1. HABERLER

  2. EDEBİYAT DEFTERİ

  3. DÜŞÜNCE - YORUM - ANALİZ

  4. Manastırdan Üniversiteye, Medreseden Nereye?
Manastırdan Üniversiteye, Medreseden Nereye?

Manastırdan Üniversiteye, Medreseden Nereye?

Medreselerde mantık, matematik, astronomi ve hikmetin hiç bulunmadığını söylemek yanlış olur. Sorun, bu disiplinlerin hangi ölçüde bağımsız araştırma ve yeni düşünce üretme imkânı bulabildiğiydi.

A+A-

Tarık ÇELENK - Perspektif

Liberal Arts, ezoterizm ve kaybolan hikmetin epistemolojisi

Uzun süredir ülkemiz özelinde, İslam dünyası genelinde yaşanan çok yönlü krizlerin sebeplerini anlamaya çalışıyorum. Özellikle medreselerin ürettiği zihniyet dünyası üzerinde duruyorum. Çünkü bugün karşılaştığımız sorunların yalnızca siyasi, ekonomik veya toplumsal olmadığını; daha derinde, bilginin nasıl üretildiği, doğrulandığı ve anlamlandırıldığıyla ilgili bir epistemoloji veya doktrin sorunu bulunduğunu düşünüyorum.

Bugün İslam dünyasında İslamcılık ideolojisiyle hareket eden liderleri ve destekçilerini kolaylıkla samimiyetsizlikle suçlayamayız. Birçoğunun yaptıklarının hakkaniyetine gerçekten inandığı kanaatindeyim. Sorunun bir boyutunda popülizm, iktidar ilişkileri ve kimliğin varlık kaygısı bulunabilir. Ancak biraz daha derine indiğimizde teolojik ve itikadi kabullerin şekillendirdiği bir bilgi anlayışıyla karşılaşıyoruz.

Vahiy, doğru haber, akıl, sezgi, keşf ve nedensellik arasındaki ilişkilerin nasıl kurulduğu, Müslüman toplumun düşünce dünyasını belirliyor. Mesele yalnızca ne bildiğimiz değil, neyi hangi gerekçelerle doğru kabul ettiğimiz ve farklı bilgi alanlarını nasıl ilişkilendirdiğimizdir.

Karar‘daki son yazımda medreselerin yüksek zekâya dayalı güçlü bir ilim geleneği oluşturabildiği hâlde, bağımsız muhakeme ve hikmet yani akıl üretmekte neden zorlandığını sorgulamıştım. Bu soruyu şimdi Avrupa’nın manastır, kilise ve üniversite tecrübesiyle karşılaştırmak istiyorum. Bu soru bir bakıma “Batı bugün Bologna veya Oxford’un 1000. yıllarını kutlarken bizim ellerimiz neden bomboş?” sorusu.

Manastır Kütüphanelerinin Paradoksu

Batı Roma İmparatorluğu’nun çözülüşünün ardından Avrupa’da antik dünyanın önemli bir bilgi birikimi kayboldu. Manastırlar ise eski metinlerin korunduğu, çoğaltıldığı ve sonraki kuşaklara aktarıldığı başlıca kurumlardan biri hâline geldi.

Ancak manastır kütüphaneleri tarafsız bilgi depoları değildi. Hangi eserlerin çoğaltılacağına, okutulacağına ve korunacağına ilişkin dinî ve kültürel bir seçicilik söz konusuydu. Kutsal metinler ve Kilise Babalarının eserleri öncelikliydi. Antik felsefe, edebiyat ve doğa bilgisi ise kimi zaman Hristiyan öğretisine katkıları ölçüsünde değer görüyordu.

İlginç olan, bu seçiciliğin her zaman dışlayıcı sonuçlar doğurmamasıydı. Kilisenin teolojik kabulleriyle uyuşmayan bazı eserler de manastır kütüphanelerinde korunabildi.

