Muaviye'nin Sahabiliği
Önceki yazıda Muaviye’nin sahabe olup “Vahiy katibi” olmasının mümkün olmadığını göstermeye çalışmıştım. Vahiy katibi değilse de amelleri hakkında adil bir yargıya varmak için “sahabe vasfı” önemlidir, zira Hz. Peygamber (s.a.) “Sahabelerime sebbetmeyin.” buyurmuştur (Müslim, Fedailu’s Sahabe, 221). Sünni veya Şii olsun, Kur’an ve Sünnet’i temel alan her Müslüman’ın bu buyruğa riayet etme mecburiyeti vardır. [1]
Fakat açıkça, hala Muaviye’nin ne zaman Müslüman olduğuyla ilgili kafamdaki istifham vuzuha kavuşmadı, şimdilerde bunu hakkıyla araştıracak vaktim yok, bir şeyi çok yönlü araştırmadan savunmak da doğru değil .
Muaviye’nin Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olduğu açık, ama ne zaman? “Fetihten sonraki Müslümanlık” bizim geleneksel Sünni literatürde yer almaz, genel tarihsel resmi görüşe göre fetih sırasında Müslüman olmuştur, tarihi daha da geriye götürenlere bakılırsa, fetihten çok önceleri, Muaviye babası ve annesinden gizli olarak Müslüman olmuştur. Oysa bu Sünni-resmi görüşü maddi bilgiler ve tarihsel olaylarla desteklemek mümkün görünmüyor. Muaviye’nin “fetihten sonra” Müslüman olduğunu geçen yazıda ilk defa ben yazdım diye düşünürken, yazıma atfen Ali Rıza Demircan hocanın benden önce bunu yazdığını (Mirat Haber, 12. 6. 2023) öğrenince hem sevindim hem kafamdaki istifhamı dile getirme cesaretini buldum, Hoca da Muaviye’nin fetihten sonra Müslüman olduğunu belirtiyor. Bu önemli.
Şöyle ki, eğer Ebu Süfyan ve oğlu Muaviye Müellefe-i kulüb (Kalbi İslam’a ısındırılacaklar) kategorisinde Beytülmal’dan kendilerine zekattan çok pay verilmişse [2] ve fetih gününden itibaren askeri ve siyasi üstünlük sağlaması dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.) tarafından diğer Mekkelilere verilen“Serbest bırakılanlar (Tuleka)” içinde yer almışsa, peki bu durumda ne zaman “siyasi hakimiyete teslim olan Müslüman”dan, “dinin temel kelami ve fıkhi hükümlerine iman eden Müslüman” oldu?
Tabiatıyla konuyla ilgili tarihi bilgileri referans alırken iki noktaya dikkat etmekte zaruret var:
1 – Bize olayları nakledenler Abbasi tarihçileridir, isteyerek veya istemeyerek Abbasi iktidarlarının kıyam ve iktidarlarını meşrulaştırmak üzere Emevileri tümüyle bir kötülük nesnesi gösterdikleri vakıadır, bizim Cumhuriyet tarihçilerimizin 600 yıllık Osmanlı imparatorluğunu yerin dibine batırdıkları gibi. Bugün hala Türkiye’de Emeviler hakkındaki genel yargı bu yanlı tarihi bakış açısıyla maluldür. Oysa Emeviler sadece saltanattan ve siyasetten ibaret değil, aynı zamanda Roma’dan büyük bir medeniyet tecrübesidir, kötülükleri olduğu gibi iyilikleri ve güzellikleri de var, bu hüküm diğer Müslüman devletler ve imparatorluklar için de vakidir.
