1. HABERLER

  2. EDEBİYAT DEFTERİ

  3. DÜŞÜNCE - YORUM - ANALİZ

  4. Donroe Doktrini: 1945’e Suikast
Donroe Doktrini: 1945’e Suikast

Donroe Doktrini: 1945’e Suikast

Ortadoğu’dan Asya-Pasifik’e, Avrupa’dan Latin Amerika’ya uzanan geniş jeopolitik yelpazede uluslararası sistem, aynı anda birçok krizin iç içe geçtiği bir “birleşik türbülans” döneminden geçerken; Washington’un küresel ölçekte çoklu cephelere yayılmış, ek

A+A-

TAHA ÖZHAN - Perspektif

Venezuela’da ABD’nin organize ettiği darbe ve tam bir simsar diliyle duyurduğu işgal planı, ‘1945 sonrası düzenin’ olabilecek en vulgar biçimde ve bizzat ana kurucu aktörü tarafından suikastla bitirildiğini ilan etmiş oldu. Tarih değiştiren suikastların nelere yol açtığına dair hafızamızda bir resim bulunuyor. Bu müdahaleden sonra dünyanın en az endişelendiği şeyin de Venezuela olmasının sebebi hafızalardaki resimden başkası değil. Yaşananın sıcaklığında, yeni düzenin ne olacağına dair düşünceler Trump’ın şerrinden çekinildiği için telaffuz edilmese de, herkesin bildiği bir sırdan ibaret. Evet, tarihe bir geri dönüşüm malzemesi muamelesi yapamayız. Geleceğe dair keskin tahminlerde bulunamayız. Ama bugün yaşananlara dair kafa karışıklığımızın olması için özel bir sebep de bulunmuyor. Yeni dönem, düzen, gelecek yıllar; ne derseniz deyin bir tek olgunun etrafında şekillenecek: Amerikan Sorunu. 

Şimdi bu soruna bir yandan “Make America Great Again” (MAGA) eliyle, diğer yandan Amerikan Siyonizmi marifetiyle bir ideoloji de giydirilmiş durumda. Amerika’nın hiçbir zaman bir ideolojiye ihtiyacı olmadı. Zira Amerika’nın kendisi zaten bir ideolojiydi. Gelinen noktada, tarihinde ilk kez, bu denli keskin bir ideolojik eksene -üstelik hiçbir ideolojik tutarlığı veya inandığı değer seti bulunmayan bir yönetim altında- oturan Amerika’nın hem ülke içerisinde hem de dünyada ‘Amerikan Sorunu’nu büyütmekten başka istikameti görünmüyor.

Bu bağlamda, geride kalan 2025 tam anlamıyla bir Amerikan Sorunu yılı olarak tamamlandı. Sene sonunda yayımlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin Trump’ın sebep olduğu krizlerin aynası olması gibi, küresel jeopolitik risklerin neredeyse tamamına yakını da Amerikan Sorunu’nun aynası haline geldi. Dünya artık Amerikan Sorunu’nun dinamikleri ve neticeleri içerisinde jeopolitik ve ekonomik riskleri yönetmek zorunda kalacağı bir döneme girmiş oldu. Amerika’nın ve dünyanın ciddi bir kısmının 2010’larla içine girdiği siyasal, ekonomik ve jeopolitik bunalım; Trump’ın ikinci kez seçilmesiyle küresel bir rejim değişikliğinin ilanı haline geldi. Bilinen haliyle 1945 sonrası düzenin artık sona geldiği fikri, yaygın bir şekilde kabul edilmeye başlandı. Oysa bugün nihayete erecek oluşu sorumsuz bir hazla tartışılan bu 80 yıl, Roma’dan bu yana, büyük güçler arasında “doğrudan” savaşın çıkmadığı en uzun dönem olarak yaşandı. Üstelik bugün ana gerilim ekseni olan ticaret savaşları da ilk kez 1945 sonrası dönemde, öncesinde olduğu gibi askeri savaşlara dönüşmedi. Ancak gelinen noktada, öngörülebilir bir gelecekte, savaş(lar)ın çıkmama ihtimalinin azalmaya başladığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. 

