Kelam, tasavvuf ve felsefenin en çetrefilli, anlaşılması en zor doktrinlerden biri Vahdet-i vücud konusudur. Bağdat merkezli “zühd ve takva”ya, Horasan merkezli “mistik ve mitolojik tasavvuf”tan ayrı “felsefi tasavvuf”un merkezi konusu olan Vahdet-i vücud teorisinin mimarı Muhyiddin ibn Arabi (öl. 638/1240), isim babası, İbn Arabi’nin üvey oğlu Sadettin Konevi’dir (öl. 673/1274). Biz konumuz olan “Tanrı tasavvuru” yani hem felesefe hem tasavvufun anahtar terimi “vücud-mevcud” çerçevesinde bu doktrinle ilgileneceğiz.
Kelamcılar vücudu/varlığı araz kabul eder ve Allah için kullanılmayacağını söylerler. Abdurrezzak Kaşani ise “Vücud, her mevcudun hakikatini tahakkuk ettiren şeydir, bu ise Hak’tan başkası değildir” der. Zat’ın ihata ettiği ve içerdiği hakikatler aynıdır, bunlar kendisinden başka değillerdir. Vücud bu hakikatlerin biri ve idrak melekeleri içinde batınî ve zahirîdir, yani vücud Zat’ın aynı olur. Öyleyse, İbn Sina’nın düşündüğünün aksine, varlık vacib ve mümkün diye ikiye ayrılamaz.
Vacib – Varlığı kendinden olan ve yokluğu tasavvur edilemeyen
Mümkün – Varlığı başkasından olan ve yokluğu tasavvur edilebilendir.
Varlık müşterek kavramdır, çok anlamlıdır. Ağaç vardır, insan vardır, Tanrı vardır vs. Peki Zat’ın varlığı diğer varlıklarla aynı mahiyeti, özü mü paylaşır? Misal: Yeşil elbise, yeşil ağaç, yeşil tabut. Bu üç nesnede yeşil müşterektir. Müşterek renk de kendi içinde öze ilişmeden farklılıklar arzedebilir, mesela Karadeniz’de Ayder’de yeşil’in 80 ayrı tonu vardır ama nitelik aynıdır, 80 ayrı yeşil ağaç türünün tonlarıdır.
a) Lakin nesneler üzerindeki niteliği farklıdır.
b) Yeşil renkteki nesneler de farklıdır. Elbise, ağaç ve tabut aynı şeyler değildir.
Aynı şeyi Tanrı için düşünemeyiz. Eşya, dünyanın tamamı, varlık ve mahiyetinde ayrı ayrı iken, Allah mahiyeti ve varlığı bir ve tektir. Varlık alemini mahiyeti itibariyle Allah’ın varlığından ayırmak lazım. Şu manadaki Zat’la mahiyet ve varlık bir iken, alemde mahiyet ve varlık ayrıdır. Ademi mümkün kılan da budur. Çünkü mahiyet olmasaydı varlık olmazdı.
Peki mahiyet nedir?
Mahiyet/öz isimlerdir. Varlık isimlerin zuhurudur. Bu açıdan isimler ezeli ancak
1) Varlığa geçmeleri, başka deyişle zuhurları ezeli değildir
2) Kendisinde zahir oldukları cisimler mümkün varlıklardır. Bir benzetmeyle Güneş öz, Ay varlıktır. Güneş (ziya) olmasa, Ay aydınlatmaz (nur).
Ay’ın güneşi yansıtması, Ay’ın güneşe icabetidir. Ay’ın başka seçeneği yoktur. Ay’ın icabeti teslimiyeti, taati, ibadeti, teşbihi ve zikridir. Bu kötü niteliğe sahip işlemler için de böyledir. Tav’an veya kerhen (3/Al-i İmran, 83). Sadece akıl ve irade sahibi varlık olarak insan icabette, seçme özgürlüğüne sahip (muhayyer)dir.
