Modern zamanların iç ve dış siyasetini şekillendiren iki belirleyici amilden biri, genel olarak siyasetin Allah (din, Münzel Şeriat, ahlak) karşısında özerkleş(tiril)mesidir. Kısaca “dinin dışarı çıkarılması” demek olan sekülarizasyon modern siyasetin özünü teşkil eder. Diğeri, 18. yüzyıldan bu yana siyaseti rehin alan ulus devlet ideolojisidir, bunun da ömrü henüz 2,5 asrı tamamlamış değildir, yani “tarihsel bir kategori”dir, dün yoktu, yarın da pek ala olmayabilir, olmayacaktır da.
Benim kavramsallaştırmama göre modern ulus devletin, yöneldiği amaçlar münker olduğu gibi kullandığı araç ve yöntemler de münkerdir. Amaç iyi ve meşru, araç kötü ve gayrimeşru ya da amaç kötü, araç iyi seçenekler de (2. ve 3. kategoriler) bizi iyi ve meşru siyasete götürmeyeceğine göre, bu durumda siyasetin amacı ve aracı da ma’ruf olandan başka olmuyor.
Eğer Makyavel gibi, siyasette kötü bir öz aramayacaksak veya gündelik dilde münker araç ve yol kullanan başarılı siyasetçileri eleştirenlere “Siyaset öyle bir şey değildir!” diyemeyeceksek siyasetin “iyi ve kötü” oluşunun siyasetin doğasından, mayasından değil, siyaset yapan özneden yani siyasetçiden kaynaklandığını kabul edeceğiz. Tam da bu noktadan siyasete yeniden bakmaya çalışalım:
Siyaset nedir?
Kelimenin iştikakının bize ilham ettiği üzere seyis, bilgi, maharet, estetik ve şefkatle atı ehlileştirir. Her üç yeti, iyi bir seyis tarafından kullanıldığında ehlileşen at, insana fayda sağlar ve bu hem iyidir hem zorunludur. Siyasetin ilk zemininde insan-at ilişkisini yerleştirmemiz, insanı hayvanla özdeşleştirmek demek değildir, geleneksel dil örfünde maksada atıflar yapılırken teşbih, istiare ve analojilerin kullanılması zaruridir. “Hepiniz çobansızın, hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz” (Buhari, Cum’a, 11) hadisinden yönetilenlerin koyun sürüsü gibi güdülecek hayvanlar sürüsü olduğu anlamı çıkmaz. “Teşbihte hata olmaz” ilkesi, teşbih denen edebi sanatın ifadeye açıklık veya kuvvet kazandırma amaçlı olduğunu gösterir.
Hz. Peygamber (s.a.), “İsrailoğulları peygamberlerinin kavimlerini siyaset ettiklerini” yani yönettiklerini söyler. Peygamberler, insan topluluklarına hayvan/koyun gözüyle bakmaz, aksine Allah’ın onları yücelttiğini öğretir. Arapça’da “Haza er recul yesusu zevcetehu: Bu adam eşine eziyet ediyor!” Bu cümlede kastedilen ise kocanın karısına reva gördüğü eziyettir. O halde siyaset, iyi olabileceği gibi, kötü de olabilir; iyilik ve kötülük (adalet ve zulüm) siyasetin doğasından değil, siyaset yapan öznenin niyet ve maksadından kaynaklanır. Bu açıdan Muhammed Abduh ve Said Nursi’nin sarfettikleri “Şeytandan ve siyasette Allah’a sığınırım” sözlerinden kastedilen siyaset değil, kötü siyasetçidir.
Zımnen siyasetin kötülüğünden dem vurup, dinin ve ihlaslı dindarın siyasetten uzak durmasını savunanlar bize iki şeyi telkin etmektedirler. 1. Siyaset kötüdür, yapısı öyle olmasından dolayı kötü insanlara bırakılmalıdır 2. Siyaset ve din bir araya geldiğinde kötülük (istismar) doğar: Bu durumda bir araya gelen iki elementin öldürücü etki uyandırması gibi, her ikisinde ebedi iyilik ve hayır bulunmamaktadır.