Emevileri, içerden anlatan tarihçiler yok gibi, bu yüzden gerçek tarihi olaylardan uzak rivayetler, haberler, şifahi söylemler söz konusudur. Emevi tarihçilerinin olmaması bir tür teknolojik mahrumiyetle ilgiliydi, çünkü ancak miladi 751 yılında bugünkü Kırgızistan sınırları dahilinde Talas Nehri civarında Çinlilere karşı Türklerin Araplarla işbirliği yaparak yaptıkları savaş sonunda ele geçirilen Çinli esirler kağıt imalatını Müslümanlara öğretmiş, kağıt üretiminden sonra tarih ve başka konularla ilgili kitaplar yazılmaya başlanmıştır.
2 – Ünlü tarihçi Taberi’nin de belirttiği üzere, tarihçiler rivayet kabilinden her ne duymuşlarsa kitaplarına dercetmişlerdir. Her ne kadar Hadis usulündekine benzer rivayet zincirindeki ravi halkalarına yer vermişlerse de rivayetleri sened ve metin kritiğine tabi tutmadıklarından her rivayete tam güvenle bakılamaz, daima ihtiyat payı bırakmak lazım. Hadis usulünde takip edilen prensipleri (anlatının kritiği) ilk defa başarıyla kullanan İbn Haldun (h. 808/m. 1406) olacaktır.
Şia’nın da Abbasilere eşlik ederek başta Muaviye olmak üzere Emevîler’e karşı başlattığı karalama kampanyasıyla, olayların gerçek zeminde nasıl cereyan ettiği hususu bu sayede hepten istifhamlarla malul olur. Sonraları Abbasilere ve Şia’ya karşı mücadeleye girişip Sünniliği resmileştiren ve kurumsallaştıran iktidarlar bu sefer Muaviye’yi öylesine yüceltmişlerdir ki, ona giydirdikleri bembeyaz elbisesi üzerinde tek bir toz zerresine bile yer vermemişlerdir. Bugünlerde “Muaviye tartışması”nda bunun bol örneklerine rastlamaktayız.
Nitekim, Müellefe-i kulub statüsünden zekattan pay alan, Hz. Ali tarafından Talik ibn talika diye isimlendirilen Muaviye’nin Hz. Ebubekir’in büyük başarıyla başlattığı Ridde savaşlarına katıldığı, hatta Müseylemetü’l kezzab’ı kendisinin öldürdüğü bu yüceltme faaliyeti içinde yer almıştır ki, bu açıdan tarih kitaplarında yer alan bu ve benzeri aktarımlar tümüyle şaibeli ve şüphelidir. [3]
Muhtemelen Muaviye, Hz. Ömer’in hilafetine kadar Müellefe-i kulüb statüsünü muhafaza etmiştir. Buna karine sayılabilecek olay, Hz. Ömer’in son derece radikal bir içtihatla Beytülmal’dan Müellefe-i kulub’e verilen payı iptal etmesi, daha doğru deyişle uygulamayı durdurup hükmü askıya almasıdır. Halife Ömer’in, bu dikkat çekici içtihadı yaparken, biraz da öfkeyle “İslam güçlendi, artık korkulacak durum kalmadı” mealinde gösterdiği gerekçe/illettir ki, bu fıkıh usulü ve içtihatlarda temel alınacak hüküm, illet ve maksat, maksadın ortaya çıkarılması açısından son derece önemlidir. Söz konusu içtihat sonraları Makasiduşşeria’yı formüle edecek olan Cuveyni, Gazzali, Şatıbi vd. zatlara ilk hareket noktası olacaktır.
Belki artık Müslümanlar da Muaviye ve Ebu Süfyan’ın zararsız olduklarına, sahiden Müslümanlığı benimsediklerine kanaat getirmiş olmalılar ki, Hz. Ömer de babasının ricası üzerine Muaviye’yi Şam’a vali tayin etmiştir.
Eğer bu muhakemeyi esas alacak olursak, Muaviye “sahabe” de değildir, sahabe olmayan birinin vahiy katibi olması, hadis rivayet etmesi, hele Hz. Peygamber (s.a.)’in onun hakkında yüceltici ifadeler kullanması düşünülemez, bunlar ancak sonraları siyasi amaçlı uydurulmuş söylemlerden ibarettirler.
