Kur'an Açısından İsa'nın Nüzulu (2)
Malum olduğu üzere Hristiyanlar arasında İsa’nın tabiatı konusunda temel görüş ayrılıkları var. Bu görüş ayrılığı Hristiyan teolojisinin temelini oluşturur. Tartışma doğrudan “tanrının zatı ve tabiatı”yla ilgilidir. İslam kelamında “Allah’ın zatı” müzakere veya tartışma konusu değildir, bu yüzden İslam kelamına “teoloji” denmez, hatta “ilahiyat” dense bile pek uygun kaçmaz. Bu açıdan yüce Allah’ı tenzih açısından Müslüman kelamcıların “Zat, isimler ve sıfatlar” konusunda geliştirdikleri literatür biriciktir.
Kimine göre İsa beşeri bir tabiata sahipti (nasuti), kimine göre Tanrı’nın oğluydu, hatta Tanrı onda bedenlenmişti (lahuti). Akıbeti konusunda da, onun çarmıha gerilip öldürüldüğüne inananlar olduğu gibi; Barnabas İncili’nde geçtiği üzere çarmıha gerilmedi, muhtemelen onu Romalılara ihbar eden Yahuda ona benzetilerek çarmıha gerilip öldürüldü, diyenlere de yok değil. Bu Kur’an’ın verdiği bilgi ve haberlerle örtüşen bir görüştür (Bkz. 3/Al-i İmran, 55). Şu var ki, Kur’an-ı Kerim, bu iddia sahiplerinin konu hakkında bilgilerinin olmadığını, bütün bildikleri bir zandan ibaret olduğunu söyler.
Bir başka açıdan bakıldığında Kudüs Kilisesi’ne göre İsa’nın çarmıha gerilmesi Mesih’in misyonuna aykırıdır yani sahiden çarmıhta öldürülmüşse ilahi misyon tamamlanmamış, ilahi murat tahakkuk etmemiş demektir. Çünkü kilisenin öğretisine göre Tanrı’nın krallığını tesis etmek ve Yahudileri kurtarmak üzere İsa dünyaya gelmişti, öldürülmüş olması bu iki misyonu iptal eder. Bu durumda geriye iki seçenek kalmaktadır: Ya göğe çekilmiş olup tekrar yeryüzüne inecektir (nüzul) veya öldürülmüş ama üç gün sonra dirilip geldiğini iddia etmiştir. Aziz Pavlus bu inancı formüle etti. Onun öğretisinde haça gerilmeden önceki İsa önemli değil, haçtan sonraki İsa önemlidir.
Anlatıma göre bu sırada Hz. İsa-Barabbas olayı yaşanmaktadır. Barabbas cinayet işlemek, hırsızlık yapmak ve başka suçlar dolayısıyla ölüme mahkûm edilmiş, kötülük timsali biridir. Hz. İsa ise, Yahudilerin bozulmuş inançlarını düzeltmek, tekrar insanları ilahi vahiy istikametinde yaşamaya davet etmek istemektedir. O da zindana atılmıştır. Romalıların geleneklerine göre Fısıh bayramında her sene ölüme mahkûm birini serbest bırakırlar. Roma’nın Kudüs valisi Pontius Pilatus, “İsa mı, Barabbas mı serbest kalsın?” diye halka sorar. Din adamlarının önderliğinde toplanan Yahudiler Barabbas diye bağırır. Pilatus şaşkınlık içindedir, aslında İsa’nın suçsuz olduğunu bilir, Yahudileri kışkırtan önde gelenleri yatıştırmak amacıyla onu hapse atmıştır. Pilatus İsa’dan yana telkinlerde bulunur:
“Pilatus onlara dedi:
-Ben İsa’da hiçbir suç bulmuyorum, Fısıh’ta bir kişiyi salıvermek âdetinizdir. İmdi ister misiniz ki, sizin için İsa’yı salayım? Bunun üzerine bağırıp dediler:
-Onu değil, Barabbas’ı sal!” Barabbas bir haydut idi. (Yuhanna, 18:35-40; Markos, 15; 6-15; Matta, 27: 15-26; Luka, 23: 13-25.)