Kötü niyetli laiklerin hâkim söylemi olan bu faraziyeyi bir kenara bırakıp siyasetin ne olduğuna bakmaya çalışalım.
Siyaset misyonu itibariyle iktidar ilişkisini düzenler. İktidar, mutlak kudret sahibi Allah’ın el Kadir isminden pay almaktır. Nasıl O, el Hayy olduğu için biz “hayat” sahibi isek, O, el Kadir olduğu için biz de güç ve kudret sahibiyiz. Diğer isim sıfatlar gibi, el Kadir’den aldığımız payı kullanırken a. Kudretin yani, iktidarın kaynağı biz değil Allah’tır, hakikatini akılda tutmamız lazım. b. Kudreti, meşru çerçevede -ilhamını Münzel Şeriat’ten alan ahlaki norm ve hukuk kurallarına göre- kullandığımızda iktidar nur olur, nurdan adalet, paylaşım, dayanışma, silm ve selamet çıkar. Kudreti kendimizden bilip keyfi yani heva ve hevesimize, arzu ve tutkularımıza göre kullandığımızda kudret nar olur, bundan zulüm, çatışma, mutsuzluk ve hüsran doğar.
Siyaseti iktidar ilişkisini düzenleyen iş-işlev diye tarif edeceksek, makbul ve meşru siyasetin ne olduğunu nasıl anlayacağız? Basit manada siyaset, iktidar ilişkisini herkesin ortak iyisini ve ortak faydasını sağlayabiliyorsa bu makbul ve meşru siyaset olur. Benim kavramsallaştırmama göre ortak iyi ve ortak faydayı esas alan siyaset ma’ruf; bir grubun (aile, hanedan, aşiret, kavim, sınıf, ülke, millet, parti, din veya mezheb mensuplarının) iyisini ve çıkarını esas alıyorsa kötü yani münker siyaset olur.
Ma’ruf siyasetin iyisi ve faydası kimseyi dışarıda bırakmaz, Kur’an bakış açısından muharip değilse, herkesin katılımı ile bir toplum sözleşmesine katılan bilumum muahid (sözleşmeli, anlaşmalı) gruplar siyasetin ortak iyisinden ve ortak faydasından istifade eder, iyisinden ve faydasından istifade etmeleri için onların da siyasetin yapımına iştirak etmeleri lazım. Monarşilerde şahıs, aile ve hanedan; oligarşilerde zümre; demokrasilerde parti (toplumun bir parçası veya aralarında koalisyon kuran parçalar) siyaseti kendi iyileri ve faydaları olarak kullanırlar. Anayasalarda çoğunluğa karşı azınlıkların haklarının korunmuş olması, yürütme ve yasamayı kontrol eden iktidar partisinin/hükümetin diğerlerini sosyo ekonomik avantajlardan yararlandırdığı anlamına gelmiyor; iktidarın bürokratik ve ekonomik/maddi faaliyetleri iktidar partisinin kontrol ve tasarrufu altında yürütülüyor, bu da demokraside çatışmanın ana sebeplerinden biri oluyor. Burada yapılabilecek şey, her sosyolojinin özel ve sivil/medeni alandaki hakları yasaların ve anayasanın teminatı altına alındıktan sonra, kamusal faaliyette, bürokratik statü ve maddi/ekonomik kaynaklarının dağıtımında grupların katma değer ve ağırlıklarına göre pay sahibi olmalarını sağlamak olmalıdır.
Modern ulus devlette, iç ve dış siyasetin iyisi milli çıkar yani belli bir bölgede, belli bir kimlikle tanımlanmış belli bir nüfusun çıkarını korumak, büyütmek olduğundan, ideal politiğe hizmet eden reel politiği kendini dine ve ahlaka karşı özerkleştirir. Muhafazakar/dindar veya İslamcı iken, milli hedefler, milli idealler peşinde olan iktidarların ahlaki siyaseti terk etmeleri ideal politiklerinin zorunlu sonucudur. 3. kategoride göstermeye çalıştığımız üzere münker bir ideal politiğe ma’ruf reel politikle gidilemez, münker ideal politik reel politiği de münker kılar.
