Mustafa YENEROĞLU - Serbestiyet
Son günlerde ortaya saçılan fon ve borsa ilişkileri, hisse senetleri, akıl almaz büyüklükte paralar ve bunların etrafındaki iddialar insanı ister istemez öfkelendiriyor. Her geçen gün yeni bağlantılar, yeni ilişkiler ortaya çıkıyor; gördüklerimizin ise tablonun ne kadarını oluşturduğunu bilmiyoruz. Siyasetin, kamu bürokrasisinin, düzenleyici ve denetleyici kurumların, finans çevrelerinin ve bunların etrafındaki kişisel ve ailevi ilişkilerin aynı tabloda birbirine değdiği, kimin kimi denetlediğinin, kimin kiminle hangi ilişki içinde olduğunun giderek daha fazla sorgulandığı bir manzarayla karşı karşıyayız.
Bu tablo tek tek insanların ne yaptığı sorusundan daha büyük bir meseleyi önümüze koyuyor. Siyasetin, kamu bürokrasisinin, düzenleyici ve denetleyici kurumların ve büyük paranın birbirine bu kadar yaklaştığı bir yerde asıl mesele, yalnız kimin ne yaptığı değildir. Denetleyenle denetlenen arasındaki kurumsal mesafe kaldırılmışsa, denetim dediğimiz şeyin anlamı nedir?
Mesele yalnız bir görev çakışması da değil. Denge ve denetim dediğimiz şey, kötü bir şey ortaya çıktıktan sonra birilerini görevlendirmekten ibaret değildir. Asıl işlevi, kamu gücünü kullananların birbirinden bağımsız biçimde gözetildiği, çıkar çatışmalarının daha doğmadan engellendiği ve hiç kimsenin kendi faaliyet alanının denetleyicisi haline gelemediği bir düzen kurmaktır.
Yaşananlar karşısındaki büyük öfke ve şaşkınlık elbette anlaşılır. Fakat ortaya çıkan sonuç, uzun süredir devam eden gidişata bakıldığında şaşırtıcı değil. Hukuk devletinden, denge ve denetimden ve iyi yönetimin temel ilkelerinden uzaklaşmanın ekonomik bedelini toplum zaten yıllardır ödüyor. Hayat pahalılığı, enflasyon, ağırlaşan vergi ve harçlar gibi gündelik hayata yayılan sonuçlarda bu bedelin kaynağı her zaman doğrudan görülemiyor. Bu defa ise olan biten çok daha çıplak: Borsadaki manipülasyonlar ve fonlar üzerinden insanların yıllarca çalışıp biriktirdiği tasarruflar başkalarının kazancına dönüştürülüyor; bazıları da aynı ilişkiler ağı içinde kısa sürede akıl almaz servetlere ulaşıyor.
Dolayısıyla bugün gördüğümüzü yalnız bir yolsuzluk meselesi olarak okumak eksik kalır. Yolsuzluk, kamu gücünün veya kamu kaynaklarının kişisel ya da zümresel menfaat için kullanılmasıdır. Çürüme ise bunu mümkün kılan ve engellemesi gereken kurumların işlevlerini kaybetmesi, denetleyenle denetlenen arasındaki sınırların silinmesi ve hukuka aykırılığın istisna olmaktan çıkmasıdır.
Bir memleketin çürümesi yalnız ne kadar rüşvet verildiğinde veya ne kadar kamu kaynağının yağmalandığında değil, bunları önlemek için kurulmuş kurumların ne hale geldiğinde de görülür.
Tanzimat’tan II. Meşrutiyet’e uzanan dönemin metinlerinde de rüşvet ve kayırmacılığın ötesinde giderek bu mesele belirginleşir. Kurumlar vardır; fakat varlıkları ile gördükleri iş arasındaki mesafe açılmıştır.
Tanpınar’ın Tanzimat’ı değerlendirirken sözünü ettiği “müesseselerde ve manevî insandaki ikilik” de bununla ilgilidir: Bir kurum adıyla, yetkileriyle ve teşkilatıyla varlığını sürdürürken kendisini var eden maksattan uzaklaşabilir.
Kurumsal çözülmenin en yanıltıcı tarafı da budur. Kurumsal yapı şeklen yerinde durabilir: mevzuat yürürlüktedir, makamlar doludur, kararlar alınır, denetimler yapılır. Fakat kurumun varlığı ile kendisinden beklenen işlev artık aynı şey değildir. Anayasanın ve yargının varlığı hukukun iktidarı bağladığı, denetim mekanizmalarının varlığı kamu gücünün gerçekten denetlendiği anlamına gelmeyebilir.
Daha vahimi, işlevini kaybetmesi de son aşama değildir. Bir kurum, engellemek ve denetlemek üzere kurulduğu ilişkilerin parçası haline geldiğinde artık yalnız etkisizleşmiş olmaz; işlevi tersine dönmüş olur.
“Helal para böyle bereketli olur”
Mizancı Murad’ın Turfanda mı Yoksa Turfa mı? romanında bu bozulmanın neredeyse küçük bir laboratuvarı vardır.
