1. YAZARLAR

  2. Süleyman Seyfi Öğün

  3. Caydırıcılık üzerine
Süleyman Seyfi Öğün

Süleyman Seyfi Öğün

Caydırıcılık üzerine

A+A-

II.Umûmî Harp insanlığa çok ağır bir bedel ödetti. Sayısız hikâye ve roman on seneler boyunca bu acıları işledi. Harpten sonra kurulan yeni dünyâ düzeni, bu tarz bir felâketi bir daha yaşamamak için şekillendirildi. Ama, sâdece harbin getirdiği acılar değildi bu hassasiyeti var eden. Bu tarz bir harbin yeniden vukû bulmasının doğuracağı neticeler çok vahimdi. Muzaffer müttefikler meyânında ABD, nükleer bir ateş kuvvetine sâhip yegâne devletti. Hiroşima ve Nagazaki’de bu silâhı, asker-sivil ayrımı yapmaksızın kullanmış ve târihin şâhitlik ettiği en korkunç savaş suçunu işlemişti. Tabiî ki ,zamânın hâkim hâlet-i rûhiyesi içinde bu “savaş suçu”, suç olarak görülmemiş; tam aksine, harbi nihâyete erdiren kurtarıcı bir hamle olarak aklanmıştı. Mesele şuydu: Eğer bir III.Umûmî Harp patlarsa , II.Umûmî Harbe rahmet okutacak yeni acılar yaşanacaktı.

Harp bittiğinde ABD, kendi kamuoyu da dâhil olmak üzere insanlığın müşterek hasretinin barış, her ne pahasına olursa olsun barış olduğunun farkındaydı. Düşman, yâni nazizm ve faşizm mağlup edilmişti. Üstelik, harp bittiğinde yavaş yavaş yeni düşman olarak şekillenen komünist Sovyetler Birliği ile omuz omuza muharebe edilmiş, Berlin’e iki koldan berâber girilmişti. Muhtemelen o esnâda, ABD’li şâhin militaristlerin zihinleri, Sovyetler’i yok etmek; bunun için lâzım gelirse bir iki nükleer bombayı Rusya’da da kullanmak fikriyle yüklüydü. Ama, işâret ettiğimiz üzere bunu yapabilmenin maddî ve mânevî şartları mevcut değildi. Çar nâçar bu durumu kabul ettiler.

1945’den 1950’lere doğru ABD elitleri, ki bunların hatırı sayılır bir kısmı aşırı sağcıydı, kamuoylarını muhtemel bir Rusya savaşına hazırlamaya gayret ettiler. McCarthy’nin kampanyaları bunun en meşhûrudur. Angaje düşünürler, akademikler, gazeteciler ve diğer prppagandistler yoğun bir anti komünist kampanya başlattılar. Hâkim fikir şuydu: Evet, nazizm ve faşizm ezilmişti. Lâkin komünistlerin onlardan farkı yoktu. O yok edilmeden dünyâ rahata eremezdi. Hâsılı, şâhin zihinler III.Umûmî Harbi başlatacak zemini var etmeye ayarlı çalışıyordu. Gelin görün ki, karı koca Rosenbergler atom bombasının sırlarını Sovyetler Birliği’ne veri verdiler. Onlar da kısa bir zaman içinde kendi nükleer kapasitelerini tesis etti. Rosenberglere gelnce, elektirkli sandalyede infâz edildi.

Rosenbergler elbette insanlığın borçlu olduğu kahraman şahsiyetlerdir. Onların hâtırasına gölge düşürmek, saygısızlık yapmak istemem. Ama kendimi, bu hâdisede, şâhinlere itiraz eden dengeci yapıların da dahli olduğunu düşünmekten alıkoyamam.

Neticede, dehşet dengesi denilen caydırıcı bir sistem meydana geldi. İki hasım rekâbete ve mücâdeleye devâm edecek, lâkin bu rekâbet doğrudan savaşa evrilmeyecekti. Aralarındaki zımnî anlaşma buydu.. Çünkü iki tarafta da bu ölümcül silâhlara sâhipti. Bu harbin neticesi toplu yok oluştan başkası değildi. Arada kaza yaşanmadı değil. 1962’deki Küba füze krizinde savaşmanın eşiğine geldiler. Ama son anda temas kurarak bu tehlike bertaraf edildi.. Buradan da anlıyoruz ki, dehşet dengesi de harp ihtimâlini mutlak mânâda ortadan kaldırmıyordu. Durumun nezâketine binâen, bu defâ bir adım daha atarak yumuşama ve barış içinde bir arada yaşama siyâsetleri hayâta geçirildi. SALT 1 ve SALT 2 olarak bilinen ve nükleer silâhların mütekâbiliyet üzerinden azaltılması anlaşmaları yapıldı. 1970’lerde artık kalıcı bir barışa daha yakın olduğumuzu zannediyorduk.