Milli çıkar veya daha geniş manada milli kaygı, ideal politik olunca dinin temel hükümlerine sadakat da mümkün değildir. Mesela iç ve dış siyasette (başkalarıyla kurulacak velayet, dostluk-ittifak ilişkisinde üç şart aranır: a. Müttefiğin Müslümanın hayat hakkını tanıması b. Onu yurdundan sürmeye kalkışmaması c. Düşmanlarıyla ittifak halinde olmaması (60/Mümtehine, 8-9).
Şimdi bunu Filistin, Lübnan ve İran olayına tatbik edelim.
Amerika ve İsrail, Müslümanları öldürüyorlar; yurtlarından sürüyorlar. Bu durumda Arap ve Sünni ülkelerin Amerika ve İsrail’le iyi ilişkiler içinde olmaları, diplomatik ilişkilerini, ticaretlerini sürdürmeleri münker siyaset kapsamına girer. Lakin ideal politik şu veya bu Arap veya Sünni ülkenin milli güvenliği ve çıkarı söz konusu olduğundan, Müslüman aydınlar, akademisyenler de bin bir dereden su getirip reel politik tutumun ne kadar “yerinde, rasyonel ve doğru” olduğunu anlatmaya çalışıyorlar.
Bir şahsın, bir zümrenin, bir sınıfın, bir ırk veya bir ülke çıkarının temellendirildiği birlik ve bu türden birliğin ideal politiği, ilahi muradın hilafına olur, çünkü “Müslümanlar bir ümmettirler, ümmetin birliğini kurmak ve korumakla yükümlüdürler” (21/Enbiya, 92). Müslümanlar bu asli görev ve misyonla yükümlüyken, bir parçanın çıkarlarını diğerlerinin önüne ve üstüne geçirdiklerinde, kendi kitaplarına karşı samimiyetsiz, iki yüzlü davranmış olurlar.
Ma’ruf siyasetin ideal politiği kötülüklere karşı kurulacak ittifakların amaçlarını “iyilik ve takva” olarak belirler; “günah/cürüm ile düşmanlık” üzerine ittifaklar kurmak münker siyasettir (5/Maide, 2). İyilik adalet, hakkaniyet; takva ahlaki norm ve hukuk kurallarının hem sivil-medeni hayatın hem kamusal ve devletler arası ilişkilerin özünü teşkil eder. İnsanlar, çeşitli toplumlar, sosyolojiler maddi ontolojik özelliklerinden dolayı değil, manevi ve ahlaki tutum ve davranışları dolayısıyla ittifak kurmaya layıktırlar; çünkü farklı inançlar ve fiziki özellikler ilahi iradeye bağlı dağıtılmışlardır, şu hâlde kendilerine karşı ittifak kurulacak düşmanlar sadece zulmedenler yani zalimlerdir (2/Bakara, 1913).
Bir Müslüman topluluk zulüm altında ise veya Müslümanların düşmanları tarafından saldırıya maruz kalmışsa, diğerleri değil topraklarını düşmana kullandırmak, kenarda bigâne dahi kalamazlar: “Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta tek vücut gibidirler. Vücudun bir organı hastalandığı zaman, diğer organlar da uykusuzluğa ve ateşli hastalığa yakalanır.” (Buhari, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66). Bir Müslüman topluluk saldırıya uğrarsa, Müslümanlar, “birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışırlar” (61/Saf, 3).
Siyaseti batıdan tercüme edilmiş kitaplardan okuyanlar, ideal ve reel politiğin ruhunu oluşturması beklenen bu hükümleri çoktan cami kürsülerindeki vaizlerin retoriklerine havale etiklerinden, zihinlerinde herhangi bir karşılık bulamıyorlar. Fakat Çinlilerin dediği gibi öyle “tuhaf zamanlar”dan geçiyoruz ki, yerleşik paradigma derin bir sarsıntı geçiriyor, birçok siyasi varsayım ve teori tarihe karışıyor. Bu tuhaf zamanlar bize “yeni bir siyaset”in imkanlarını sunuyor. Bu siyaset vahyin ışığında selim akıl ve temiz vicdan zemininde teşekkül etmektedir ki, küresel bileşenleri yeryüzünün her bölgesinde ezilenler, sömürülenler, aldatılanlar, dışlananlar ve temel hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakılanlardır.