Toplumsal Duygu Krizi ve Okullarda Artan Şiddet Vakaları

Okul güvenliği krizi, henüz başlangıç aşamasındayken doğru müdahalelerle ve tedbirlerle yönetilebilir. Siverek ve Kahramanmaraş saldırıları, birer “uyarı fişeği” olarak kabul edilmeli, polisiye tedbirlerin ötesinde, tehdit değerlendirme sistemlerine, sosy

Mehmet Emin EKMEN - Perspektif

Eğitim kurumlarında meydana gelen silahlı saldırılar, ulus devletlerin karşı karşıya olduğu en karmaşık ve çok boyutlu güvenlik krizlerinden birini temsil etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) “nadir bir trajedi” olmaktan çıkarak toplumsal hayatın ve kamu politikalarının merkezine yerleşen bu olgu, ateşli silah şiddetinin en görünür halkasını oluşturmaktadır. Çoklu ölüm vakaları Avrupa ülkelerinde son 35 yılda toplam 10 civarındayken, aynı dönemde ABD’de neredeyse yılda 10 saldırı olarak kayda geçmiştir. Bu bariz farkın yapısal analizi ayrı bir değerlendirmeyi hak etmektedir. Avrupa’da yaşanan ilk örneklerden biri olarak Dunblane Katliamı (İskoçya, 1996) sonrası alınan tedbirler, bizim için de kuvvetli bir rehber olabilir.. ABD’de 35 yıl kesintisiz devam eden saldırılara nispeten Avrupa’da 1996’da yaşayanan son saldırının devamının gelmemesi, sonuç alınan kuvvetli tedbirleri işaret eder. Yapacağımız tartışmalarda Avrupa’da alınan tedbirler özel olarak ele alınmalıdır.

Öğretmenlere, yöneticilere veya akranlara yönelik “hedefli şiddet” şeklinde tezahür eden vakalar, okulların güvenliğine dair endişeleri son yıllarda zirveye ulaştırmıştır. 2024 yılındaki İbrahim Oktugan cinayetiyle başlayan ölümlü saldırılar, Kahramanmaraş’ta yaşanan saldırı ile yeni bir safhaya evrilmiştir. Böylelikle ABD’de sıklıkla yaşanan “rastgele kitlesel katliam” örneği ülkemizde de yaşanmıştır.

Toplumsal Güven ve Duygu Aşınması

Toplumun duygu halleri uzun yıllardır farklı kuruluşlar tarafından takip edilmektedir. Bu veriler, sosyolojik bir takip olmanın da ötesinde politika yapıcılar için de önemli sonuçlar ortaya koymaktadır.

Türkiye’nin duygu haline dair Panorama TR‘nin Ocak 2026’da yaptığı araştırmanın girişine koyduğu geniş bir özeti buraya almak istiyorum. (https://www.panoramatr.com/wp-content/uploads/2025/12/ODAK_ocak26-1.pdf)

“Dünya Mutluluk Raporu’nda 2024 yılında 143 ülke arasında 98. sırada yer alan Türkiye, 2025’te 147 ülke arasında 94. sırada yer almıştır. Son iki yılın ve altı farklı endeksin (Kişi Başına Düşen Gelir, Sağlıklı Yaşam Süresi Beklentisi, Sosyal Destek, Hayat Seçimlerinde Özgürlük, Cömertlik ve Yolsuzluk Algısı) ortalaması alınarak hesaplanan mutluluk puanına alt boyutta bakıldığında, Türkiye’nin yıllar içinde en fazla “Hayat Seçiminde Özgürlük” endeksinde puan kaybettiği görülmektedir. Türkiye’de otoriterleşmeye paralel olarak bireysel haklarda ve özgürlüklerde yaşanan sınırlılıklar, insanların kendilerini özgür olarak gerçekleştirme alanlarını da daraltmakta ve olumsuz hisleri daha sık deneyimlemelerine yol açmaktadır.

GALLUP Global Duygular Raporu’nda, 2024 yılına benzer şekilde, 2025 yılında da Türkiye 144 ülke arasında pozitif duyguları en az, negatif duyguları en fazla yaşayan ülkeler arasında yer almıştır. Bir gün önce yaşanan duyguların ölçümüne dayanarak yapılan sıralamada, beş negatif duygudan “stres” deneyiminde 144 ülke arasında beşinci, “öfkede” 29., “üzüntüde” 41. sıra ile listenin başlarındaki yerini korumuştur. Ancak pozitif duyguları konuşmak istediğimizde durumun daha vahim olduğunu görüyoruz! Türkiye “gülümseme/gülme” deneyimi bakımından son sıraya yerleşerek (144.) dünyanın en az gülümseyen/gülen toplumu olarak kayıtlara geçmiştir. “Öğrenme deneyiminde” sondan ikinci (143.), “keyif” duygusunda sondan üçüncü (142.), dinlenmede 72. ve saygı görme hissinde 103. sırada yer aldı.