İklimler seviyesinde bahar kıştan sonra gelir. Lâkin târihte tersi cereyan eder. Baharlar hep yalancı bahar olarak kalır ve baharın arkasından zemheri kışlar yaşanır. 1970’lerin, bilhassa ikinci yarısında hissedilen bahar havası aldatıcıydı. 1980’lerde, bilhassa Reagan devrinde hava yeniden sertleşti. Dengeciler bürokraside tasfiye ediliyor , yerlerine yeniden neoconlar olarak bilinen şâhinler geliyordu.

1980’lerin sonunda ve 1990’larda Sovyet Kampı çöktü. Esâsen bu dünyâ sisteminin giderek şiddetlenen krizlerinin neticesidir. Çöken sâdece Sovyetler değildi. Sistem çöküyordu. İşte anlaşılmayan da buydu. Bu çöküşün Sovyetlerde başlamış olması, aynı derin krizin er geç Batı’yı ve elbette ABD’yi de vuracağına işâretti. Ama iki kutupluluk fetişi sebebiyle bu görülemedi. Büyük bir çoğunluk Sovyetler ve ABD’yi uzlaşmaz iki kutup zannediyordu. Hâlbuki her ikisi de aynı dünyâ sisteminin bir parçasıydı. Öyle göründe ve algılansa da yaşanan hâdise, Batının ve ABD’nin zaferi değildi. Neocon saldırganlık bundan sonra azgınlaştı ve bugünlere kadar geldi. Bugün, kriz tekmil Batı âlemini ve ABD’yi vurmuş olsa da zihinler hâlâ bununla uyumlu değil. O sebeple de hatâ üzerine hâta yapılmaya devâm ediliyor. Trump’ın tutarsız hâlleri, Avrupa elitlerinin sefâleti hep bu ayarsızlığın mahsulü.

Soğuk Savaş’ın nihâyete ermesi, dehşet dengesinin yok oluşu, kalıcı bir dünyâ barışına giden en emin yol olarak değerlendirildi. Hâlbuki ve tam aksine olarak elimizdeki yegâne emniyet sibobundan da olmuştuk. 1953’te Sovyetle ilk nükleer denemelerini yaptı. Eğer bu olmasaydı, muhtemelen, ABD ekonomisinin altın çağının sona ermeye başladığı 1970’lerde yeni bir harp patlardı. Savaşmamayı mümkün kılan caydırıcı mekanizmalardı. Evet, bu mekanizmalar dehşeti, korkuyu dâim kılıyor ve insanlığı bunaltıyordu. Ama diğer taraftan da savaşı gündemden uzak tutuyordu. Dehşet dengesinin ortadan kalkması geçici bir rahatlama meydana getirdi. Aldatıcı olan da buydu. Bu rahatlamanın kalıcı bir barışa evrileceği zannı ise tam mânâsıyla bir yanılsamaydı. Evet rahatlamıştık rahatlamasına, ama artık savaşa her zaman olduğundan daha yakındık. Nitekim 2020’lerdeki tırmanmalar tam da buna işâret ediyor.

Batı âlemi ,hâl-i perişânına bakmadan Rusya’yı kışkırtmaya devâm ediyor. Rusya’da biteviye nükleer doktrinini değiştirip icap ettiğinde elini bu silâhlara götüreceğini söylüyor. İlk başlarda imâ ediyordu; şimdilerde ise tehdit boyutunda alenen beyan ediyor. Batının bunu her seferinde blöf diye geçiştiriyor. Daha beteri , kıt akıllı Batılı siyâsetçiler, “Onlar yaparsa biz de yaparız” diyorlar. Soğuk Savaş esnâsında bile nükleer savaş ihtimâlini telaffuz etmekten herkes kaçınırdı. Bugün bu ihtimâl fütursuzca , tahfif edilerek ulu orta telâffuz ediliyor. Şaka gibi. Siyâsetçiler kamuoylarına utanmazca savaşa hazır olmaları, kilerlerini dolu tutmaları telkin ediliyor. İnsanlar da kuzu kuzu AVM’lere koşuyor. Hiç kimse, “Ya hu, mâdem savaş riski var, sizin işiniz ne; Buna mâni olmak için ne yapıyorsunuz?” diye sormuyor… Acaib ve garâib bir dünyâ bu…

Önceki ve Sonraki Yazılar