Vücud – Mevcud
Abdulgani en Nablusi, vücud ile mevcudu ayırır. Ona göre Vücud Zat’tır, bilinemez. Tanınır, buna ma’rifet denir.
Mevcud – Varlık alemidir. Akıl ve duyularla bilinir, bu yüzden ilmin konusu ve nesnesidir. Sadece mevcudu bilmekle yetinen materyalistler, Aristo ve tabiatı otonomlaştıranlar varlığı mahiyetinden ve kaynağından koparırlar. Felsefe Varlık’ı varlık olmak bakımından araştırır, bu ise alemle Allah arasındaki irtibatı koparmaya yol açar. Oysa varlıkta Hakk’ın tecellileri vardır. Yani mümkün mutlaktan bağış almıştır, O’ndan bağımsız değildir.
Mevcud – İsm-i mef’ul kalıbı olup sıfat değildir. Varlık sıfat olmadığından mümkünün arazı, sıfatı da değildir.
Vücud – Her şeyi var eden, var ettiklerini ayakta tutandır. Şu halde “mutlak” anlamda kullanıldığında Vücud Tanrı’dır.
1-Vacibu’l Vücud Varlığı mutlak ve zorunlu olan
a) Terkibi yoktur, O’nda öz ve varlık ikiliği yoktur.
b) Bir’dir; iki, üç veya daha çok değildir.
c) O’nda mahiyet (öz ve varlık) birdir. Yani Tanrı’nın mahiyeti Varlık’tır, mutlaktır
d) El Vücud tahakkuk anlamı taşımaz yani Allah “var olan” değildir, vardır.
2- Vücudu vacib (zorunlu ve mutlak) olan Allah’ın Zat’ı gizlidir, insan idrakinin ötesinde ve üstündedir.
3- Vücud, varlığını isim, sıfat ve fiillerle mevcutta izhar eder. Böylece Zat’ıyla “Bâtın”, halkı-yarattıklarıyla “Zâhir”dir.
4- Zat mevcud (ism-i mef’ul) vücuda getirilmiş değil, Vücuduyla mevcudu var etmiştir. Yani Vahdet-i Mevcud (Panteizm) batıldır.
(El vücudu min haysu huve, huve’l Hakku)
O kendi Varlığı itibariyle Hak’tır.
Mutlak anlamda Vücud Hak’tır.
O varlık olmak bakımından Hak’tır.
5- Sonuç: Allah El Vücud’tur -Varlık alemî vücuttur.
Allah El Alim’dir -İnsan ve melekler alimdir.
Allah El Hayy’dır -İnsan ve melekler hayat sahibidir.
Varlık alemi/mevcud(at) herşeyini O’ndan alır. Şanı yüce Allah kimseden ve hiçbir şeyden bir şey almaz. Herşey izafi, fani, sonlu ve sınırlıdır, O mutlak, ezeli ve ebedidir. El Hayy ve El Kayyum’dur.
Bilhassa modern felsefe veya filozofları çokça meşgul eden “öz ve mahiyet” konusu anlattıklarımızla yakından ilgilidir.
İslam tasavvuf düşüncesinin en esaslı ve bir o kadar tartışmalı akımı olan Vahdet-i vücud, çoğu insanın zannettiğinin aksine Vahdet-i mevcut, başka bir deyişle Panteizm değildir, değilse de konuya derinlemesine vakıf olmayanlar açısından aralarında hayli ince bir çizgi vardır. Pantezim, en son Spinoza’nın felsefi dille anlattığı kurgusal bir hurafe olup Tanrı ile varlık arasında mutlak bir mahiyet birliği olduğu faraziyesine dayanır ki, ister Vahdet-i vücud ister Vahdet-i mevcut olsun, Allah ile varlık arasındaki temel ve değişmez hakikat şudur:
Halık (Yaratan) halıktır, mahlukat (yaratılanlar) mahluktur, aralarında mahiyet birliği yoktur.