Rönesans hümanistlerinden Poggio Bracciolini’nin 1417’de Fulda Manastırı’nda Lucretius’un De rerum natura adlı eserinin önemli bir nüshasını bulması bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Antik atomcu doğa anlayışını içeren bir metin, Hristiyan manastırının kütüphanesinde geleceğe taşınmıştı.

Burada tarihsel bir ironiyle karşılaşıyoruz: Kilise, düşünsel olarak benimsemediği bir bilginin korunmasına ve daha sonra kendi bilgi dünyasının sorgulanmasına da aracılık edebiliyordu.

Elbette Avrupa’nın antik mirası yalnızca manastırlarda korunmadı. Bizans ve İslam dünyasının tercüme ve yorum faaliyetleri de bu mirasın Avrupa’ya yeniden taşınmasında belirleyici rol oynadı.

Ancak kütüphanelerde bilginin korunması, kendi başına yeni bir epistemoloji üretmiyordu. Bunun için farklı bilgileri birbirine bağlayacak bir eğitim anlayışına ihtiyaç vardı.

Liberal Arts: Matematik, Müzik ve Kozmos

Kemal Gürüz’ün Medrese ve Üniversite adlı eserinde ayrıntılı biçimde ele aldığı Liberal Arts geleneği, bu açıdan önemli.

Antik Yunan ve Roma’dan devralınan artes liberales, Orta Çağ Avrupa’sında yedi özgür sanat etrafında şekillendi. Buradaki sanat sözcüğü, bugünkü dar anlamıyla güzel sanatları değil; bilimsel düşünceyi, zihinsel becerileri ve farklı bilgi disiplinlerini de kapsıyordu.

İlk aşama olan trivium, gramer, mantık ve retorikten oluşuyordu. Öğrenci dili öğreniyor, kavramlarla düşünmeyi ve düşüncesini ifade etmeyi geliştiriyordu.

İkinci aşama quadrivium ise aritmetik, geometri, müzik ve astronomiyi içeriyordu.

Bugün birbirinden uzak gördüğümüz bu disiplinlerin aynı eğitim sistemi içinde yer alması tesadüf değildi. Matematik sayıyı, geometri mekânı, müzik oranların işitilebilir uyumunu, astronomi ise gök cisimlerinin düzenini araştırıyordu.

Böylece insanın evreni anlamasında matematik ile estetik, ölçü ile armoni, fizik ile kozmoloji arasında bir ilişki kuruluyordu.

Liberal Arts’ın epistemolojik önemi, öğrenciyi yalnızca belirli bilgilerle donatması değil, bilgiler arasında ilişki kurabilecek bir zihin yetiştirmeyi amaçlamasıydı.

Üstelik bu anlayış başlangıçta seküler bir eğitim modeli değildi. Augustinus gibi Kilise Babaları, aklî ilimlerin kutsal metinlerin anlaşılmasına katkısını kabul etmişlerdi. Altıncı yüzyılda Cassiodorus’un Vivarium manastırında oluşturduğu eğitim ve kütüphane ortamı, dinî öğretimle antik bilgi mirasının birlikte yaşatılabileceğini gösteriyordu.

Bu birikimin Avrupa’da yaygın bir eğitim hareketine dönüşmesinde ise Şarlman’ın belirleyici katkısı bulunuyordu.

Şarlman: Manastırdan Üniversiteye Uzanan Yolun Başlangıcı

Batı Avrupa’da eğitim tarihinin önemli dönüm noktalarından biri, Frank Kralı ve daha sonra imparator olan Şarlman’ın girişimleriydi. Yani Karolenj rönesansıydı.

Şarlman, 789 yılında yayımladığı Admonitio Generalis adlı düzenlemeyle manastır ve piskoposluk merkezlerinde eğitimin geliştirilmesini istedi. Din adamlarının yalnızca ibadet ve dinî kuralları bilmelerini yeterli görmüyor; doğru okuma, yazma, Latince ve temel ilimlerde yetişmelerini de önemsiyordu.

Bu girişimin arkasında hem dinî hem de siyasi ihtiyaçlar vardı. Genişleyen imparatorluğun yönetimi için okuryazar din adamlarına, yazışmaları yürütecek görevlilere ve ortak bir eğitim diline ihtiyaç duyuluyordu.

Şarlman’ın en önemli tercihlerinden biri, İngiltere’deki York Katedrali okulunda yetişmiş olan Alcuin’i sarayına davet etmesiydi. Alcuin, Aachen’daki saray okulunda Liberal Arts öğretiminin geliştirilmesinde önemli rol oynadı. Şarlman’ın kendisi ve ailesi de bu eğitim çevresinin içindeydi.

Böylece manastır ve katedral okullarında korunan antik bilgi mirası, daha sistemli bir eğitim anlayışıyla buluştu. Tarihte Karolenj Rönesansı olarak adlandırılan bu hareket, kitapların çoğaltılması, Latincenin öğretiminde ortak ölçülerin geliştirilmesi ve okulların güçlendirilmesi bakımından önemli sonuçlar doğurdu.

İlginçtir, Şarlman ile Abbasi Halifesi Harun Reşid çağdaştı. İki hükümdar arasında diplomatik temaslar ve hediye alışverişleri yaşanırken İslam dünyası bilimsel yükselişinin güçlü dönemlerinden birine giriyordu. Avrupa ise henüz antik mirasını yeniden düzenlemeye çalışıyordu.

Şarlman üniversite kurmadı. Avrupa üniversiteleri onun ölümünden yaklaşık üç yüzyıl sonra, farklı ekonomik, siyasi ve toplumsal şartlar içinde ortaya çıkmaya başladı. Ancak eğitim reformları, manastır ve katedral okullarının güçlenmesine katkıda bulunarak sonraki kurumsal gelişmeler için önemli bir zemin hazırladı.

11. yüzyıldan itibaren şehirleşme, ticaret, hukuk ve bürokrasi alanındaki ihtiyaçlar arttığında bu eğitim mirası yeni kurumlarla buluştu. Bologna, Paris ve Oxford gibi üniversiteler ortaya çıktı.

Burada belirleyici olan yalnızca müfredat değildi. Kilise, krallıklar, şehir yönetimleri ve imparatorluk arasındaki güç ilişkileri, üniversitelere zamanla belirli ölçülerde kurumsal özerklik kazandırdı. Bilgi, dinî otoritenin ihtiyaçlarının ötesinde kendi problemleri etrafında da örgütlenebildi.

Şarlman’ın önemi, üniversiteyi kurmuş olmasında değil, manastır ve kilise çevresindeki eğitimi daha geniş bir entelektüel ve idari ihtiyacın parçası hâline getirmesindeydi.

Avrupa’nın sonraki başarısı ise bu mirası korumakla yetinmeyip farklı bilgi alanlarının gelişebileceği yeni kurumlara dönüştürebilmesinde yatıyordu.

Rönesans’ın Ezoterik Bilim Dünyası

Ancak Batı’nın bilimsel gelişimini yalnızca aklın dinî dogmalardan kurtulması şeklinde anlatmak tarihsel bakımdan eksik kalıyor.

Frances Yates’in özellikle Giordano Bruno ve Hermetik Gelenek adlı eserinde gösterdiği üzere Rönesans’ın entelektüel dünyasında Hermetizm, doğal büyü, simya, astroloji, matematik ve astronomi arasında bugünkü kadar kesin sınırlar bulunmuyordu.

Marsilio Ficino, Pico della Mirandola, Giordano Bruno ve John Dee gibi isimler, doğayı yalnızca gözlemlenecek bir nesne değil, gizli ilişkileri ve matematiksel düzeni çözülebilecek canlı bir bütün olarak anlamaya çalışıyorlardı.

Buradaki doğal büyü, yalnızca doğaüstü müdahaleler anlamına gelmiyordu. Doğanın gizli güçlerini, benzerliklerini ve ilişkilerini keşfederek onlardan yararlanma iddiasını da taşıyordu.