OECD’nin Daha İyi Yaşam Endeksi’nde yer alan 11 alt endeks içindeki psikolojik esenliğe karşılık gelen “Öznel İyilik Hali” boyutunda da 41 ülke arasında 38. sırada, sonlarda bulunmaktadır.”

Son olarak bir de ulusal ankete yer vererek bu kısmı tamamlayalım. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2003 yılından beri “Yaşam Memnuniyeti Anketi” ile mutluluk ölçümü yapmaktadır. “Genel olarak kendinizi ne kadar mutlu hissediyorsunuz?” sorusuna verilen beş seçeneğin (Çok mutlu, Mutlu, Orta, Mutsuz, Çok mutsuz) hesaplamasına göre yıllık mutluluk düzeyi hesaplanmaktadır. 2025 Şubat ayında yayınlanan ve önceki yılın düzeyini yansıtan rapora göre mutlu olanların oranı, yani soruya “çok mutluyum” (yüzde 5,2) ve “mutluyum” (yüzde 44,4) cevabı verenlerin toplamı ilk kez yüzde 50’nin altına düşerek yüzde 49,6 olarak saptanmıştır. Bu veri, söz konusu oranla birlikte ulusal istatistik kayıtlarına da bu şekilde geçmiştir.

Güven Eksikliği

“Güven” duygusuna ait tespitleri ayrıca ele almak gerekebilir. Farklı görünümleriyle karşımıza çıkan güven sorununa dair Pew Research Center tarafından 2025 yılında yapılan araştırmada, Türkiye’de insanların birbirine olan güven oranı yüzde 14 olarak tespit edilmiş ve bu oranla 25 ülkelik sıralamanın sonunda yer alınmıştır.

Güven eksikliği, hukuk ve adalet sorunları, ekonomik refah, özgürlük ve mutluluk ile yakın ilişkili bir duygudur. Bu alanların zayıfladığı ya da ortadan kalktığı durumlarda güven hızla aşınmaktadır. Gelinen noktada insanların yüzde 84’ünün bir başkasını güvenilmez bulması, duygu dünyası açısından adeta bir “S.O.S”. durumudur. Bu tablo, yalnızca bireyler arası ilişkiler açısından değil, toplum ve ruh sağlığı bakımından da derin bir kırılmaya işaret etmektedir.

Daha önce bu verileri Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde düzenlediğim basın toplantısında da dile getirmiş, özellikle çocukların yaşadığı güvensizlik ve mutsuzluk haline merhem olabilecek okullarda psikolojik destek süreçlerinin önemine dikkat çekmiştim. Neticede gençlerin ve ailelerin içinde bulunduğu ruh halini daha iyi anlamak için bu göstergelerin önemli olduğu kanaatindeyim. Tüm araştırmalar göstermektedir ki, toplumun ekserisi, aileler, gençler ve çocuklar huzursuz, güvensiz, mutsuz ve depresiftir.

Duygu Hali ve Okullar

Toplumun bozulan duygu hali, güven kaybı ve gençlerde giderek belirginleşen “mutlu ve iyi olamama” halinin en çarpıcı yansımalarından biri de okullarda artan şiddet olaylarıdır. Habitat Derneği’nin Infakto Research Workshop iş birliğiyle yürüttüğü “Türkiye’de Gençlerde İyi Olma Hali” araştırmasının sonuçları da bu tabloyu doğrular niteliktedir. Rapora göre gençlerin yarınlara inanmadığı ve yüzde 54’ünün yaşamından memnun olmadığı görülmektedir.

“Hayal kuramayan, günü idare eden, hatta anı yaşayamayan bir gençlikten ne umulmalıdır?” sorusu kritiktir. Geleceksizlik duygusunun yaygınlaştığı, dijitale bağımlı, sosyal yaşamdan kopan ve şiddeti meşrulaştırma eğilimi taşıyan bir gençlik, artık gözümüzü kapatamayacağımız ve kulağımızı tıkayamayacağımız bir gerçekliğe dönüşmüştür.