Romanın bir yerinde yüksek bir memurun aldığı maaşla servetindeki artış arasındaki uyumsuzluk dikkat çeker. Verilen cevap müthiştir:
“Helal para böyle bereketli olur.”
Burada yolsuzluktan daha ileri bir safha vardır: Gayrimeşru olanın meşruiyet diliyle örtülmesi.
Mansur karakteri başlangıçta devlet memurlarının dış borçlar dolayısıyla yabancı sermaye sahiplerinden rüşvet aldıklarına ilişkin anlatılanlara inanmak istemez. Sonra gördükleri arttıkça, daha önce iftira saydığı şeylerin mümkün olabileceğini düşünmeye başlar.
Daha çarpıcı olanı ise başka bir memurun hikâyesidir. Adam rüşvet yüzünden azledilir. Fakat mesele orada bitmez. Bir süre sonra başka bir vilayette yeniden görev alır. Tekrar mahkûm olur. Ardından yine başka bir memuriyete geçer.
Sorun artık yalnızca rüşvet alan, usulsüzlük yapan, adam kayıran, haram yiyen adam değildir. Bir düzen dürüst insanı korumayı bırakıp ahlaksız insanı yeniden ve yeniden içine alabiliyor, hatta bu “esnekliği” sebebiyle onu üst düzey görevlere getirebiliyorsa, kötülük artık o düzene rağmen gerçekleşmiyor demektir.
Daha vahimi, düzen insanlara kötülüğün işe yaradığını öğretmeye başlamış demektir.
İnsan davranışını yalnız ahlak belirlemez; içinde yaşadığı düzen de şekillendirir. Bir düzen, hukuka ve ahlaka aykırı davranışın karşılığını ceza değil kazanç olarak vermeye başladığında, insanlara söylenenlerle yaşatılanlar birbirinden ayrılır.
Çünkü kurumlar da insana ahlak öğretir; bazen camide dinlediği vaazdan çok daha tesirli biçimde.
Mizancı Murad’ın Mansur’u başka bir yerde devlet kapısına iş istemeye gelen insanlardan yakınır. İnsanlar “bu işin erbabıyım” diyerek liyakatlerini ortaya koymak yerine fakirliklerini, ailelerini, ihtiyaçlarını anlatarak himaye talep etmektedir.
Memuriyet kamu hizmeti olmaktan çıkıp dağıtılan bir nimete, devlet kapısı ise hizmet yeri olmaktan çıkıp nasip dağıtılan kapıya dönüşmüştür.
Yağma sofrası
Aradan yıllar geçer. Meşrutiyet ilan edilmiş, anayasa da Meclis de vardır. Fakat Tevfik Fikret 1912’de Han-ı Yağma‘yı yazar.
Memleket bir sofradır. Üzerine eğilmiş insanlar vardır. Ve sofradaki şey milletin hayatıdır.
Şiirin “Yiyin efendiler yiyin” nakaratının altında bu ağır düşünce yatar: Bir ülkeyi yönetmekle o ülkenin nimetlerinden beslenmek arasındaki sınır kaybolmuştur. Memleket artık emanet değil, ganimet gibi görülmektedir.
Tevfik Fikret birkaç dize sonra memleketin malını, varlığını, hayatını, ümidini verdiğini söyler ve ahlaki sınırın ortadan kalkmasını “harâmını, helâlini” düşünmeden yutmakla anlatır.
Fakat şiirde beni bugün en fazla düşündüren, birilerinin milletin hakkına saldırmış olması kadar doymak nedir bilmemeleridir.
İhtiyaç bir yerde biter. Yağmanın tabiatı ise ihtiyacın bitmesine rağmen iştahın bitmemesidir.
Bir insanın yaşayamayacağı kadar çok evi, harcayamayacağı kadar çok parası, çocuklarına, torunlarına ve daha kaç nesline yetecek kadar serveti olduğu halde hâlâ daha fazlasını istemesi artık ihtiyaçla açıklanamaz.
Tevfik Fikret’in ifadesiyle:
“Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştihâ sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”
İlk kaybedilen şey: hayâ
Tevfik Fikret ile Mehmet Âkif’in dünya görüşleri arasındaki mesafe malumdur. Fakat memleketin ahlaki çözülüşüne baktıklarında bazen birbirlerine beklenmeyecek ölçüde yaklaşırlar.
Âkif’in üzerinde ısrarla durduğu meselelerden biri şahsi menfaatin ölçü haline geldiği bir toplumda hayâ, hamiyet ve insanlık gibi ahlaki sınırların aşınmasıdır.
Hayâ üzerinde biraz durmak gerekiyor. Çünkü hayâ yalnız utanmak değildir. İnsanın kendisine koyduğu sınırdır. Kimsenin görmediği yerde de geçerli olan ölçüdür.
Hukuk insana “bunu yaparsan cezalandırılırsın” der. Hayâ ise “yapabilirsin ama yapmamalısın” der.
Sağlıklı bir toplum ikisine de ihtiyaç duyar.
