1. HABERLER

  2. EDEBİYAT DEFTERİ

  3. DÜŞÜNCE - YORUM - ANALİZ

  4. Araştırmalarla Kürt meselesi: Kutuplaşmanın niteliği artık ideolojik değil, duygusal
Araştırmalarla Kürt meselesi: Kutuplaşmanın niteliği artık ideolojik değil, duygusal

Araştırmalarla Kürt meselesi: Kutuplaşmanın niteliği artık ideolojik değil, duygusal

Türkler için meselenin merkezinde güvenlik ve bölünme korkusu varken, Kürtler için adalet ve eşit yurttaşlık talebi öne çıkıyor. Bu iki duygu örtüşmediği için, aynı sorunu konuşuyor gibi görünsek de aynı hikayeyi paylaşmıyoruz.

A+A-

Bekir Ağırdır

Gazetemiz Turning Points ekiyle, 2026’nın dünya için bir “dönüm noktası” olup olmadığını tartışıyor. Peki 2026 Türkiye için de bir dönüm noktası olur mu? Muhtemelen yine yüksek tansiyonlu, hararetli ve gerilimli bir yıl geçireceğiz. Ancak bu tartışmalar, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu toplumsal uzlaşmayı ve geleceğe dair ortak bir umudu üretir mi? Strateji, kurum ve kural düzeyinde gerçekten hayati değişiklikler görür müyüz? Yanılmayı isterim ama iyimser değilim.

Türkiye’nin geleceği önündeki en ağır zihinsel ve ruhi ambargolardan biri Kürt meselesi. 2024 Ekim’inden bu yana, adına “açılım” ya da “süreç” denilen yeni bir evredeyiz. Yine iddialı sözlerle başladık. Meclis’te komisyon kuruldu. Bu gök kubbe altında Kürt meselesine dair söylenmedik söz kalmamışken, her şey bir kez daha tekrarlandı. Umut, en azından meselenin tanımı ve topluma vaat edilenler konusunda bir ortaklaşma sağlanmasıydı. Ancak 16 aylık toplantılar ve İmralı ziyaretleri ardından partilerin komisyona sundukları önerilerle görüldü ki herkes hâlâ kendi pozisyonuna aşık. Ruhen, zihnen ve politik olarak yerinden kımıldayan yok.

Tüm bunlar konuşulurken, Roboski katliamının 14’üncü yılını geride bıraktık. 28 Aralık 2011’de, Uludere’ye bağlı Roboski köyünde 19’u çocuk 34 yurttaş, kendi uçaklarımızdan atılan bombalarla yaşamını yitirdi. Aradan geçen 14 yılda “Ne oldu, kim sorumluydu, hangi hatalar yapıldı” sorularına hâlâ yanıt verilmedi. Kayda değer bir soruşturma yapılıp yapılmadığını bile bilmiyoruz. Pek çok hayati meselede olduğu gibi, kamuoyuna açıklama yapma gereği de duyulmadı.  Roboski anmasında Sezgin Tanrıkulu’nun sözleri meselenin özünü hatırlattı: “Kürt meselesi tam da budur. Roboski’dir. Gerçekleşmeyen adalettir. Yüzleşmedir. Hakikattir.”

Bireylerden değil toplumdan, meseleden, düzenden bakmak

Kürt meselesi, bazen gündemin merkezinde, bazen arka planda ama her zaman hayatın içinde akmaya devam ediyor. Siyasi tartışmaların ötesinde, hafızanın, adalet duygusunun, demokrasinin, aidiyetin ve birlikte yaşama iradesinin tam ortasında duruyor. 

Veri Enstitüsü’nün Kasım Veri Pusulası araştırması da bu meseleye odaklanıyor. Bulgular, yıllardır süren belirsizliğin toplumda aynı anda yorgunluk, temkin ve zayıf da olsa bir umut ürettiğini gösteriyor. Bir yandan adalet ve güvenliği birlikte tutma çabası sürerken, diğer yandan çözümün kimle, nasıl ve hangi zeminde mümkün olacağına dair ortak sezgi giderek zayıflıyor. 

