İsrâil’i kim durduracak?
ABD’nin çöküşü bir anda olmuyor. Parça parça yaşanıyor. Attığı her adım onun bir yerlerde bir şeyleri kaybetmekte olduğuna delâlet ediyor. Derinlikli bir bakışa sâhip olan gözler bu çöküşün “parlak bir zafer” ile başlamış olduğunu görebiliyor. ABD, esâsen tam da Sovyetler’in çöktüğü yerde kaybetmeye başladı. Onun dünyâ hegemonyasını devâm ettirmek için kurduğu dünyâ sisteminin yarı merkez dünyâdaki mühim bir parçası olan Sovyetlerin çöküşüydü kritik olan. Ama tabiî ki o devirde bu öyle görülmedi. Nasıl ki gün, gecenin karanlığının en yoğun olduğu anda doğar; ABD’nin çöküşü de en büyük zaferini kazandığı noktada başladı. Bugün şâhit olduğumuz dökülmeler, ki İran bozgunu tam da bunu anlatıyor, o günlerin neticesidir. Körfez’deki itibârını kaybeden ABD, nihâî olarak Güney Kore’yi de terk ediyor. Trump, verdiği beyânatlarla, artık Güney Kore ile berâber yaptıkları tatbikatları Kuzey Kore’yi kışkırtmaktan başka bir işe yaramadığını ve bundan vazgeçtiklerini ilân etti. Zâten Körfez savaşı esnâsında Pasifik’teki pek çok unsurunu çekmiş ve bu civardaki dostlarını şaşkınlık içinde bırakmıştı. Şimdi de bu haber geldi. Akabinde Güney Kore artık başının çâresine bakacağını; bundan sonra kendi müdafaasını kendisin yapacağını beyân etti. İşte bu gelişmeler, ABD’nin Avrupa’yı, Körfez’i, Pasifik’teki müttefiklerini yüz üstü bırakmaya başladığına işâret ediyor. Ama bundan çıkartılacak daha mühim bir ders var. Demek ki bundan sonra ABD’nin, pek çoğu kuyruklu yalan olan vaatlerine kanarak onunla yola çıkmak her zaman olduğundan daha riskli bir hâle gelmiştir.
Esas sıkıntı, doğan boşluklarda yaşanan ve bundan sonra da yaşanacak olan belirsizliklerden neşet ediyor. ABD dünyâdan elini ayağına çekerken arkasında iyi kötü kendi menfaatlerine hizmet etmesini beklediği mahallî “barış” (pax) sistemleri bırakmak isteyecektir. Ortadoğu’da Trump ve onun vazifelendirdiği Barrack’ın niyeti de bu. İsrâil-Mısır- Körfez Araplığı ve Türkiye arasında bir muvazene kurmanın derdindeler. Ama hesaba katmadıkları bâzı dinamikler de işliyor. Düz bir akıl yürütmeyle anlayabiliriz ki artık bu boşluğu kendi menfaati istikâmetinde doldurmak isteyen yarı merkez devletler arası mücâdeleler tırmanacaktır. Kaçınılmaz çatışmaları berâberinde getiren yırtıcı bir süreçtir bu. Bir nizam tutturmak ile onu delen dinamikler berâber işliyor.
İsrâil’in yayılmacı, soykırımcı ve sürgüncü/kanlı (pogromist) siyâsetlerinden meydana gelen mızrak, Trump ve şürekâsının dikmeye çalıştığı çuvala girmiyor. Yakında İsrâil’de bir seçim olacak. Herkes bir ümit, bu seçimin daha aklı başında kadroları iktidâra taşımasını bekliyor. Ama ben bu neticeden pek emin olamıyorum. İsrâil 1990’lar evvelindeki İsrâil değil. İşçi Partisi çok büyük bir hatâ yaptı ve eski Sovyet coğrafyalarından gelen Aşkenazları vatandaş yaptı. Büyük bir göçtü bu. İşçi Partililer bu insanların iyi kötü sosyalist bir tecrübe yaşadıkları için kendilerine oy vereceğini hesap etti. Hâlbuki, gelenlerin kâhir ekseriyeti, aralarından Ben Gvir ve Smotriç gibi manyakları çıkaracak olan yobaz dindarlardı. İsrâil milleti kendi kendisini zehirledi. Ortaya hastalıklı bir çoğunluk çıktı. İşte bu dinamiktir bugün dökülen yüzbinlerce insanın kanının mesulü. İnşaallah hatâ ediyorumdur; ama doğrusu, ben bu dalganın daha da kuvvetlenerek devâm edeceğini düşünenlerdenim.