Yates’in önemli katkısı, modern bilimin doğuşunda bu ezoterik ve Hermetik düşünce dünyasının rolünü görünür kılmasıydı. Her ne kadar Hermetizmin bilimsel devrimin temel belirleyicisi olduğu yönündeki güçlü tezi sonraki araştırmalarda eleştirilmiş olsa da Rönesans bilimini bu düşünsel mirastan tamamen bağımsız değerlendirmek mümkün değil.

Burada asıl dikkat çekici nokta, sembolik düşüncenin, matematiksel modellemenin ve doğa araştırmasının aynı entelektüel evrende buluşabilmesiydi.

Elbette bu birliktelik, astrolojinin veya simyanın bütün iddialarının bilimsel olarak doğrulandığı anlamına gelmiyordu. Modern bilim, zamanla doğaya ilişkin iddiaları gözlem, deney ve matematiksel sınama üzerinden değerlendiren daha belirgin yöntemler geliştirdi.

Fakat bu yöntemlerin doğduğu tarihsel ortam, sanıldığı kadar metafizikten ve ezoterizmden arınmış değildi.

İbn Arabî’nin Keşfi ve Bilginin Bütünlüğü

Bu noktada İbn Arabî’nin bilgi anlayışına yeniden bakmak gerekiyor.

İbn Arabî’ye göre akıl, varlığı tanımlayan, ayıran ve kavramsallaştıran vazgeçilmez bir yetidir. Ancak hakikatin bütününü yalnızca kavramların sınırları içinde tüketemez.

Onun hayal anlayışı, duyulur dünya ile soyut anlamlar arasında ilişki kuran bir idrak alanına işaret eder. Kalp ise farklı bilme biçimlerinin buluşabildiği bir merkezdir.

Özellikle keşf ve tahkik kavramları önemlidir. Keşf, hakikatin manevi tecrübeyle açığa çıkmasına; tahkik ise devralınan bilginin taklitle yetinilmeden derinlemesine kavranmasına işaret eder.

İbn Arabî’nin keşfini modern bilimsel keşifle özdeşleştirmek doğru olmaz. Fakat bunları birbirleriyle bütünüyle ilişkisiz saymak da gereksiz bir epistemolojik kopuş yaratır.

Rönesans’ın Hermetik düşünürleri gibi İbn Arabî de görünen varlığın ötesindeki ilişkileri, sembolleri ve anlam katmanlarını kavramaya yönelir. Aralarındaki tarihsel ve doktriner farklılıkları korumak şartıyla, her iki yaklaşımda da doğanın yalnızca yüzeyde görünen olgulardan ibaret olmadığına ilişkin güçlü bir düşünsel merak bulunur.

Bu merak, yeni hipotezler ve araştırma soruları doğurabilecek bir zihinsel ufuk sağlayabilir. Bilimsel bilginin oluşması ise bu soruların uygun yöntemlerle araştırılmasını ve sınanmasını gerektirir.

Dolayısıyla mesele keşfi bilimden dışlamak değil, sezgi, sembol, matematiksel modelleme ve deneysel araştırma arasında üretken ilişkiler kurabilmektir.

İslam düşüncesinde Fârâbî’nin ilimler tasnifi, İbn Sînâ’nın felsefi sistemi ve İbn Arabî’nin varlık anlayışı, farklı biçimlerde böyle bir bütünlük arayışının önemli örnekleriydi.

Medrese Neden Bu Bütünlüğü Kuramadı?

İslam dünyasının 9–13. yüzyıllar arasındaki bilimsel ve felsefi yükselişi tartışmasızdır. Bağdat, Buhara, Semerkant ve Kurtuba gibi merkezlerde matematik, tıp, astronomi ve felsefe alanlarında büyük bir birikim oluştu.

Ancak bu üretimin tamamı medreselerden çıkmadı. Saray çevreleri, özel ders halkaları, kütüphaneler, rasathaneler ve hastaneler bilimsel hayatın önemli merkezleriydi.

