Yazıma başlamadan Mete Tunçay’ın meşhur Tek Parti Dönemi kitabından birkaç paragraf aktaracağım.
“Kenyalı toplumbilimci Ali Mazrui şöyle demektedir:
Japonya’da endüstri uygarlığının dinin tanrılarını yıkarak değil, bilimin ateşlerini yakarak izlenmesine karşılık, Kemalist Devrimden beri, Türkiye bazen çağdaşlaşmanın süslerini iç özü, bazen de sonucu, neden sanmıştır…
Türkiye bilime çağrı mı çıkartmalıydı, yoksa düpedüz dini mi kovmalıydı? Kemalist geleneğin başlıca düzeltimleri, Türk toplumunda dinin gözle görünürlüğünü azaltma yolları olarak giyim kuşam ve dil gibi süslere aklını takmış görünüyorlar. Dinin göz alıcı süsleri ya bastırılmış ya koparıp atılmıştır, ama bilimin özü zorunlu olarak işlenmiş değildir…”
……….
“Çağdaşlaşma yolunda siyasal otoriterlik, din ve bilim ilişkisi, Türkiye’nin model olarak yöneldiği Batı kalıtının, belki pek çağdaş olmayan, daha eski bir bölümüyle açıklanabilir. Türk Devrimine çeşitli yönlerden örneklik eden 1789 Devriminin ideolojik çerçevesini hazırlayan Aydınlanma Çağının bir başka ürünü de unutmayalım ki, Aydın Despotizmidir. Geri bir düzeyde gördükleri toplumlar karşısında kendilerinin aydınlanmış olduğunu hisseden bazı hükümdarlar, halklarının ne istediğine ne istemediğine aldırış etmeksizin, onları kendi bildikleri yolda ilerletmek ve yükseltmek için birçok işler yapmışlardır.”
………..
“Ulusçuluğun bir din olarak ortaya konulması, özellikle CHP’nin Dördüncü Büyük Kongresinden sonra doğallaşmıştır.”
…………
“CHP’nin bu anti-demokratik niteliği, genellikle yapılan düzeltimlerin Türkiye için taşıdığı değere daha çok önem veren Batılı gözlemcilere karşılık, yakın zamanlar üstünde çalışan sosyalist inceleyicilerin eleştirilerini çekmiştir.”
Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (Ankara, 1981).
Bu alıntı, yazımdaki tespitlerimi teyit için idi.
Devamlı “Cumhuriyet’i kuran partiyiz” diye övünüyorlar.
Bir kere rejimi bir parti kurmaz ve değiştiremez, iktidar/Meclis kurar ve değiştirir.
Millî Mücadele’yi Birinci Meclis yürüttü, sıra cebri medeniyet/kültür değişimine gelince bu Meclis’in bunu yapmayacağı biliniyordu, bu sebeple Birinci Meclis’i dağıttılar (1 Nisan 1923) ve İkinci Meclis, demokratik olmayan bir yoldan, amaca uygun olarak kuruldu.
“Peki Birinci Meclis niçin dağıtıldı?” diye sorduğumuzda şu cevabı veriyorlar:
“Meclis, yasama ve yürütme yetkilerini kendisinde toplayan olağanüstü bir yapıya sahipti. Bu dönemde amaç, saltanat ve hilafet yanlıları da dahil olmak üzere toplumun her kesimini düşmana karşı tek çatı altında birleştirmekti. Rejim değişikliği bu birliği tehlikeye atabilirdi.
Birinci Meclis içinde inkılapların yapılmasına karşı çıkan veya çekinceleri olan muhafazakâr, liberal ve saltanat yanlısı gruplar bulunuyordu. Cumhuriyet’i kurmak bu gruplarla Meclis içinde ciddi siyasi krizlere yol açabilirdi…”
İyi ya, eğer demokratik cumhuriyet kuruyorsan halka sorarsın, hangisini tercih ediyorsa onu yaparsın, bir avuç devrimci, halkın yerine kendini koyuyor ve kurduğu rejime ‘demokratik cumhuriyet’ diyor (!)
Bir kimse, bir grup ne yapmış olursa olsun kendini halkın/milletin yerine koyamaz.