Toplum bir türlü tamamlayamadığı bir hikayenin yükünü taşıyor. Her seferinde yeniden başlayan ama sonuna gitmeye cesaret edilemeyen bir hikaye bu. Kürt meselesi artık yalnızca siyasi bir başlık değil. Devlet ile toplum, Türklerle Kürtler, güvenlik ile özgürlük, korku ile umut arasında sıkışmış geniş bir toplumsal psikoloji alanı. 

Veri bize toplumun bu meseleye aynı anda hem yakın hem mesafeli olduğunu söylüyor. Çözmek istiyor ama sonuçlarından korkuyor. Doğru adresi bildiğini düşünüyor ama güvenemiyor. Bu yüzden Kürt meselesi siyaset meselesi olmaktan çıkıp, varoluşsal ve duygusal bir meseleye dönüşmüş durumda. 

Toplumda baskın duygu tehdit, en büyük ihtiyaç adalet, en yaygın tutum temkin. Hâlâ aranan şey ise umut. Toplum bugün bu dört duygunun gölgesinde konuşuyor ve karar veriyor. Bu nedenle meseleyi  toplumsal psikoloji ve davranış perspektifinden ele almak kaçınılmaz. Çünkü çözümün anahtarı da kilidi de tam burada duruyor.

Tehdit algısının çökerttiği ortak dil

Araştırmada meselenin nasıl çözülebileceğine dair soruya verilen yanıtlar, toplumun meseleyi iki farklı perspektiften okuduğunu gösteriyor. Türklerde sorun algısı ağırlıkla “Terörü yok ederek” (% 34) ve “Kürt sorunu yoktur” (% 33) ekseninde şekillenirken, Kürtlerde çözüm beklentisi “Kürt kimliğinin anayasal tanınması” (% 37) ve “demokratikleşme” (% 18) etrafında toplanıyor. 

“Terörsüz Türkiye” sürecinin önündeki engellere dair algılarda ise güçlü bir tehdit çerçevesi öne çıkıyor. Toplumun büyük bölümü en önemli engeli dış güçlerin Türkiye üzerindeki çıkarları olarak görüyor (% 69). Bunu ülkenin bölünme ihtimali (% 61), demokrasinin zayıflaması (% 60), sürecin seçim odaklı yürütüldüğü algısı (% 59) ve adalet sistemine güvensizlik (% 57) izliyor.

Bu başlıkların her biri birer tehdit anlatısına işaret ediyor. Üstelik tehdit algısı tek bir kaynaktan değil, dışarıdan, içeriden, devletten, siyasetten ve belirsiz bir gelecek hissinden besleniyor. Böyle bir psikolojik zeminde toplum değişime daha kapalı, risk almaya daha isteksiz ve farklı fikirlere daha mesafeli hale geliyor.

Kutuplaşmanın niteliği değişti, artık ideolojik değil, duygusal

Uzun süredir siyasal ve kültürel kutuplaşmanın şekillendirdiği bir toplumsal psikoloji içinde yaşıyoruz. Hayat pahalılığı ve işsizlik gibi sınıfsal meseleler kültürel gerilimi zaman zaman gölgede bıraksa da kutuplaşmanın esiri olan toplumsal kümelerde tutumların sertleştiği görülüyor. Kasım Veri Pusulası bulguları ise daha derin bir gerçeğe işaret ediyor. Bugün yaşadığımız kutuplaşma artık ideolojik değil, duygusal bir kutuplaşma. 

Bu durum, aynı verinin farklı gruplarda bambaşka sonuçlara yol açmasında, aynı mesajın zıt duygular üretmesinde ve tartışmaların fikirden çok duygu ekseninde yürümesinde açıkça görülüyor. Türkler için meselenin merkezinde güvenlik ve bölünme korkusu varken, Kürtler için adalet ve eşit yurttaşlık talebi öne çıkıyor. Bu iki duygu örtüşmediği için, aynı sorunu konuşuyor gibi görünsek de aynı hikayeyi paylaşmıyoruz.