Buna bir toplumun “Barabbas ahlakı”nı daha doğrusu ahlaksızlığı edinmesi denebilir. Belli iktidar seçkinlerinin derin etkisinde halkın temiz ve iyi insanları istememesi, hatta hayatı onlara dar etmeye çalışması tarih boyunca görülen bir teamüldür. Lut aleyhisselam ve ailesinin başına gelen de böyle bir olaydı (bkz. 7/A’raf, 82; 27/Neml, 56). Günümüzde halk, demokratik prosedüre uygun Hitler, Trump, Netanyahu ve bu tayfadan kimseleri seçip başa getiriyorsa, Barabbas’ın ahlaksızlığını edinmiş demektir.
Sayıları azımsanmayacak bir bilginler gurubu, 159. ayetten “Andolsun, Kitap ehlinden, ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyâmet günü, o da onların aleyhine şahit olacaktır” ve elbette konuyla ilgili rivayet edilen hadislerden hareketle, Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne ineceğini; Kur’an’la hükmedeceğini, Mehdi’nin arkasında namaz kılacağını, domuzu öldüreceğini, cizyeyi kaldıracağını ve haçı kıracağını ileri sürmektedirler. Bu görüşte olanlara göre, söz konusu ayet açık değilse bile kuvvetli bir şekilde Hz. İsa’nın nüzulüne işaret eder, hadisler ise apaçık olarak bunu haber verir.
Ancak, bu ayeti Nüzul-u İsa’dan çok, onun tanrısal vasfına inananların, mutlaka günün birinde –bireysel olarak ölüm anında veya din mensupları, zamanın sonunda olsa dahi- perdelerin gözleri üzerinden çekildiği anda Hz. İsa’nın hakikatini müşahede edip anlayacağı şeklinde anlayabiliriz. Buna göre Yahudiler, onun Allah’ın elçisi bir peygamber olduğunu teslim edecek, yaptıklarının hatasını anlayacak; Hıristiyanlar da onun “Tanrı’nın oğlu olmayıp Allah’ın kulu ve elçisi olduğu” gerçeğine kail olacaklardır. Böylelikle Kur’an’ın mesajının da doğru ve hakikati ifade ettiğini anlayacaklardır.
Burada, Hz. İsa’nın bir kere daha dünyaya gelip gelmeyeceği konusuyla ilgili şunları söyleyebiliriz: Gayba ait bu meseleyi yine gayba yani geleceğe bırakıp şunu soralım:
Allah’ın dilemesi ve bir hikmet takdir etmesi dışında Mesih aleyhisselamın yeryüzüne inmesine gerek var mı?
Belirtmek gerekir ki, Allah dilerse Hz. İsa iner. Onun yaratılışı ve göğe yükseltilmesi (ref’i) nasıl mucizevi ise, inişi de mucizevi olur ve elbette bu akli bakımdan mümkündür. Akli bakımdan mümkün görülmüyorsa, babasız doğumu ve göğe yükseltilmesi de akli bakımdan mümkün görülemez. Bu ise başka bir bahistir. Modern insan, “akli olan”la “bilimsel olan”ı aynı şey zannetme yanılgısı içinde olduğu için, Kur’an-ı Kerim’i pozitif bilimlerin verileri ışığında açıklamaya çalışan kimi Müslümanlar, bazı olaylara –mesela Hz. İsa’nın babasız doğumuna veya Kızıldeniz’in ikiye ayrılmasına- bilimsel bir izah bulamadıklarından olmadık tevillere gitmektedirler. Oysa bu tür olaylar aklidir ama bilimsel olarak izaha muhtaç değildirler.
