Nato'ya Giriş
7-8 Temmuz 20226’da Ankara’da NATO toplantısı olacak. Amerikan Başkanı Trump ile NATO’nun arasının pek iyi olmadığı bu günlerde NATO neyi tasarlıyor, Türkiye-NATO ilişkilerini nasıl anlamak gerekir? Birkaç yazıda bu konuyu teşrih masasına yatırmaya çalışacağız.
Noam Chomsky Amerikan dış politikasının “bizim ihtiyaçlarımız ve bizim isteklerimizin karşılanması üzerinde kurulduğunu söylemişti. Ortadoğu ABD’nin hayati ihtiyaçlarının karşılandığı bir bölge ve ABD bölge üzerinde mutlak hakimiyet sağlamak durumunda. ABD bu bölgede ne yerli ne yabancı bir gücün yeşermesine izin vermez.”
2025’te ABD’nin açıkladığı Stratejik Belge’de Güney Amerika birinci tehdit görünüyordu ama yine Chomsky’e göre, ABD’nin isteklerine karşılık veren Orta Amerika’nın stratejik ve ekonomik açıdan önemi yoktur, özelliği ABD’nin geleneksel hükümranlık sınırları içerisinde bulunmasından kaynaklanır, yani kısaca arka bahçeye kimse giremez. ABD’nin 70’li yılların sonuna kadar dünyada hem askeri hem ekonomik bakımdan tek güç olduğunu ancak 80’lerden itibaren Japonya ve Almanya’nın -buna Batı Avrupa’yı da ekleyebiliriz- ekonomik güç performanslarıyla ABD’yi geçtiklerini söylemektedir. Tabiatıyla şimdi ABD’ye meydan okuyan Çin söz konusu.
Chomsky, ABD dünya liderliğini korumak için salt askeri güç kullanımına başvurmakla büyük yanlışlığa düşüyor. Öyle ki bazı bölgelerde diplomasiyle halletmesi mümkün olan meseleleri dahi kestirmeden ve daha etkili bir yöntem olduğunu düşünerek askeri güç kullanımına başvurmaktadır. Chomsky’nin bu tespitini İran’ın ABD’ye karşı gösterdiği mukavemet ve yeni savaş-silah stratejisinde kaydettiği başarı teyit etmektedir.
Her iki nüfuz alanıyla yani Orta Amerika ve Ortadoğu ile ilgili tutumun ABD açısından mantıklı bir açıklamasını bulmak mümkün. Orta Amerika ile yerkürenin sakinleri olarak vicdan ve zihin seviyesinde ilgiliyiz. Ama Ortadoğu bizim bölgemiz ve burada yaşayanlar bu bölgenin sakinleri. Ortadoğu çok zengin stratejik açıdan hayli önemli bir bölge. Yani yer küresi üzerinde nadide bir arsa gibi. Bu arsa üzerinde herkesin gözü var ve son yarım yüzyıllık süreçte ABD bu bölge üzerinde herkesten çok hak sahibi olduğu iddiasında bulunuyor. Burada iki temel sorun var: Biri arsanın tarihi ve fiili sakinlerinin bu arsa üzerindeki paylarının ve tasarruf haklarının ne olduğu, diğeri bir ihtilaf vukuunda öncelikle hangi yöntem ve araçlara başvurulmasının daha rantabl sayılması gerektiği konusu. Diktatörlüklerin, monarşilerin ve otokratik yönetimlerin hüküm sürdüğü Ortadoğu’da hiçbir yönetici veya yönetim Amerika’ya rağmen herhangi bir adım atamaz, aksine bu yönetimlerin ayakta kalma şansları Amerika nezdinde aradıkları “meşruiyet”.
İran’a başlattığı saldırıya kadar ABD demokrasi, insan hakları, bireysel özgürlükler ve siyasal katılım gibi ideallerin savunucusuydu. Ama sıra Ortadoğu’ya geldiğinde baskı rejimlerine, dini monarşilere ve askeri diktatörlüklere büyük anlayış gösteriyor, devrilme tehdidiyle karşılaştıklarına araya girip onları yine ayağa kaldırıyordu. Bölge için ağır aksak demokrasi de gerekmez, bu sene (2026) bölge sömürge valisi Tom Barrack, bölge için en iyi yönetimin “müşfik monarşi” olduğunu söylemişti.
Konumuza dönecek olursak, bilindiği üzere NATO İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra komünizme ve Sovyet yayılmacılığına karşı Batı’nın askeri güvenliğini korumak üzere kurulmuş askeri bir ittifaktı. Türkiye 74 sene bu ittifakın güney kanadında yer aldı ve üstüne düşen yükümlülükleri harfiyyen yerine getirdi. Başta ABD olmak üzere herkes kabul eder ki Türkiye “en güvenilir ve sorumluluklarını aksatmadan yerine getiren bir ülke”dir. Her askeri darbeden hemen sonra, darbecilerin ilk yaptıkları açıklama Batı/NATO ittifakına olan sadakatlerini açıklamak olur. Ama bu ittifakın kritik bir durumda Türkiye’yi koruyup koruyamayacağı şüpheli. Nitekim 1963 Domuzlar Körfezi krizinde Sovyetler’in Türkiye’ye bir müdahale yapması söz konusu olduğunda o zamanlar bazı NATO ülkeleri 5. Maddeye göre Türkiye’yi korumak üzere asker göndermeyeceklerini ihsas ettirmişlerdi.
NATO sadece askeri bir ittifak olmanın ötesinde Batı’nın politik, diplomatik, stratejik ve hatta kültürel üstünlüğünü de sürdürme misyonunu üstlenmiş bir savaş makinesidir. 1990’larda Sovyet sistemi çöküp Varşova Paktı dağılınca bir bakıma karşıtının ortadan kalkması dolayısıyla NATO fonksiyonsuz kaldı, hatta Saddam Hüseyin, biraz da üstenci bir eda ile Türkiye’ye “Varşova dağıldı, NATO da dağılacak, bundan sonra sizi kim koruyacak” yollu şeyler söylemişti. Saddam yanılıyordu, NATO Türkiye’yi değil, Türkiye Avrupa’nın Güneydoğu kanadından Avrupa’yı koruyordu. Beklenilen olmadı, NATO’nun fonksiyonsuz kalması misyonsuz kaldığı anlamına gelmeyecekti.
Sovyetlerden sonra Batı kendine yeni bir tehdit tanımı yapma ihtiyacını duydu ve 1992 Londra toplantısında Batı için tehdit olarak “İslam fundamentalizmi” belirlendi. Aslında o dönemin moda retoriği “İslam fundamentalizmi”nden kast edilen İslam ve Müslüman dünya idi. Mezkûr toplantıdan sonra İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher “Bundan böyle Batı’yı İslam fundamentalizminin tehdit ettiği kabul edilmiştir, mealinde bir açıklama yapmıştı. Bundan sonra “NATO bu tehdide karşı Avrupa’nın güvenliğini koruyacaktı”. Bizdeki gibi Yunanistan ve Sırbistan gibi blok milliyetçiliğin toplumsal histeri halini aldığı ülkeler bu yeni tehdit tanımına dört elle sarıldılar. Sırp katilleri Bosna’da 2,5 milyon insanı etnik temizliğe tabi tutar, 250 bin masum insanı katleder ve 50 bin kadına tecavüz ederken, diğerleri ve İsrail gibi hep bu fundamentalizm tehdidinin arkasına sığındılar. Son yıllarda ise “fundamentalizm” yerini “terör”e bıraktı. İster ulusal ister bölgesel veya küresel düzeyde, kim muhalifse eline çakı dahi almamış olsa, iktidarlar tarafından “terörist veya terör örgütüyle iltisaklı” ilan edilmektedir. Bu etiketlendirmenin hiçbir hukuki değeri yoktur.
Zamanla Batı’nın kendine “şeytanlaştırılmış bir öteki” icat etme saikiyle ürettiği “İslam tehdidi”nin ne kadar boş ve asılsız olduğu, bu üretilmiş imajın sadece kirli politik amaçlara hizmet ettiği açıkça anlaşıldı. İslam geçmişte olduğu gibi bugün de insanoğlunun medeniyeti geliştirici yönündeki çaba ve başarılarını tehdit etmemiştir. İslam kendi içinde Hitler ve Stalin’ler çıkarmamıştır. Bugün İslam dünyasında çok sayıda Hitler ve Stalin’ler varsa bunlar Batılı orijinal nüshaların birer kopyasıdırlar. Totaliter rejimlerin, dinî ve etnik temizlik politikalarının, ötekini ya asimile etme ya da imha etme anlayışının, devletlerin kendilerine homojen uluslar yaratma ve tektipleştirilmiş toplum projelerini uygulama girişimlerinin telif hakları sadece ve sadece Batı’ya aittir.