Ortadoğu’dan Asya-Pasifik’e, Avrupa’dan Latin Amerika’ya uzanan geniş jeopolitik yelpazede uluslararası sistem, aynı anda birçok krizin iç içe geçtiği bir “birleşik türbülans” döneminden geçerken; Washington’un küresel ölçekte çoklu cephelere yayılmış, ekonomik ve askeri zeminlerde baskıcı ve öngörülemez bir angajman tarzını ortaya koyuyor. Bu tablo, dünya siyasetinde tekil krizlerin değil, birbirini tetikleyen bölgesel kırılmaların egemen olduğu bir döneme kapı aralıyor. Trump kaynaklı istikrarsızlık ‘sistemik’ hâle geliyor. Washington’un artık iyice yerleşen “karmaşa doktrini” açık bir şekilde sistemsel istikrar krizi inşa etmiş durumda. Yeni normal olarak Amerika dışındaki aktörler bu duruma uyum sağlama kabiliyetlerini de artırmaya başladılar. Gelinen noktada Trump’ın ikinci dönem dış politikası; herhangi bir süreklilik iddiasını terk ederek, ABD’nin ‘küresel garantör’ rolünden ‘hesaplı bir bozguncu’ rolüne geçişini temelden yeniden tanımlayan radikal bir ‘stratejik tasfiye programı’na dönüşmüş durumda.

Bu durum, kurumsal ittifak ve siyasal tutarlılığın erozyona uğramaya devam ettiği bir süreçte ABD gücünü kullanarak her ilişkiyi, süreci ve muhataplığı kısa dönem kazançlar dünyasına hapsetmektedir. Bütün bu akış da daha fazla kişiselleştirilmiş, alverci ve stratejik olarak tutarsız bir hâle gelmiş düzlemde; kurumsal mantıktan çok ABD Başkanı’nın içgüdüsü tarafından şekillendirilmektedir. Bu kişiselleşme ise iki yapısal sonuç üretti: Birincisi, politika değişken hâle gelmektedir. Dünya artık Amerika’nın birkaç hafta sonra nerede duracağını öngöremez durumdadır. Ortaya çıkan belirsizlik, farklı aktörleri seçeneklerini çeşitlendirmeye zorlamaktadır. Ancak bu da sahici süreçler veya alternatifler ortaya çıkarmamaktadır. Zira Washington’un yarın eski pozisyonuna hiçbir şey olmamış gibi dönme ihtimali bulunmaktadır. İkincisi, aktörler artık tavizleri sistemik baskının sonucu değil, ‘yönetilebilir provokasyonla elde edilebilecek müzakere edilebilir ayrıcalıklar’ olarak görmeye başladılar. 

Trump yönetimi bu dinamiği açıkça benimsemektedir. Öngörülemezliği stratejik kaldıraç olarak görmektedir. Bu yaklaşım Nixon’ın “çılgın adam teorisi”ne benzemektedir. Ancak kurumsal güvenlik tamponlarından yoksundur. Nixon’dan farklı olarak Trump, öngörülemezliği bir güç göstergesi olarak açıkça dile getirmektedir. Müttefiklerinin ve rakiplerinin “kendisinin ne yapacağını asla bilemediklerini” söylemekte ve belirsizlik sayesinde taviz kopardığını varsaymaktadır. Ancak öngörülemezlik yalnızca güvenilir kurumlar tarafından desteklendiğinde kaldıraç işlevi görür. Kurumsal süreklilik olmadan öngörülemezlik, güvenilmezlikten ayırt edilemez hâle gelir. Sonuçta, Washington ile bugün ilişkileri yönetme ve sorunları çözmek için diplomasi yapmak yerine Trump’ın da sık sık telaffuz etmekten özel bir haz aldığı “anlaşma” yapmak gerekmektedir. Bu anlaşmalara tarafların güveni de, sadakati de sınırlıdır. Zira en başta Washington, bu anlaşmalar vesilesiyle uzun vadeli ve elverişli bir ortam inşa etme veya sorunları çözme hedefi yerine, spesifik etkileşimlerden maksimum fayda sağlamaya gayret etmektedir. Bu durum, Çin’le ticaret anlaşmasından Ukrayna’da savaşı bitirmeye, İsrail saldırganlığını durdurmaktan Suriye’de sağlıklı bir geçişi sağlamaya varıncaya kadar kriz bölgelerini doğrudan etkilemektedir. 