Partiye geçelim:
CHP, M. K. Atatürk öncülüğünde 9 Eylül 1923’te önce “Halk Fırkası” adıyla kurulmuş. 1924 yılında “Cumhuriyet Halk Fırkası”, 1935 yılında ise “Cumhuriyet Halk Partisi” adını almış. 1927 yılında “Cumhuriyetçilik”, “Halkçılık”, “Milliyetçilik” ve “Laiklik” CHP’nin dört temel ilkesi olarak benimsenmiş. 1935 yılında “Devletçilik” ve “Devrimcilik” ilkeleri de eklenerek partinin ilkeleri altıya çıkarılmış. Partinin amblemi olan 6 ok bu ilkeleri simgelemektedir.
Peki bu parti, nasıl iktidar oldu, iktidarda kaldı ve altı okta simgelenen temel ilkelerini nasıl uyguladı, demokratik yoldan mı, asıp keserek mi?
Cumhuriyet’in tarifine baktığımızda şunu görüyoruz:
“Cumhuriyet; egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, devlet başkanının ve yöneticilerin halk tarafından belirli bir süre için seçimle belirlendiği demokratik bir yönetim şeklidir. Bu sistemde kimsenin ayrıcalığı yoktur; yasalar önünde herkes eşittir.”
Cumhuriyet’in kuruluş ve ilanı halka sorularak mı yapıldı sorusuna da şu cevabı veriyorlar:
“Kurtuluş Savaşı’ndan yeni çıkmış ve o dönemki sosyopolitik yapısı itibarıyla daha geleneksel bir toplum düzenine alışkın olan halkın geneline rejim oylaması yaptırmak, bölünmelere ve büyük kaoslara yol açabilirdi.”
O zaman nasıl demokrasiyi atlayarak cumhursuz (halksız) cumhuriyeti kurdular ve 1950’ye kadar tek parti olarak ülkeyi demir yumrukla yönettiler ise bugün de değişen bir şey yok; demir yumruk yerine darbelerle kısa dönemlerde iktidar oldular, ne yaptıklarını gördük. Darbe yaptıramayınca da darphaneyi devreye sokuyorlar! (Yani para ile delege satın almak filan…).
Uzun yılları kaplayan tek parti döneminde halkı denemek için bir iki parti kurdurdular; bu partiler altı oku yumuşatmaya yöneldiği ve halktan da itibar gördüğü için hemen kapattılar.
Buraya kadar yazdıklarım bir giriştir, asıl maksadım, Cumhuriyet’i kuran ve yöneten tek partinin (CHP) meşru yoldan halkın oyunu ve rızasını almak şöyle dursun, zorla, merkezinde İslâm’ın bulunduğu medeniyetimizi değiştirmek için yaptığı zulümleri bazı seçkin örneklerle sergilemektir.
Haydi başlayalım ve uzarsa başka bir yazıda devam edelim:
1940’lı yıllarda Çorum’da, benim tanıdığım, birine ablalarımın da devam ettiği iki yaşlıca kadın hoca hanım vardı: Azime ve Kâfiye.
Bir gün babamın demirci dükkânının önünde o yaşıma uygun bir şeylerle meşgul iken bir kalabalığın bize doğru geldiğini gördüm. Yaklaşınca baktım ki, iri kıyım bir polis, Azime Hoca’yı -korkudan baygınlık geçirmiş olduğu için- sürüklüyor, iki kalfa kızı ağlıyorlar, öğrenciler de ellerinde suç aleti olan Kur’an-ı Kerim (Mushaf) veya cüzleri olduğu halde korkmuş, perişan ve ağlaşarak yürüyorlar; ön, arka ve yanlarda başka polisler ve jandarmalar da var, karakola götürüyorlar…
Bu kadının suçu ne?
Mahallenin kız çocuklarına, evinde Kur’an okumayı öğretiyor ve kabiliyetli olanları da hafız yapıyor.
Beş altı yaşımda idim, o kadar korktum ki, ellerimi ve vücudumu duvara yapıştırıp gözlerimi yumduğumu hatırlıyorum.
Şu acı hatıra ile devam edelim:
“Merhum Yavuz Bülent Bakiler ve Hasip Yılanlıoğlu: HATIRALAR”
1925-1930 yıllarında Kastamonulu Hasip Efendi’nin dilinden o günler…