Medrese ise özellikle 11. yüzyıldan itibaren dinî ilimlerin öğretimi ve dinî-hukuki kadroların yetiştirilmesinde güçlü bir kuruma dönüştü.

Medreselerde mantık, matematik, astronomi ve hikmetin hiç bulunmadığını söylemek yanlış olur. Sorun, bu disiplinlerin hangi ölçüde bağımsız araştırma ve yeni düşünce üretme imkânı bulabildiğiydi.

Arapçayı, mantığı, kelâmı ve fıkhı çok iyi öğrenen bir talebe, bütün bu donanımı kendi kabullerini sorgulamak için kullanabiliyor muydu? Başka medeniyetlerin bilgisine merak duyabiliyor, yeni sorular sorabiliyor muydu?

Bence medresenin tarihsel açmazı burada belirginleşiyor: İlimleri yenileyemeyen ve tekrara dayanan bir yapı oluştu, fakat farklı ilimleri sürekli birbirleriyle ilişkilendiren, mevcut otoriteyi sorgulayabilen ve bilgiyi yeni araştırmalara dönüştüren epistemolojik dinamizm yeterince kurumsallaşamadı.

Bu eleştirinin medreselerin tamamına ve bütün dönemlere uygulanamayacağını özellikle belirtmek gerekiyor. Ayrıca çözümün medreseyi veya tasavvuf geleneğini ortadan kaldırmak olmadığını da düşünüyorum.

Cumhuriyet’in tasfiye yaklaşımı, Osmanlı’nın son döneminde modernleşmeye başlayan medreselerle şehir kültürünü ve estetiğini taşıyan tekkelerin dönüşüm imkânlarını da kesintiye uğrattı.

Bugün ihtiyaç duyulan, bu geleneklerin yeniden eleştirel akılla, bilimle, felsefeyle ve estetikle buluşabileceği bir dönüşüm perspektifidir.

Bugünün Üniversitesine Düşen Soru

Aslında bu tartışma yalnızca medreseye ilişkin değil. Bugünkü üniversitelerimizin de benzer bir epistemolojik parçalanma yaşadığını düşünüyorum.

Modern üniversite uzmanlaşmayı olağanüstü geliştirdi. Ancak mühendislik estetikten, ilahiyat felsefeden, hukuk sosyolojiden, tıp insanın kültürel ve varoluşsal dünyasından uzaklaştığında bilgi çoğalırken bütünlüklü muhakeme zayıflayabiliyor.

Üstelik yapay zekânın bilgiye erişimi giderek kolaylaştırdığı bir çağda, eğitimin temel meselesi artık yalnızca bilgi aktarmak olamaz.

Liberal Arts’ın matematik, müzik, astronomi ve felsefe arasında kurduğu ilişkiyi; Rönesans’ın ezoterik ve bilimsel merakını; İslam düşüncesinin ilim, keşf ve hikmet mirasını yeniden değerlendirmemiz gerekiyor.

Bunu geçmişi idealize ederek değil, modern bilimin eleştirel yöntemlerini ve üniversitenin kurumsal özgürlüğünü koruyarak yapabiliriz.

Çünkü asıl sorun bilginin azlığı değil, bilginin kendi sınırlarını aşamaması; insanın öğrendiklerinden yeni bir düşünce ve ahlaki muhakeme üretememesidir.

Manastır kütüphanelerinin paradoksu, bir zamanlar benimsenmeyen düşüncelerin bile geleceğin entelektüel dönüşümüne kaynaklık edebilmesiydi. Medresenin ve bugünkü üniversitenin önündeki soru ise farklı değil: Kendi doğrularımızı korurken başka doğruların bizi değiştirmesine ne kadar izin verebiliyoruz?

Çünkü bir medeniyetin entelektüel krizi, kütüphanelerinin boşalmasından önce, kitaplarının artık yeni sorular doğuramamasıyla başlar.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.