Avrupa’nın Sönümlenişi, Pax-Sinica’nın İmkânsızlığı

Amerikan Sorunu’nun doğrudan şekillendirdiği iki bölge ve aktör Avrupa ve Çin’dir. On yıllardır birçok maliyeti kendisi dışında aktörlerin (Güvenliği Amerika’nın, enerji talebini jeopolitik maliyet olmaksızın Rusya’nın) ödediği bir liberal çok taraflılığın normlarını içselleştirmiş olan Avrupa, bu düzeni hukukun değil gücün sonuçlarının belirlediği bir çağa kurumsal ve ideolojik olarak hazırlıksızdır. Kuvveden fiile kimin geçireceğinin belli olmadığı kurallar manzumesine -gelinen noktada karmaşasına- referans veren Avrupa’nın yaygın jeopolitik kelime dağarcığını oluşturan “risk azaltma”, “dijital egemenlik”, “stratejik özerklik”, “stratejik bağımlılıklar”, “stratejik sabır” gibi kavramsallaştırmalar kıtanın yaşadığı bunalıma veya yüzleşmekten duydukları korkulara işaret etmektedir.  

Bu kavram setinin altında bağımlılığın gerçeği yatmaktadır: Rusya’ya bağlı enerji, ABD’ye bağımlı güvenlik ve teknolojiler, Çin’le iç içe geçmiş pazarlar. Sonuç olarak, Avrupa muazzam düzenleyici güce sahip ama ortak vizyonu olmayan ‘minimal jeopolitik güce sahip bir orta güçler topluluğu’ hâline gelmiştir. Başka bir ifadeyle, şartların her geçen gün zorlaştığı ve sertleştiği bir dünyada “normatif güç” safhasında kalmış olmanın çaresizliğini yaşamaktadır. Zira Venezuela’ya karşı Washington’un başlattığı darbe ve korsanlığı daha sonra işgalle sürdüreceğini ilan etmesine karşın, Avrupa’nın “durumu izliyoruz” yaklaşımı tam da normatif güç düzeyine tekabül etmektedir. Trump’ın bu durumu olabilecek en vulgar şekilde dünyanın gözünün önünde Avrupa’ya hissettirmesi de yaşanan felç hâlinden kaynaklanmaktadır.

trump avrupalı liderler

Diğer yandan, ABD hegemonyasını uzun süre ayakta tutan liberal uluslararası düzen zayıflarken, bu boşluğu Çin’in doldurabileceği hâlâ şüpheli bir iddiadır. Pekin’in küresel liderliğe yönelik bir iştahı görünmüyor. Çin’e dair matbuatta değişmez görselin konteynır resimleri olması aslında durumu özetliyor. Çin istikrar arıyor ama “imparatorluğun yüklerini” üstlenmek istemiyor. Bir “Pax Sinica” (Çin Barışı) peşinde değil; önceliği içeride kalarak rejim meşruiyetini korumak, ekonomik yeniden dengelenmeyi sağlamak ve toplumsal istikrarını sürdürmek. ABD ile yaşanan ticaret savaşı, Çin’in ihracata bağımlılığı azaltma, iç talebi canlandırma ve yarı iletkenler ile yapay zekâ gibi kritik sektörlerde teknolojik özerklik kurma ihtiyacını daha da acil hâle getirdi. Çin’in “kalkınma”, “güvenlik” ve “medeniyet” başlıkları altında geliştirdiği küresel girişimler, yeni bir dünya düzeni inşa etmekten ziyade ekonomik nüfuz projeksiyonu yapma amacını taşıyor. Özetle, Çin’in yükselişi ideolojik veya dünyaya bir vizyon sunan yaklaşımla değil, pragmatik bir zeminde durmaya devam ediyor. Muhataplarına sahici ve (siyasi, ekonomik ve güvenlik) derinliği olan ittifaklar yerine ancak Pekin’in avantajına olacak alverci ilişkiler öneriyor. Bu da, Çin’i son tahlilde emperyal bir düzen vizyonuna sahip güç olarak değil; adeta arz, kalite, hizmet ve fiyat avantajı sunduğu sürece ilişki kurulması gereken “tek-uluslu bir kamu şirketi” konumuna oturtuyor. 

Sonuç olarak Çin, kendi çıkarlarını önceleyen, ekonomik olarak güçlü ama stratejik açıdan ihtiyatlı bir aktör olarak küresel düzen vizyonu olmadan küresel ticareti şekillendiren bir güç olmayı arzuluyor. ‘Uyuyan Çin’den duyulan tedirginliği ve beklentiyi ‘Uyanmış Çin’e dair tepkilere ve hazırlıklara tercih ediyor. ABD’nin ağırlığının azalmasıyla dünya, baskın ama çekingen bir Çin’in merkezinde yer aldığı kırılgan bir ‘çok kutupluluğa’ doğru sürükleniyor.