Fiziksel Güvenlik

Türkiye’deki saldırıları anlamak için saldırgan motivasyonları gibi güvenlik zafiyetleri de incelenmelidir. Burada bahsettiğimiz güvenlik mevzusu gündelik asayiş meselesi değil, yapısal bir tablonun parçasıdır. Güvenlik ihtiyacı sadece saldırı boyutuyla ele alınamaz. Uyuşturucu kullanımının ilk ve ortaokul seviyesine düştüğü bilinmektedir. Okula çıkan her sokakta ve bu sokakların her köşesinde torbacıların varlığına karşın, okulları ve öğrencileri uyuşturucu satıcılarından, çeteleşmeden ve mafyavari yapılardan koruyacak önleyici bir güvenlik sisteminin bulunmadığı görülmektedir. Ülkenin en başarılı okullarından biri kabul edilen İstanbul’daki bir lisede yaşanan çeteleşme vakası da bu sorunun yalnızca çevresel değil, doğrudan okul içi bir mesele haline geldiğini bir kez daha göstermiştir. Dışarıda mafya ve çete grupları, okul içinde de bunlardan esinlenen yapıların ortaya çıkması, eğitim kurumlarının güvenli alanlar olmaktan uzaklaştığını kanıtlamaktadır.

Şiddet, Korku ve Güvensizlik Sarmalında Eğitim Sistemi

Türkiye’de okul güvenliği, 2018 yılında İçişleri, Milli Eğitim ve Aile Bakanlıkları arasında imzalanan protokoller çerçevesinde yürütülmektedir. Bu kapsamda “Güvenli Eğitim Koordinasyon Görevlileri” (okul kolluk görevlileri) ve MOBESE entegrasyonu gibi adımlar atılmıştır. Ancak saha verileri, bu önlemlerin uygulamada ciddi engellerle karşılaştığını göstermektedir.

Devlet okullarında kadrolu güvenlik personeli bulunmamakta, temizlik ve güvenlik ihtiyaçları genellikle geçici işçiler (TYP) üzerinden karşılanmaktadır. 2025 yılında bu yolla 70.000 süreli personel alımı yapılmış olsa da bu rakam 50.000’den fazla okulun ihtiyacını karşılamaktan uzaktır. İŞKUR aracılığıyla ve çoğu zaman kura yoluyla temin edilen personelin niteliği ise tartışmalıdır. Özel okullar göreceli olarak gelişmiş erişim kontrol sistemlerine ve özel güvenlik personeline sahipken, devlet okullarında güvenlik görevi fiilen öğretmen ve yöneticiler üzerinde kalmış durumdadır.

Okullarda temizlik görevlisi gibi kadrolu ve nitelikli güvenlik görevlisi bulundurma ihtiyacı da tasarruf tedbirleri ve bütçe yetersizliği nedeniyle giderilememiştir. Aynı dönemde garanti ödemeli yatırımlara, davetiyeli ihalelere, israf ve gösteriş düzenine bütçeden aktarılan paranın ise ne haddi bellidir ne de hesabı tutulmuştur. Bu da bütçenin, siyasi iktidar açısından bir öncelik ve tercih manzumesi olduğunu bizlere bir kez daha göstermektedir.

Diziler, Gündüz Kuşağı ve Toplumsal Savrulma

Çocukların ve gençlerin bu tür yapılara/olaylara yönelmesinde kültürel iklimin ve medya içeriklerinin etkisi de göz ardı edilemez. Siverek ve Kahramanmaraş’ta da yaşanan olaylar okul güvenliği meselesi olmakla birlikte, aynı zamanda millî eğitim ve kültür politikalarının bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Özellikle mafya temalı diziler ve sosyal medyadaki şiddet içerikli paylaşımlar, gençlerde silah kullanımını romantize etmektedir. Mafyayı öven, şiddeti normalleştiren ve aile yapısını zedeleyen içeriklerin yaygınlığına karşı sessizlik yalnızca bir politik tercih değil, aynı zamanda toplumsal sonuçlar doğuran bir durumdur. Bu yayınların neden sınırlandırılmadığı ve kamu otoritelerinin bu kayıtsızlık halinin hangi amaçlara hizmet ettiği soruları da kaçınılmaz olarak gündeme gelmektedir.

Akran Zorbalığı

Akran zorbalığı okuldan sokağa, evden kamusal alana kadar yaygın olarak karşılaşılan bir şiddet türüdür. Son veriler ve yaşanan trajik saldırılar, zorbalığın sadece okul bahçesinde kalan bir sürtüşme olmadığını kanıtlamaktadır. Uzmanlar, suça sürüklenen çocukların geçmişinde sıklıkla bir “risk zinciri” saptamaktadır. Zorbalar kadar, zorbalığa maruz kalan çocukların da okul aidiyeti zayıflamaktadır. Bu kopuş, çocukları şiddeti bir “çözüm” veya “intikam” aracı olarak gören illegal gruplara veya radikal fikirlere açık hale getirmektedir.