Şayet, inanıldığı ve öne sürüldüğü gibi bir gün –yani zamanı gelince- Hz. İsa inecek olursa, biz ona uyarız. O olup olmadığını anlamak için iki kritere başvururuz: Biri, Kur’an-ı Kerim, diğeri selim aklımız ve temiz vicdanımız. Her yeni peygamber, ilk geldiğinde insanlara mucizeler göstermekten çok, getirdiği mesajın akıl ve vicdan ölçülerine vurulmasını istemiştir. İlk Müslümanlar herhangi bir mucizeye bakıp Müslüman olmadılar, ne Cibril’i gördüler ne de onun peygambere vahiy getirdiğini; Hz. Peygamber’i selim akılları ve temiz vicdanlarına danışarak kabul ettiler. Geçmişte de aklı ve vicdanı doğru çalışan ve doğru hüküm verenler peygamberlerin çağrısına olumlu cevap vermiş, nefsinin istek ve tutkularının, sınıfsal veya zümrevi çıkarlarının zebunu olanlar bu çağrıyı reddetmişlerdir. Hz. İsa inecek olursa, onun çağrısını, bize ileteceği mesajını aklımız ve vicdanımızla test edeceğiz. Bugüne kadar çok sayıda İsa-Mesih iddiasında bulunanlara inanmadıysak ve bizden öncekiler de inanmadıysa, iddia sahiplerinin aklı ve vicdanı ikna etmemiş olmaları yüzündendir. Çünkü sahte olan hiçbir şey sahih ve sahici olanın yerini alamaz.
İkincisi, böyle bir kişinin iddialarını Kur’an ve Sünnet’in hükümlerine göre ölçmeye çalışacağız. Eğer Kur’an ve Sünnet’teki hükümlere aykırı şeyler söylüyorsa, bu kişi İsa Mesih olamaz. (1)
Hz. İsa’nın gelişi önemli bir konudur, inançla (itikat) ilgilidir. Bu konuda apaçık bir ayet yok. Bu ayet (4/159) ise kesin (kat’i)dir ancak delaleti kesin değildir. Eğer bu ayet fıkhi bir hükme mesnet teşkil edecek veya Hz. İsa’nın inişi fıkhi bir mesele addedilecek olsaydı, usul açısından “sübutu kat’i ama delaleti kat’i olmayan” bir hükme mesnet teşkil etmiş olurdu. Ayetin bizi bu konuda kuvvetli bir zan sahibi kıldığı da şüphelidir. Mamafih, Hz. İsa’nın nüzulüne kail olanlar bu ayete dayanmaktadırlar. Konu ile ilgili apaçık bilgi veren hadisler sonuçta haber-i vahittir. Durum böyle olunca, Hz. İsa’nın tekrar geleceğini iddia etmek ve nüzulüne inanmak mümkün olduğu gibi, nüzulüne inanmamak da mümkündür. Başka bir ifadeyle, Hz. İsa’nın gelişine inananlar ve inanmayanlar eşit durumdadırlar; fetvayı kalplerine sorarak karar verebilirler, kanaatlerinden dolayı birbirlerini tekfir etmeleri haramdır.
Sualimize dönecek olursak, Hz. İsa niçin bir kere daha yeryüzüne gelsin? Burada altı önemli nokta öne çıkmaktadır:
1) Maddi çerçevede Hz. İsa, ilk gelişinde görevini tam olarak yerine getirdi mi? Politik ve askeri bakımdan hayır! Roma varlığını sürdürdü; Yahudi bilginleri inatlarından vazgeçmedi ve hatta öldürülmek istendi. (4/Nisa, 157) Böyle olmakla beraber, Hz. İsa tebliğini yaptı, bu çerçevede görevini layıkıyla yerine getirdi; tanrılık iddiasında bulunmadı (5/Maide, 116). Anlattı, tebliğini yaptı ve görevini tamamlayıp yeryüzünden ayrıldı.
2) Ondan (ref’inden) sonra yeryüzüne inen “Son Vahiy” oldu. Cebrail aleyhisselam, bir kere daha ve son defa olarak geldi, peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.)’e vahiy getirdi. Kur’an’ı alan Son Elçi de, diğerleri gibi zor kullanmadı, tebliğini yaptı; inanan inandı, küfreden küfründe kalmaya devam etti. Hz. Muhammed (s.a.v)’in Hz. İsa ve diğer birçok peygamberden farkı, politik ve askeri olarak başarması, bir siyasi organizasyon ve bir ümmet vücuda getirmesidir. Sonuçta tebliğini yaptı, somut bir örnek koydu ve o dar-ı dünyadan irtihal etti.