Ancak Pekin’in son tahlilde ana ekseni içe dönük bir realizm içinde yol almaktadır. Yakın dönemde krizlerle test edilen bu durum aslında bizlere bir fikir de verdi. Pekin’in küresel kamu malları sağlayıcısı olarak davranma isteksizliği, vizyon yoksunluğu, cari sisteme alternatif kurallar manzumesi sunmaması yumuşak gücünü, jeopolitik derinliğini ve muhatabını da tatmin eden iş birliklerini sınırlamaktadır. Çin alternatif bir düzen öncüsü olmak yerine; kredi, gözetim ve kaynak çıkarma yoluyla devletleri bağlayan paralel bağımlılıklar inşa etmektedir. Kaldı ki sistemden müşteki olup da Çin’le ilişkilerini nispeten derinleştiren aktörlerin tamamı da, Pekin ilişkisini cari sistem içindeki pozisyonlarına bir alternatif olarak değil, ABD ile ilişkilerinde kaldıraç olarak ele almaktadırlar. Sonuçta sistemin eksiklerini düzeltmek, sorunlarını gidermek için çaba sarf etmeyi reddeden Çin, küresel kırılganlığın derinleşmesine katkı vermektedir. Bu yaklaşım Çin’in en dar manada ve kısa vadede çıkarlarını korumasına yardım etmektedir. Ancak dünyanın geriye kalanının, iş birliği yapmayı reddeden biri ‘cezalandırıcı’, diğeri ise ‘kayıtsız’ iki güçlü aktör arasında sıkışmasına yol açmaktadırlar.

Dünya’nın içine düştüğü bu sıkışma, milenyumla birlikte güçlü işaretlerini vermeye başlayan küresel jeopolitik bunalımın kaçınılmaz bir sonucu aslında. Trump, bu bunalımı en dramatik şekilde yaşayan Amerika’nın tabiî olarak ürettiği bir figür sadece. Daha sarih bir ifadeyle, Trump liberal iflasın mezatından siyasal sermaye devşirmekte ciddi davranamayan Cumhuriyetçilerin açtığı alanda siyasi doğruculuğa savaş açarak var olan bir isim. Venezuela’da gerçekleştirilen darbe ve devlet başkanının kaçırılması bir yönüyle Amerika’nın paranoyak siyasal damarının inşa ettiği siyasal aklın yansıması olduğu kadar, küresel jeopolitik çaresizliğin de bir neticesi. 

‘Donroe’nun’ Yarımküreyi Keşfi

İki asırlık bir kavramsal yaklaşımın Trump gibi simsar bir müteahhidin dilinde yeni bir işgalin gerekçesi olarak sunulması tam anlamıyla sürreel bir tablonun ortaya çıkmasını sağladı. 3 Ocak 2026’da Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun ABD Özel Kuvvetlerince alıkonularak ülkeden çıkarılması, Başkan Trump tarafından ukala bir üslupla ve güncellenmiş hâliyle ‘Donroe Doktrini’nin uygulanması olarak tanımlandı. Trump, “Orjinalini çok aştık, artık buna Donroe Doktrini diyorlar. Batı Yarımküre’de Amerikan hâkimiyeti bir daha sorgulanmayacak” diyerek, devlet eliyle yapılan korsanlığa kılıf bulmuştur. Trump’ın yeni doktrin söyleminden sadece bir ay önce yayımlanan Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi, Washington tarafından erken Soğuk Savaş döneminden bu yana üretilmiş en sonuç doğurucu potansiyele sahip dış politika belgesi olarak okundu. Metin, 1945 sonrası liberal uluslararası düzeni resmen mahkûm etmiş ve bunun yerine medeniyetçi realizm, katı egemenlik, ekonomik milliyetçilik, yarım-küresel öncelik ve alverci ittifaklara dayalı açık bir doktrine işaret etmekteydi. Strateji belgesinde, Batı Yarımküre tüm diğer sahaların üzerine çıkarılmaktaydı. Belgede Batı Yarımküre, Amerika Birleşik Devletleri’nin birincil hâkimiyet alanı olarak konumlandırılmıştır. 

