1. YAZARLAR

  2. İbrahim Kiras

  3. Kuvvetler ayrılırken kurumlar yıkılırken
İbrahim Kiras

İbrahim Kiras

Kuvvetler ayrılırken kurumlar yıkılırken

A+A-

Çikolatası ve çakısı kadar “doğrudan demokrasi” geleneği ile de meşhur olan İsviçre’de, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi için 1959 yılında bir referandum yapıldı. Ancak yalnızca erkekler oy kullanabildiği için, kadınların oy hakkına sahip olup olmasına erkeklerin oylarıyla karar verildi.

Gerçi bizde de kadınlara bu hakkı veren erkekler olmuştu ama İsviçre’deki gibi genel oylamayla değil, devlet yöneticilerinin iradesiyle gerçekleşmişti bu gelişme. İsviçre’de ise referandum için sandığı giden -erkek- seçmenlerin yüzde 67’si hayır oyu verince konu rafa kalktı. Bu ülkede seçme ve seçilme eşitliğine ancak yıllar sonra ve kadınların hak mücadelesi sonucunda ulaşılacaktı.

Demokrasi biraz da çelişki demek. Hatta bazen paradoks. Söz gelimi demokratik bir oylama sonucunda demokrasiyi ortadan kaldırmak da mümkün. En azından seçimle gelen yönetimlerin seçimleri askıya alması görülmemiş bir olay değil. Yakın zamanlarda Nazi Almanya’sında olduğu gibi.

Hitler’den yüz yıl önce III. Napolyon da benzer bir şey yapmıştı. Bildiğimiz Napolyon’un kardeşinin oğlu Louis Bonaparte... (Tarihte kişiler ve olaylar çoğu zaman iki kere sahneye çıkar diyen Hegel’e Marx’ın yaptığı ekleme meşhurdur: İlkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak... Bu çerçevede amca Napolyon’u trajedi, yeğen Napolyon’u ise komedi örneği diye zikreder Marx.)

1848’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde oyların yüzde 74’ünü alarak başa geçen “yeğen” Napolyon, görev süresinin sonuna doğru bir askeri darbeyle meclisi feshetti. Çünkü yürürlükteki anayasa, cumhurbaşkanının ikinci kez seçilmesini yasaklıyordu.

Louis-Napoléon Bonaparte anayasada bu doğrultuda yapılmasını istediği değişikliği referanduma götürdü ve halkın yüzde 92’sinden onay aldı. Ama bu yetmedi. Bir yıl sonra düzenlenen ikinci bir referandum sonucunda ise kendisini III. Napolyon adıyla -amcası gibi- İmparator ilan etti. Yani cumhuriyeti ve demokrasiyi demokratik yollarla sonlandırdı.

Siyaset bilimciler bu duruma “demokrasinin paradoksu” diyorlar…

Uzak ve yakın tarihte bu paradoksun başka örnekleri de var. İşte bu tür kötü örneklerden dolayı modern siyaset düşüncesi -ve pratiği- demokrasinin kendi kendisini yok etme riskine karşı bazı önleyici mekanizmalar geliştirdi.

Kuvvetler ayrılığı bunların en önemlisi. Çünkü iktidarın tek elde toplanmasına karşı engel oluşturur. Bundan dolayı bütün otokrat eğilimli yönetimlerin öncelikle aşındırmaya, sonra zayıflatmaya ve nihayet yok etmeye çalıştıkları mekanizma budur.

Söz gelimi Trump bütün dünyanın gözü önünde buna teşebbüs etti. Yürütmenin yetkilerini yasama ve yargı aleyhine genişletmek amacıyla bağımsız kurumları Beyaz Saray’a bağlamak, bürokratların güvencesini kaldırmak, Kongre’nin bütçe yetkisini baypas etmek, yargının yürütmeyi denetleme gücünü sınırlandırmak gibi hedeflere yönelik birtakım stratejik adımlar attı. Bunların çoğu “kurumlar Amerika’sı” tarafından geri püskürtülmüş olsa da fiiliyatta kısmi bir yetki genişlemesi elde etmedi diyemeyiz.

Netice itibarıyla bugün dışarıdan baktığımızda hiç kimseye sormadan istediği ülkeye saldırabilen, istediği ülkenin toprağını talep edebilen, istediği ülkeye istediği vergiyi koyabilen bir ABD Başkanı görüyoruz. Amerikan vatandaşları ise içeriden bakıyorlar ve bizim görmediğimiz başka şeyler de görüyorlar.

Ama oradaki durum hâlâ bizdeki kadar vahim değil elbette… Bizde 2017 anayasa referandumu sonucunda kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, meclis denetimi tek hamleyle ortadan kaldırıldı. Kurumsal yönetim yerini tekrar kişisel yönetime bıraktı.

Aradan geçen sürede bu modelin hepimiz için nelere mal olduğu başta ekonomi olmak üzere her alanda yaşanan çöküşe bakıldığında kolaylıkla görülebiliyor. “Güçlü iktidar, zayıf devlet” sonucunu doğuran bu modelin temel karakteristiği denge/denetleme mekanizmalarını dışlaması.

Ne yazık ki anayasa mahkemesi de buna dahil.

Anayasa Mahkemesinden söz açılmışken, tarihi bir anekdotu hatırlayalım: Taha Akyol yazmıştı, 1924 anayasasını hazırlayan meclis komisyonunda yer alan Ziya Gökalp yürütme ve yasama güçlerinin denetlenmesi için bir anayasa mahkemesinin ihdasını önermiş ama o günün siyasi ikliminde bu öneri ilgi çekmemiştir. Türkiye’de bir anayasa mahkemesinin gerekliliği ancak 1960 sonrasında anlaşılacaktır.

O günden bu yana konu olduğu tartışmalar bir yana, Anayasa Mahkemesi’nin halihazırdaki durumu ortada: Verdiği hükümleri ilk dereceli mahkemelerin tanımadığı bir yüksek mahkeme. Üstelik anayasada “kararları kesin ve temyize kapalıdır” denilmesine rağmen.

Bu noktaya nasıl geldik?

Türkiye’de geçmiş yılardaki siyasi krizlerin başlıca sebebi kuvvetler ayrılığı prensibinin bürokratik vesayet anomalisini meşrulaştıracak şekilde tefsir edilmesiydi. AK Parti bu anomaliyi düzeltmek, vesayete son vermek vaadiyle iktidara geldi. Gelgelelim ortaya çıkan yeni model eskisini aratır halde.

Neden? Belki de kurumsal vesayet probleminin çaresi kurumları ortadan kaldırmak değildi. Hukuk düzenindeki sorunların çözümünün de hukuku ortadan kaldırmak olmadığı gibi…

 

Önceki ve Sonraki Yazılar