İyi de bundan bizim payımıza düşen nedir? Hemen ifâde edeyim: Hâdisat bizi peyderpey bir Türk-İbrâni “sürtüşmesi” ihtimâline sürüklüyor. Hem Türkiye’nin hem de İsrâil’in Batı eksenli, ABD’nin sıkı müttefiki devletler olduğunu iddia edenler çıkacak ve bu tespitime itirâz edeceklerdir. Doğrusu ben de yakın bir zamâna kadar bu tarz bir değerlendirme yapıyordum. Ama İran Savaşı sonrasında bu kanaati taşımakta zorlanıyorum. Ankara’nın tekmil kurum ve kuruluşlarıyla bunun farkında olduğunu kuvvetle tahmin ediyorum. Anlayabildiğim kadarıyla Ankara, bilhassa son NATO Zirvesi’nde çok âşikâr hâle gelen, ABD’ye hayli bitişen bir siyâset tâkip etmeye başladı. Ben bunu şartsız olarak ABD’nin dümen suyuna girmek olarak görmek istemiyorum. Bunu düşünmek bile bana çok ürkütücü geliyor. İhtimâlin stratejik olmaktan çok taktik bir tercih olduğunu düşünüyorum. ABD’nin ne kadar itimât edilmez olduğunu körler bile görürken Türkiye’nin bu hatâya düşeceğine pek ihtimâl vermiyorum. Türkiye bence şunu yapıyor: İsrâil’in şımarık, başına buyruk, çok defâ Trump ve ekibini de zora sokan fiillerinin birikip ABD’nin onu hizâya getirmesini bekliyor. Bu yaklaşım kısa vâdede rahatlatıcı olabilir. Ama orta vâdede bunun devâm edeceğini kimse beklememelidir. Çünkü nihâî tahlilde ABD’nin tercihinin asla İsrâil karşısında Türkiye olmayacağını hesâba katmak gerekir. Buna mukâbil, ABD’nin Türkiye olmaksızın cümle plânları boşluğa düşecektir. İhtimâller hesâbında üzerinde durulmaya değer yegâne husus, er geç yaşanacak olan bir Türkiye-İsrâil sürtüşmesinin nerede ve ölçüde yaşanacağıdır.
Ben kendi nam ve hesâbıma bunun yerinin Sûriye olacağını düşünüyorum. Bir savaştan bahsetmiyorum. Türkiye ile İsrâil arasında, tıpkı İran’da olduğu üzere kan dâvâsı mâhiyetinde, nerede biteceği belli olmayan bir savaşa Batı ve ABD asla müsaade etmeyecektir. Lâkin İsrâil’in aşırılıklarını törpülemek isterlerse, ki İsrâil’in son Sûriye saldırısı bardağın taşmasına doğru giden bir süreci başlattı, ABD kısmen İsrâil’i dengelemek adına kontrollü bir çatışmaya cevaz verebilir. Bir şekilde Sûriye’de sıkışan gazı tahliye etmek adına bu tarz bir senaryo hayâta geçirilebilir. Eğer bu olmazsa, kontrolden çıkacak olan, yine Sûriye mahreçli daha büyük bir savaş kaçınılmaz olacaktır. Türkiye’nin Sûriye’yi İsrâil’in kucağına atmak lüksü yoktur. Buna mukâbil, Sûriye’den vazgeçmesi gibi bir centilmenlik İsrâil fanatizminden beklenemez. Büyük bir merakla İsrâil seçimlerinin neticelerini bekliyorum. Sonrasını, kısmetse göreceğiz.
Dünyâ sistemi çökerken yaşanan zelzelenin bir merkez üssü vardı. Bir anda büyük bir yıkım getirdi. Şimdi ise onun dalga dalga tsunamilerini yaşıyoruz. Her şey durulduğunda nasıl bir dünyâ zuhûr edecek ve cânım memleketimiz orada nasıl bir yer alacak? Çok heyecân veren sualler bunlar…