Kürtler uğradıkları haksızlık ve eşitsizlikleri görünür kılmaya çalışırken, Türkler ülkenin bütünlüğünü korumaya odaklanıyor. Bu nedenle bir tarafın “hak” olarak gördüğü şey, diğerine “tehdit” gibi görünebiliyor. Ana dilde eğitim bu ayrışmayı somutlaştırıyor örneğin. Türklerin yarıdan fazlası bu talebe karşı çıkarken, Kürtlerde destek yüksek. Siyasi tercihler ayrışmayı daha da derinleştiriyor; DEM Parti seçmeni çözüm arayışlarına açık destek verirken, CHP’de karşıtlık artıyor, AK Parti ve MHP seçmenlerinde ise karşıtlık ve kararsızlık baskınlaşıyor.

Araştırma bulgularına göre, her dört kişiden üçü güçlü liderliği adaletle tanımlarken, her iki kişiden biri adalet sistemine güvenmediğini söylüyor. Toplumun yüzde 43’ü ise hiçbir siyasi aktörün ülkenin sorunlarını çözebileceğine inanmıyor. Bu tablo, Türkiye’de güvenin ve özellikle de siyasete güvenin en kıt kaynak haline geldiğini gösteriyor. 

Toplumsal psikolojide güven yoksa insanlar risk almıyor, çözüm önerilerine mesafeli duruyor ve en iyimser cümleler bile şüpheyle karşılanıyor. Bugün yaşanan tam da bu. Kürtler çözümün adaletle mümkün olduğuna inanıyor ama adalet sistemine güvenmiyor. Türkler ise çözümün güçlü liderlik ve güvenlikle geleceğini düşünüyor, fakat sürecin siyaseten manipüle edileceğinden kaygı duyuyor. Bu nedenle toplum çözüm fikrine ilkesel olarak karşı değil, ancak çözümün kim tarafından ve nasıl yürütüleceğine dair güveni yok.

Öte yandan, tüm gruplarda Kürt meselesinin bıraktığı derin izler var. DEM Parti seçmeninin neredeyse yarısı, Kürtlerin ise % 39’u çatışmalardan doğrudan etkilendiğini söylüyor. Bu yüksek travma oranı, toplumsal hafızanın nasıl ayrıştığını da açıklıyor. Türklerin travması güvenlik ve “yeniden olur mu” kaygısı etrafında şekilleniyor. Farklı travmalar, siyasete farklı anlamlar yüklüyor ve ortak bir duygusal zemini zorlaştırıyor.

Toplumun yalnızca % 21’i PKK’lıların silah bırakmasının ardından eve dönüşü desteklerken % 41’i kesinlikle karşı çıkıyor. Bu oran bize şunu söylüyor, toplum barışı istiyor ama barışın sonuçlarını henüz kabule hazır değil. Eve dönüş fikri, toplumun önemli bir kesiminde henüz “kabul edilebilir” değil. Ama bu, sürecin başlatılamayacağı anlamına gelmiyor. Aksine sürecin doğru temellere oturmasının ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

“Kürtlerin kazanımları hepimizin kazanımıdır” ifadesine toplumun 3’te1’i katıldığını beyan ediyor.  Bu oran Türklerde % 28’e düşerken, Kürtlerde % 56’ya yükseliyor.

Tüm bulgulara baktığımızda gördüğümüz, bugün topluma aynı mesaj dört farklı anlam üretiyor. Türkler “güvenlik” ,  Kürtler “adalet” duygusuyla okuyor. CHP seçmeni “kurumsallık ve şeffaflık” penceresinden, AK Parti ve MHP seçmeni “ülke bütünlüğü” perspektifinden okuyor. Böyle bir tabloda tek bir siyasi iletişim dili artık mümkün değil. Her grubun duygusu başka, korkusu başka, beklentisi başka. Bu tablo, meseleyi siyaset üstü bir yerde yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor.