3) Allah, Hz. İsa’yı ref’etti. Çünkü o, bir “kelime” olarak Hz. Meryem’e ilka olunmuştu. Yeryüzüne gelişi, yani doğumu mucizevi (harikulade, olağandışı veya olağanüstü) olduğu gibi, İslam inancına göre yeryüzünü terk edişi (ref’i) de mucizevi oldu.
4) Hz. İsa, yeryüzüne inip herkes ona inanacaksa, ahirette kitap ehlinin aleyhinde olmak üzere Hz. İsa’nın şahitlikte bulunması düşünülemez. 159. ayette “Kitap ehlinden, ölmeden önce ona inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü o da onların aleyhlerinde şahit olacaktır” buyrulmaktadır. Ancak bu durumda “ölmeden önce ona inanma”nın açıklaması gerekir. Ayette “bihi kable mevtihi” cümlesinde iki zamir var. Zamirler kime ait kabul edilecekse anlam da ona göre değişir. Zamirlerden biri Hz. İsa’ya, diğeri Kitap ehline gidiyor. O zaman ifadenin takdiri şöyle olur: “Kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki, ölmeden önce ona inanmış olmasın.” İki zamirin Hz. İsa’ya raci’ olduğunu kabul edecek olursak, o zaman da ifadenin takdiri şöyle olur: Kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki, o ölmeden önce ona inanmış olmasın.” Hz. İsa’nın nüzulüyle ilgili hadis kaynaklarında rivayetler vardır.
5) Onun ref’inden sonra inen Kur’an-ı Kerim’dir. Başka bir ifadeyle Hz. İsa “Allah’ın kelimesi”, Kur’an “Allah’ın kelamı”dır. Kur’an kıyamete kadar hükmünü icra edecektir. Hz. Musa “kelim”dir.
6) Nesefi, zamirlerden birinin Allah’a ve Hz. Peygamber’e, diğerinin Kitap ehline raci olduğunu söyleyerek, ayete şu anlamı vermektedir: “Kitap ehlinden kimse yoktur ki, ölmeden önce Allah’a ve Hz. Muhammed (s.a.)’e inanmış olmasın.” Böyle ise, bu durumda Kitap ehlinden ölen herkes ölüm anında hakikati görür; Hz. İsa’nın tanrının oğlu olmadığını anlar, onun bir kul ve elçi olduğuna, Allah’ın vahdaniyetine ve Hz. Muhammed’in Nübüvvetine inanmış olur ki, bu inanç ye’s halinde olduğundan, ona faydası yoktur.
Bugün elimizde bulunan Yuhanna İncilinde, Hz. İsa’dan sonra tebliği gelecek bir peygamberin devam ettirip tamamlayacağına ilişkin çarpıcı bilgi vardır: “Benim gitmem sizin için hayırlıdır. Çünkü gitmesem tesellici size gelmez. Size söyleyecek daha çok şeylerim var fakat şimdi dayanamazsınız. Ancak o hakikat ruhu gelince size, her hakikate yol gösterecek. Benimkinden alacak ve size bildirecektir” (Yuhanna, 16: 7-15). Saf sûresinde (61/6) bununla tam örtüşme halinde ayet şöyledir: “Hani Meryem oğlu İsa da: “Ey İsrailoğulları, gerçekten ben, sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi “Ahmed” olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim” demişti.” (2)
En doğrusunu Allah bilir.
Notlar
(1) Amerika ve başka yerlerdeki akıl hastanelerinde yüzlerce sahte Mesih var. Bizde de yıllardır beklenen Mesih iddiasında bulunan Hasan Mezarcı’nın iki hezeyanı yalancı Mesih olduğunun delilidir: Mezarcı, Hıristiyan ve deist oryantalistleri tekrar ederek Kur’an’ın orijinal metin olmadığını iddia ediyor. Bu yetmiyormuş gibi Ramazan ayında Allah’la konuşup su içmenin orucu bozmadığı hükmünü getirip Şeriat’ın yoruma kapalı sabit bir hükmünü değiştirdiğini söylüyor. Bu iki hezeyan onun yalancılığına delil olarak yeter.
(2) Ali Bulaç, Kur’an Dersleri/Tefsir, II, 543-550.