Batı Yarımküre artık “birinci önceliktir” ve Amerika Birleşik Devletleri: 1) Yarımküre dışı tüm güçlerin (Çin, Rusya, İran) ekonomik veya askerî tutunmalarını engelleyecektir. 2) Karteller ve insan kaçakçılığı ağlarına karşı gümrük tarifeleri, yaptırımlar, denizden engelleme ve ölümcül güç kullanacaktır. 3) Kritik tedarik zincirlerinin (yarı iletkenler, nadir toprak elementleri, ilaçlar) yakın bölgelere kaydırılmasını zorlayacaktır. 4) Yasa dışı göçü Amerikan anavatanına karşı bir “hibrit savaş” eylemi olarak ele alacaktır. Bu, dili kasıtlı olarak kışkırtıcı olan ve 1823’ten bu yana bir ABD yönetimi tarafından yapılan en net nüfuz alanı siyaseti ilanı olarak tanımlanabilir. İşte Maduro’nun ABD destekli bir darbe ile teslim edilip Washington’a teslim edilmesinin ardından Trump’ın yaptığı konuşmada sık sık vurgu yaptığı “Yarımküre”, bir ay önce Strateji Belgesi’nde şekillendirilen eksenden başkası değildi. 

Latin Amerika: “Tanrı’ya Uzak, ABD’ye Yakın”

Latin Amerika için ABD müdahaleleri izole olaylar değildir; bunlar askeri işgaller, darbeler, ekonomik baskılar ve gizli operasyonlar gibi en görünür ifadeleri yalnızca daha derin bir sistemin parçası olan yüzyıllık bir egemenlik modelinin parçasıdır. Eduardo Galeano’nun hatırlattığı gibi, tarih asla elveda demez; “daha sonra görüşürüz” der. Latin Amerika’nın ABD ile bitmez çilesinin özetidir “daha sonra görüşürüz”. 1954’te Guatemala’dan günümüzde Venezuela’ya kadar, ABD siyasi, ekonomik veya askeri güçle müdahale ederek Latin Amerika’nın istikrarsızlığı bizatihi düzenin kendisi hâline getirmiştir. ABD müdahaleleri sadece saldırganlık değil, siyasi ve ekonomik yapıları, hatta ulusların belleğini şekillendiren yapısal bir müdahaleler bütünü hâlini almıştır. 

Bir yönüyle Díaz’ın, Latin Amerika’yı kestirmeden anlatmak için adeta atasözüne de dönüşen “Tanrı’ya uzak, ABD’ye yakın” yakınması  (Pobre México, tan lejos de Dios y tan cerca de los Estados Unidos) bir zamanlar ulusal bir gözlemken, bugün bölgesel bir teşhis olarak işlev görmektedir. Kıta genelinde egemenlik, ABD etkisine yakınlık nedeniyleçoğu zaman koşullu bir hal almış sınırların ötesine uzanan ticaret anlaşmaları, borç yükümlülükleri ve siyasi baskılar tarafından şekillendirilmiştir. Demokratik umutların veya sosyal reform çabalarının olduğu anlarda bile, bu güçler yüzeyin altındaki akıntılar gibi görünmez bir şekilde etkin olur; bağımsız çabaları altüst etme ve eski hiyerarşileri yeniden üretme tehdidini taşır. 

Bugün dünyanın ana meselesine dönüşen ve önümüzdeki yılları şekillendirecek olan Amerikan Sorunu, Latin Amerika’nın en yakından bildiği bir çiledir. Ancak bu durum Latin Amerika’nın veya Venezuela’nın durumunu açıklayan tekil sorun değildir elbette. Son tahlilde kendileri de bir sömürge düzeninin ürünü olan bu kıtanın yapısal sorunları da en az Amerikan Sorunu kadar büyüktür. Venezuela, sömürge döneminden miras kalan toplumsal yapı, rantiyeci (petrol rantına dayalı) siyasal ekonomi, zayıf sermaye birikimi, dış baskı (ABD gücü dâhil) unsurlarının birleşerek uzun süreli bir kurumsal “tıkanma” üretebildiğine dair çarpıcı bir örnektir. Merkezinde enerji sektörünün siyasal ATM makinasına dönüştüğü bir politik ekonominin etrafında şekillenen siyasal, toplumsal ve kurumsal ekosistem uzun yıllardır felç olmuş bir yönetimin oluşmasına yol açtı. 

