Avrupa’ya ne kadar güveneceğiz?
Avrupa Birliği (AB) ya da Avrupa ülkeleri bizim açımızdan “müspet” sayılabilecek nitelikte bir açıklama yaptığında çok seviniyoruz. Hatta ayaklarımız yerden kesiliyor ve kendimizi uçuyormuş zannediyoruz.
Son dönemde siyonist işgalin Filistinli esirlere yönelik idam yasası ve Lübnan’a yönelik saldırıları aleyhine yaptıkları münferit veya ortak açıklamaları da özellikle İslami medyada bayağı ilgi gördü.
İlgi görmesi ve gündeme getirilmesi normaldir. Elbette haksızlık ve zulüm aleyhindeki açıklama, tavır ve yorumları değerlendirebilmeliyiz. Buna hakkımız olduğu gibi ihtiyacımız da var.
Ama hadiseyi doğru bir bakış açısıyla değerlendirirken ve söz konusu açıklamaları yapanların samimiyetleri, tavırları ve ne kadar gerçekçi oldukları hakkında kanaat belirlerken daha realist bir tutum içinde olmalıyız. Bunun için de muhataplarımızın geçmişte ve bugün sergiledikleri siyasi duruşları iyi değerlendirmemiz, sözlü açıklamalarla fiili tavırlar, medyatik duruş ile pratik duruş arasındaki farkı görmemiz gerekir. Eğer bu farkı görebilirsek Avrupa ülkelerinin hoşumuza giden açıklamalarının sahada bir karşılık bulmadığını da fark eder ve bu kadar çok takdiri de hak etmediğini anlarız.
Her şeyden önce Filistin topraklarındaki siyonist işgal, Batı emperyalizminin İslam âlemine yönelik olarak sürdürdüğü fiili savaşın cephe gücünü oluşturmaktadır. Yani Batı emperyalizminin İslam’a ve Müslüman halklara yönelik savaşı bitmemiştir. Ama bunu artık doğrudan değil vekalet savaşıyla sürdürüyor ve bu işi de İngiliz emperyalizminin siyonizm projesi vasıtasıyla seferber ettiği yahudi unsurlarla yürütüyor. Bu açıdan Filistin topraklarındaki siyonist işgalciler sadece ABD’den değil Avrupa Birliği’nden de ve bu birliğe üye ülkelerin birçoğundan da çeşitli şekillerde destek almaktadır.
Bu itibarla Avrupa ülkelerinin zaman zaman siyonist işgal rejiminin zulüm uygulamaları ve haksızlıkları aleyhine yaptığı resmi açıklamalar sadece siyonist saldırganlığın arkasında duran gücün beyaz elbiseli formuyla karşımıza çıkmasıdır. Bundan dolayıdır ki bu açıklamalar sahada hiçbir karşılık bulmaz ve işgalci katilleri yaptıkları zulümlerden vazgeçmeye zorlamak için herhangi bir baskıya, zorlamaya dönüşmez.
Siyonist işgal rejiminin Filistinli esirlere yönelik “idam cezası” yasasıyla ilgili açıklamalarda öne çıkarılan husus “idam cezası”nın Avrupa’nın modern hukuk anlayışına aykırı olması gibi Batıyı hukuk alanında da daha modern, daha insancıl ve daha uygar gösterme ön yargısına dayandırılan bir husustu. Oysa idam cezası başta ABD olmak üzere muhtelif ülkelerin hukuk sistemlerinde mevcuttur.
Fakat siyonist işgal rejiminin Filistin topraklarında işgalci ve saldırgan konumunda, Filistinlilerin ise işgal edilmiş vatanlarını işgalden kurtarma amaçlı haklı ve meşru bir mücadele verdikleri, dolayısıyla bu mücadelede siyonistlerin işgal edilmiş topraklarda yakalayıp özgürlüklerini gasp ettikleri kişilerin tümünün savaş esiri olduğu, savaş esirlerinin ise idam edilemeyeceği gerçeğini gündeme getirmeyi tercih etmediler.
Bu ikiyüzlülüğü Avrupa ülkelerinde Filistin davasına destek amaçlı faaliyetleri engellerken de yapıyorlar. Normalde resmi politikalarında, siyonistlerin Gazze, Kudüs ve Batı Şeria’daki askeri varlığını işgal olarak tanımlayan BM kararlarını kabul etmelerine rağmen, bu işgale karşı verilen mücadelenin desteklenmesini “antisemitizm” ya da “teröre destek” suçlamasıyla engelliyorlar.
Oysa Filistin direnişi antisemitizm değildir; çünkü Filistinliler siyonistlerle yahudi oldukları için değil işgalci oldukları için mücadele ediyorlar. Terör de değildir; çünkü hukuka aykırı şiddete başvurmuyor, işgal edilmiş vatanlarını kurtarmak için hukuki ve meşru bir mücadele veriyorlar.
Avrupa ülkelerinin, işgal rejiminin Lübnan’a yönelik saldırıları aleyhine yaptığı açıklamalar da gerçekçi değildir. Burada siyonist işgal aleyhine açıklama yapan Avrupa ülkelerinin birçoğunun, işgalcilerle askeri alanda işbirliği içinde olduğu biliniyor.


