuyor: ABD ve İsrail, Hamaney'i saf dışı bırakarak rejimi çökertmeyi hedeflemişti, ama ortaya çıkan sonuç bir çöküş değil, daha da militarize olmuş, iç denetimden yoksun bir "garnizon devlet" oldu. Ekonomik cephede riyal'in serbest düşüşü, BM yaptırımlarının yeniden devreye girmesi ve halk arasında büyüyen hoşnutsuzluk, rejimin kırılganlığını artırsa da, güvenlik aygıtının ülke çapında hızla konuşlanması ve iç isyanı bastırma kapasitesi, kısa vadeli bir çöküş senaryosunu şimdilik uzak tutuyor. Bu da savaşın "kazananının" net biçimde tarif edilemediği bir savaş sonu tablosu yaratıyor: İran, savaş öncesine göre çok daha zayıf ve izole, ama rejim hâlâ ayakta; ABD, askeri üstünlüğünü kanıtladı ama bunun siyasi ve ekonomik faturasını hâlâ ödüyor.
Bu belirsizlik, bölgedeki diğer aktörler için de bir tür stratejik muamma yaratıyor. Ürdün gibi Washington'a yakın duran ülkeler İran'ın misilleme saldırılarından pay alırken, Kuveyt gibi Körfez ülkeleri doğrudan hedef haline geldi. Bu da bölge devletlerini, ne Washington'ın tam güvencesine güvenen ne de ondan tamamen kopan, çok yönlü bir denge arayışına itiyor.
Bölgesel ittifak girişimleri
Bu denge arayışının en somut örneklerinden biri, savaşın patlak vermesinin ardından hız kazanan bölgesel ittifak girişimleri. Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması gibi adımlar, Körfez ve çevresindeki devletlerin artık tek bir büyük güce bağımlı kalmanın riskini gördüğünü ve kendi güvenlik ağlarını çeşitlendirmeye çalıştığını gösteriyor. Aynı şekilde Çin'in, savaşın yarattığı boşluktan yararlanarak Mısır başta olmak üzere bölge ülkeleriyle ekonomik ve diplomatik bağlarını derinleştirmesi de tesadüf değil; Pekin'in "dış müdahaleye karşı bölgesel özerklik" söylemi, tam da Washington'ın sekiz aydır süregelen ve bir türlü "savaş" olarak adlandırılmayan bu çatışmanın yarattığı güven kaybından besleniyor. Bölge devletleri açısından bakıldığında, artık tek bir büyük gücün güvenlik şemsiyesine tam bağımlı kalmak yerine, birden fazla aktörle eş zamanlı ilişki kurmak, hayatta kalmanın ön koşulu haline geliyor.
Washington cephesinde ise bu çok kutuplu arayışın farkında olunsa da, iç siyasetin dayattığı kısa vadeli hesaplar, uzun vadeli stratejik tasarımın önüne geçmiş durumda. Trump yönetiminin çatışmayı "savaş" olarak adlandırmama ısrarı, sadece bir kelime oyunu değil; aynı zamanda Kongre'nin savaş yetkisi denetiminden kaçınmanın, kamuoyu desteğini yeniden inşa etmeye çalışmadan mevcut askeri angajmanı sürdürmenin bir yolu. Ancak bu strateji, tam da yukarıda anlatılan bölgesel çeşitlenme eğilimini hızlandıran bir etki yaratıyor: Müttefikler, Washington'ın kendi iç siyasi kaygılarına göre şekillenen, öngörülemez bir angajman biçimiyle karşı karşıya kaldıkça, alternatif ortaklıklar aramaya daha fazla yöneliyor.