Dolayısıyla, Venezuela’da mesele “ya sömürge mirası, ya ABD emperyalizmi ya da ekonomi” değildir; bu katmanların birbirini pekiştirme biçimidir. Sonuçta oldukça düşük devlet kapasitesi ağır demokrasi açığıyla birleşince, Irak’ta ve Afganistan’da fiili savaş ve işgal girişimine rağmen yaşanmayan, devlet başkanını bir saldırgan güce teslim edecek kof devlet kapasitesi ortaya çıktı. Bu kofluğa yıllardır ağır bir cehaletle övgüler düzenler üzerine belki ayrıca düşünmek ve yazmak gerekiyor. Ancak bugün için Venezuela’daki kofluğu oluşturan yapısal başlıkların Amerikan Sorunu karşısında savunma kapasitesine sahip olmak isteyenlerin birinci meselesi olması gerektiği de aşikârdır. 

Venezuela’yı yıllar içerisinde tam bir iflasın eşiğine getiren iç ve dış sebeplerin artık fazlaca bir anlamı bulunmuyor. Amerika’nın açıkça kaynaklarını gasp edeceği ve yöneteceğini söylediği bir ülkeyi derin belirsizlik bekliyor. Ancak buna rağmen, Venezuela’da Maduro’nun darbeyle indirilmiş olması, onu da iktidara taşıyan Chavismo hareketinin de ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Trump’ın sahne şovuna dönüştürdüğü Maduro’nun ABD’ye getirilmesi ve yaptığı açıklamaların Chavismo damarına basmış olması da muhtemeldir. Dolayısıyla Washington’un kibirli açıklamaları ve aşağılamaları şu an için tartışmayı şekillendirse de, Venezuela işgalinin daha birçok komplikasyonu içinde barındırdığını da görmek gerekiyor. Bu noktada, Trump’ın elinde sonuçsuz bir hiperaktivite içerisine girmiş ABD dış politikasının, Venezuela’da da hangi u-dönüşlerini yapacağını göreceğiz.

Amerika’yı ve Dünyayı Ne Bekliyor?

1945 düzeninin cinayet mahalli Venezuela olabilir. Ancak bu suikastin yakın ve orta vadede bütün dünyada ve tabiî ki Amerika’da sonuçlar üretmesi ilk senaryo olmaya devam ediyor. Amerika son tahlilde bugüne kadar doğrudan ve tek başına başka bir büyük güçle savaşmış bir ülke değil. Hâlâ en büyük askeri kaybı kendi iç savaşında yaşamış bir ülke. 19. Yüzyılın sonundan itibaren gerileme dönemindeki Britanya ve İngiltere ile yaşadığı savaşlardan 20. Yüzyıl boyunca dahil olduğu savaşların tamamında ya bir ittifakla beraber savaşlara girdi, ya başka bir gücün desteğiyle ayakta durdu ya da Irak ve Afganistan gibi tükenmiş ülkelerle savaştı. Amerikan askeri gücünün dünyanın geriye kalanından açık bir şekilde üstün olduğuna şüphe yok. Yıllık 1.5 trilyon dolar harcama kapasitesine sahip bu gücün en büyük sorunu; öncelikle Amerika içerisinde finansal desteğin yanında siyasal ve psikolojik desteği teminat altına alma ihtiyacı. Bu teminat bugün ciddi kırılganlıkları içinde barındırıyor. 

Trump’ı iktidara taşıyan dalga ile kişisel veya zihinsel herhangi bir ünsiyeti bulunmuyor. Hatta bu dalganın tiksindiği ‘Amerikan Psikopatı’ prototipiyle tasvir edilen kuzeyli, şehirli, hedonist ve aç kapitalist karakteri temsil ediyor Trump. Hâsılı kelam, Trump’ı iktidara taşıyan kitle ile yaptığı Faustçu “anlaşma”, zannedilenin aksine oldukça kırılgan bir ünsiyete dayanıyor. Venezuela gibi maceralara gireceğinin net bir şekilde işaretlerini veren Trump’ın (geçmişte Kanada’ya yönelik dillendirdiği arzuları, İran’a yönelik tehditleri, Venezuela işgal planını ilan ettikten bir gün sonra da “Grönland’a kesinlikle ihtiyacımız var”, “Meksika’ya bir şeyler yapmamız lazım” açıklamaları) Amerika içerisindeki kırılganlıkları daha da derinleştirmesi anlamına geliyor. 7-8 ay sonra tam bir seçim havasına girecek olan ABD’de Cumhuriyetçilerin ciddi bir baskı altına girmesi kaçınılmaz olacaktır. Ancak buna rağmen Trump ve ekibi mezkûr politikalarında ısrar edebilirler. Zira dünya için oldukça tehlikeli ve maliyetli adımlar, geçmişinde altı (6) kez iflas yaşamış Trump’ın zihninde ekonomik fırsatlar olarak şekilleniyor. Rusya ile jeopolitik bir anlaşma yapması beklenirken, ailesinin de dahil olduğu enerji taşımacılığı görüşmeleri, Ukrayna’da maden işletmeciliği, Venezuela’ya petrol şirketlerinin dönüşü, Gazze’nin turizm merkezi olması gibi. 

Dünya açısından yeni bir dönemin açıldığını söylemek mümkün. Global rejim değişikliği, Venezuela darbesi ve işgal planıyla artık herkesin ikna olacağı bir gelişmeye dönüşecek. Zira Venezuela’da sahne alan saldırganlık, Dünya’nın Nazi’lerden bildiği modern bir Lebensraum ve Anschluss anlayışının daha geniş bir kampanyasının açılış salvosuna dönüşebilir. Kaldı ki yıllarca Venezuela’nın hamisi olarak görünen Rusya’nın daha Trump’ın ilk döneminde Ukrayna ile bir takas fikriyle Washington’a yaklaştıklarını duymuştuk. Zaten ABD’nin geçen ay başında yayınladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi’nde abartılı “Yarımküre” vurgusuyla bütün dünyaya yeni “arka bahçeler ve tampon bölgeler düzeni” önermiş oldu. ABD kendi arka bahçesini (Latin Amerika) ve muhtemelen ön bahçesini (Kanada ve Grönland) tam bir tahakküm altına alacak, diğer aktörlerin de benzer girişimlerine karşı umursamaz davranacak. 

Bütün bu gelişmeler çok açık bir şekilde üç dinamiği güçlendiriyor. Birincisi, savaş(lar)ın çıkma ihtimali ciddi şekilde artacaktır. Zira devam eden deglobalizasyon ve ticaret savaşları asgari düzeyde uluslararası hukukun işlemediği bir düzende savaş ihtimalini kaçınılmaz olarak besleyecektir. İkincisi, çöken sistemin kurumlarının artık ayakta kalma ihtimali de zayıflamaktadır. Ne güvenlik ne düzenleyici ne de siyasal kurumların böylesi bir “yönetilen kaos” düzeninde eski formlarını korumaları zorlaşacaktır. Üçüncüsü şimdilik “yönetilen kaos” safhasında olan krizimizin orta vadede “yönetilen” vasfını da kaybetmesi muhtemeldir. Böylesi bir durumda, dünyanın ciddi anlamda alıştığı ve hatta bağımlı hâle geldiği küresel/bölgesel üretim ve iş birliği ağının ciddi hasar görmesi mümkündür. Ticaretin, finansal altyapının, ham maddelerin, nadir elementlerin kaçınılmaz olarak silahlandırılacağı bu senaryoya dair hiç kimsenin boyutlarını hesapladığı bir kıyamet senaryosu bulunmuyor. 

Bütün bu iç karartıcı tablo içerisinde ülkelerin savunma kapasitesi konvansiyonel askeri ve ekonomik gücün yanında ülke içerisindeki istikrarla da şekillenecektir. Hatta savunma kapasitesinin son hattı ülkelerin siyasal istikrarı olacaktır. Burada özellikle nükleer gücü olmayan ve güçlü bir ittifak haritasında güvenceleri olmayan ülkelerin siyasal istikrarlarını korumalarının kaçınılmaz yolu demokratik kapasiteleri ve ülke içerisindeki insicam olacaktır. Venezuela örneğinin açıkça gösterdiği durumlardan birisi de, ABD darbesi ve saldırganlığının bizzat ülke içerisindeki iş birliği ile hayata geçtiğidir. Özellikle demokratik açık veren orta güçlerin ne jeopolitik fazla vermesi ne de sürdürülebilir bir savunma kapasitesine sahip olamayacağı artık açık bir şekilde görülmüş oldu. Amerikan Sorunu’na, dolayısıyla bu sorunun fırsat vereceği diğer tehditlere de karşı alınacak tedbirlerin başında tartışmasız bir meşruiyet duvarının inşa edilmiş olması gelmelidir.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.