Fakat hayâ aşındığında mesele yalnız insanların yanlış yapması değildir. Yanlış ortaya çıktığında bile utanmak, geri çekilmek veya yapılanın yanlışlığını kabul etmek gerekmeyebilir. İnsan, yaptığını meşrulaştıracak bir dil de bulabilir.
Daha vahimi, utanması gerekenlerin utanmadığı bir düzende utanmayan insan avantajlı hale gelir. Çünkü başkalarını durduran bir sınır artık onu durdurmamaktadır.
Âkif başka bir şiirinde zulme boyun eğmekten, adaleti çiğnemekten, hakkı umursamamaktan, kuvvetin meddahı olmaktan ve riyadan söz eder. Ardından bütün bunları tek cümlede toplar:
“Rûh-i izmihlâlimiz ahlâkın izmihlâlidir.”
Çöküşümüzün ruhu, ahlakımızın çöküşüdür.
Fakat ahlakı yalnız bireylerden beklemek yeterli değildir. Hukukun ve kurumların davranışlara verdiği karşılık ile toplumun insanlara öğrettiği ahlaki ölçüler sürekli birbirini tekzip ediyorsa, nasihat giderek etkisini kaybeder. Kul hakkından söz edip kamu hakkını koruyacak denetimi işletmemek, haramı anlatıp haksız kazancın hesabını sormamak, insanlara sözle bir ahlak öğretirken hayatın içinde başka bir davranış düzeni üretmektir.
Din böyle bir yerde dilden eksilmeyebilir. Allah’tan, Peygamber’den, helalden, haramdan söz edilmeye devam edilir. Fakat bütün bu sözler insanın davranışına sınır koymuyorsa, dinî söylemin varlığı ahlaki karşılığının da var olduğu anlamına gelmez.
Dilin dindarlığı ile hayatın ahlakı birbirinden kopar.
Çürüme ne zaman başlar?
Zannedersem bu sorunun cevabını devlet kasasından, yani milletin cebinden ne kadar para çalındığını hesaplayarak bulamayız.
Başka yerlere bakmak gerekir.
Haksız yere zenginleşmenin hâlâ ayıp sayılıp sayılmadığına.
Bir kamu görevlisinin açıklayamadığı servetinin toplumda infial uyandırıp uyandırmadığına.
İktidara yakınlığın ekonomik değere dönüşüp dönüşmediğine.
Denetlemekle görevli kurumların gerçekten denetleyip denetlemediğine.
Bir yanlışlığı ortaya çıkaranın mı, yanlışlığı yapanın mı korktuğuna.
Ve belki hepsinden önemlisi, yeni bir skandal ortaya çıktığında toplumun hâlâ şaşırıp şaşırmadığına.
Şaşırmak, zihnimizde hâlâ başka bir ölçünün bulunduğunu gösterir. “Bu normal değil” diyebilmenin ilk halidir.
Bir gün artık şaşırmıyorsak, kötülük yalnız kurumları değil, bizim normal algımızı da değiştirmeye başlamış demektir.
Zaman, insanlar ve kurumlar değişse de çürümenin bazı işaretleri şaşırtıcı biçimde tanıdık kalabiliyor. Mizancı Murad’ın, Tevfik Fikret’in ve Mehmet Âkif’in metinlerinin bugün hâlâ bu kadar canlı gelmesi biraz da bundan.
Bir toplumun kendisini düzeltebilmesi için önce olan bitene doğru isim vermesi gerekir.
Hırsızlığa maharet, haramla elde edilmiş servete başarı, dalkavukluğa vefa dememek; kayırmacılığı ve suskunluğu da erdem gibi sunmamak gerekir.
Ve daha önemlisi, dini bütün bunların üzerini örten bir perde haline getirmemek gerekir.
Çünkü “Allah” demek insanı haramdan alıkoymuyorsa, “Peygamber” demek kul hakkını hatırlatmıyorsa, ecdadı anmak kamu malına el uzatmaya mani olmuyorsa, sorun artık sadece bazı insanların günahı değildir.
Daha ağır bir şey olmuştur: Din, insanın kendisini hesaba çektiği bir ölçü olmaktan çıkmış, hayatını değiştirmeden taşıyabildiği bir kimliğe dönüşmüştür.
Bugün ortaya çıkan dosyaların nereye varacağını bilmiyoruz. Kimin hangi fiilden hukuken sorumlu olduğuna söylentiler değil, bağımsız ve şeffaf bir yargı karar vermeli. Ne var ki böyle bir yargı düzeninden ne kadar uzaklaştığımız da herkesin malumu.
Fakat görmek için herhangi bir yargı kararını beklememiz gerekmeyen bir gerçek var: Hukukun bağlayıcılığını, kurumların bağımsızlığını ve denetimin gücünü kaybetmenin bedeli yalnız doğrudan hukuksuzluğa uğrayanların ödediği bir bedel olarak kalmaz. Er ya da geç toplumun tamamına yayılır; insanların özgürlüğüne, emeğine, refahına ve nihayet malına kadar ulaşır.
Bugün belki sadece bu bedeli daha çıplak görüyoruz.