Gelecek umudu daralmasının sonucu kötümserlik salgını

Türkiye’nin genel gidişatına dair iyimserlik oldukça sınırlı. Toplumun yalnızca % 23’ü ülkenin beş yıl sonraki geleceğine dair umutlu. Bireysel hayat beklentileri görece daha iyimser olsa da (% 36) hâlâ düşük düzeyde. Kürt sorununun on yıl sonraki durumuna ilişkin beklentiler de benzer bir tablo çiziyor, % 36 “çözülür”, % 22 “kötüleşir” derken, en yaygın yanıt % 42 ile “aynı kalır”. Siyasi kutuplaşma umut düzeyini etkilese de durağanlık beklentisi toplumun ortak duygusu haline gelmiş durumda.

Kürt meselesinin 10 yıl sonraki olası durumuna dair soruya çözüleceği umudunu en yüksek oranda taşıyan kesim DEM Parti seçmenleri (% 63). Onları AK Parti (% 53) ve MHP (% 48) seçmenleri izliyor. Kürtlerin yarıdan biraz fazlası (% 52) sorunun iyiye gideceğini düşünüyor. 

Ortaya çıkan tablo, basit bir siyasi umutsuzluğun ötesinde, bir “gelecek yoksulluğuna” işaret ediyor. Geleceğe güveni zayıf bireyler, toplumsal kesimler değişim talebinde bulunmuyor, reformlara mesafeli duruyor ve statükoyu daha güvenli görüyor. Bu nedenle umut üretilmeden çözüm sürecinin toplumsal karşılık bulması zor görünüyor.

Buna karşın toplum, Kürt sorununun çözümünde TBMM (% 49) ve Cumhurbaşkanlığı’nı (% 43) hâlâ en etkili kurumlar olarak görüyor. Kürtlerin % 40’ı ise Demirtaş’ın etkili olacağını düşünüyor. Bu veriler, çözümün kurumsal ve demokratik bir zeminde yürütülmesine dair toplumsal beklentinin tamamen kaybolmadığını da söylüyor.

Veri Pusulası araştırmasının bulguları bize bir şeyi daha yüksek sesle söylüyor. Türkiye bu meseleyi çözebilir. Ama bu çözümün yolu siyasetin gücü kadar toplumsal duygunun onarımından geçiyor. Korkularımızı yatıştırmadan, adalet duygumuzu ortaklaştırmadan, birbirimizin hikayesini duymadan, travmalarımızı tanımadan, kurumlara güveni yeniden tesis etmeden çözüm mümkün olamıyor. 

Türklerin, Kürtlerin, farklı toplumsal gruplarının hikayeleri birbirinden uzaklaştıkça, çözümün dili de zorlaşıyor. Yine de umutsuz değiliz. Çünkü her krizin içinde bir ortaklaşma imkanı da saklı. Bu mesele, ancak birbirimizi duymaya yeniden razı olduğumuzda, adalet duygusunu ortaklaştırabildiğimizde, korkular yerine cesareti, ayrışma yerine ortak geleceği konuşabildiğimizde çözülebilir.

Kürt meselesi, bir yandan Türkiye’ye ayna tutuyor. Diğer yandan hem Türkiye’nin geleceğinin önündeki en kritik eşik hem de ortak geleceği inşa etme kapasitesinin de en önemli göstergesi. Toplum çözümden tamamen vazgeçmiş değil. Kararsız, temkinli, yorgun, ama hâlâ bir ihtimali saklıyor. Ve bugün elimizdeki veri bize gösteriyor ki, “adalet”, “güven” ve “gelecek hayali” hâlâ güçlü bir ortak talep. Bu hayali kurabildiğimiz ölçüde korkular cesarete, ayrışma ortaklığa, şüphe güvene dönüşebilir. Yeni yılda ancak böylesi bir toplumsal güven eşiğini aşabilirsek dönüm noktasına geldik diyebiliriz.


Oksijen'den alınmıştır.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.