Yine de elimizde karine dışında somut-maddi bir delile bulunmadığından “sahabe” olduğunu varsayıp onun amel defterine yakından bakmaya çalışacağız. Tabii ki önce onun Kurumsal Sünnilik tarafından serdedilen “faziletlerine/artıları”na bakmamız lazım.
Notlar
[1] Ben her zaman kendimi Efendimiz’in emir ve talimatıyla bağlı ve bağımlı görürüm, bize dini emir ve hükümlerin nasıl yaşanacağını gösteren Hz. Peygamber (s.a.) böyle buyurmuşsa, biz buna uyarız, bugüne kadar da “sahabe” olması dolayısıyla -hazret dememişsem de- Muaviye’ye sebbetmiş değilim. Ben değil bir sahabe veya tabiine, seleften bir zata veya herhangi bir şahsa dahi olsa sebbetmeyi, küfredip sövmeyi İslami edebe aykırı sayarım. Sebbetmenin yerine göre dünyevi ve maddi, yerine göre manevi ve uhrevi cezası vardır.
Hz. Peygamber, ashabına sebbetmeyi yasaklarken onlardan sadır olan hata ve yanlışlıkların, suç ve günahların da dile getirilmesini, teşrih masasına yatırılıp kritik edilmesini yasaklamış değildir. Öyle olsaydı sahabeler, sebbetmeyi eleştiri yasağı şeklinde anlamış olsalardı, bu buyruk gereğince birbirleri hakkında münakaşalar yapmaz, birbirlerine ağır sözler söylemez, hatta birbirleriyle savaşı göze almazlardı. Sebbetmeyi eleştiri yasağına dönüştüren iktidarların resmi görüşü olan Kurumsal Sünnilik, bize tarihten ders ve ibret çıkarmamızı sağlayacak sayısız yanlış olay ve olguyu halının altına itmemizi istemekte, böylelikle yanlışlar ve hatalar çürüme geçirdikleri halı altından evi yaşanamaz hale getirmektedir. Hayır, halıyı kaldıracağız, evimizi esaslı bir bahar temizliğiyle yaşanır hale getireceğiz. Bahar temizliğini mıntıka temizliği anlayanlar yanlış yapıyor ama bu yanlışa da hala ısrarlar “sahabeye ihtiram” kılıf altında halının altındaki kir ve pisliklerin ortaya çıkmasını istemeyenlerin haksız ısrar ve ithamları sebep olmaktadır. Bizim ümmetimiz “vasat ümmet”tir (2/Bakara, 143), ifrat ve tefritten, her türlü aşırılıktan uzak, adil şahitlikle mükelleftir. “Aşırı gidenler, helak olmuştur” (Müslim, İlim, 4).
[2] Mekke’nin fethinden sonra, Hz. Peygamber Huneyn Gazvesi’nde Hevâzinlilerden elde edilen ganimeti dağıtmış, bu arada Kureyş’ten Ebû Süfyan, oğulları Yezid ve Muâviye 100’er deve, 40’ar ukıyye gümüş vermişti. Ensâr’dan bazı kimseler Hz. Peygamber’in bu taksiminden hoşlanmadıklarını dile getirmişlerdi. Hz. Peygamber onları toplayarak Müellefe-i kulûb’a niçin daha fazla pay ayırdığını şöyle açıklamıştı:
“-Ey Ensâr! Basit bir dünya malı yüzünden mi bana gücendiniz? Ben onlara daha fazla pay ayırarak kalplerini İslâm’a ısındırmak istedim.” Bu hitabet üzerine Ensar’da oluşan öfkeyi teskin etmiştir. (Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz. İbn Hişam, es Siretü’n nebeviyye, Tahkik ve ta’lik: Taha Abdurrahman Sa’d, Mektebetü Zehran, Kahire, ty. IV, 101-106.)
[3] İrfan Aycan, Age, s. 73 vd.