Türkiye’de akran zorbalığı oranını yüzde 40 ölçen, keza her 4 öğrenciden 1’inin okulda kendini güvende hissetmediğini, her 4 öğrenciden 1’inin ise okulunda çeteleşmiş gruplar olduğunu beyan ettiği araştırmalar durumun vahametini ortaya koymaktadır. (Prof. Dr. Nevzat Tarhan ve İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü Çalışması, Mart 2026) Fiziksel zorbalık, 7/24 devam eden siber zorbalıkla birleşerek mağdurun kaçacak hiçbir alanının kalmamasına sebep olmaktadır.

Sosyal medya mecralarında şiddeti öven hesapların ve kapalı grupların denetimi, fiziksel okullardaki güvenliğin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Olaylarda görüldüğü üzere, failin dijital platformlarda şiddeti yücelten gruplarla etkileşimde olması bu durumun en önemli sebeplerindendir.

Dijital Dünyada “Sosyalleşme”

Dijital oyunlar ve kamuoyunun aşina olmadığı sosyal medya mecraları, çocukların ve gençlerin bir araya geldiği yeni sosyalleşme alanlarına dönüşmektedir. Bu alanların denetimsiz ve kontrolsüz yapısı, sağlıklı iletişim ve gelişim süreçlerini zayıflatmakta; gençlerin kendi içlerinde kapalı, dış dünyadan kopuk ve birbirini besleyen sorunlu çevreler kurmasına zemin hazırlamaktadır. Bu durum, toplumsal açıdan dikkatle ele alınması gereken bir kırılmaya işaret etmektedir. Kapalı dijital ağlar içinde oluşan grupların zamanla birbirini taklit eden, sorgulama yetisini yitirmiş ve yanlış yönlendirmelere açık bir yapıya dönüştüğü görülmektedir. Kendilerini “abi” olarak konumlandıran, yaş farkı üzerinden kurdukları hegemonik ilişkinin içinde yer alan karanlık figürlerin bu gençleri yönlendirmesi ise sorunun en kritik boyutunu oluşturmaktadır. Bu kişiler, gençleri kendi amaçları doğrultusunda araçsallaştırmakta ve onları suç ekonomisinin parçası haline getirebilmektedir. Bu durum da dijital dünyanın kontrolsüzlüğü ile birleşen ciddi bir toplumsal risk alanı olarak değerlendirilmelidir.

Psikososyal Mekanizmaları Güçlendirmek

Mesele yalnızca fiziksel güvenlik önlemleriyle çözülebilecek bir sorun değildir. Sorun; sosyal medya düzeni, eğitim politikaları, kültürel iklim ve ailelere düşen sorumluluklar ile birlikte ele alınması gereken çok boyutlu bir yapıya sahiptir.

Okul güvenliği stratejisi sadece dış güvenliğe değil, okulun fiziksel ve psikososyal dokusunu güçlendirmeye odaklanmalı, çözüm, “tehdit yönetimi” ve “sosyal destek” projelerinde aranmalıdır. Eğitim ortamlarında öğrencilerin çok yönlü gelişimini destekleyecek psikososyal mekanizmaların güçlendirilmesi de kritik bir ihtiyaçtır.

Her türlü “sorunlu öğrenci ve öğrencinin içerisinde bulunduğu durum” için rehberlik hizmetlerinin etkinleştirilmesi, psikolog desteğinin yaygınlaştırılması ve ihtiyaç duyan öğrenciler için gerekli rehabilitasyon süreçlerinin koordineli biçimde yürütülmesi gerekmektedir. Bu hizmetlerin sağlıklı şekilde işlemesi için yeterli sayıda öğretmen, rehberlik öğretmeni, özel eğitim öğretmeni, okul sosyoloğu, okul psikoloğu, çocuk gelişim uzmanı ve sosyal hizmet uzmanı atanmalı; tüm süreçler bütüncül bir yaklaşımla ve kurumsal eşgüdüm içerisinde ele alınmalıdır. 

ABD ve Avrupa ülkelerinde okul güvenliği ile öğrenci esenliği Almanya’daki “Schulsozialarbeit”, ABD’deki “Wraparound Services”, Finlandiya’daki “Oppilashuolto” ve İsveç’teki “Elevhälsa” gibi eğitim, aile, yerel yönetimler ve bağımsız sosyal hizmet uzmanlarının eşgüdümlü çalıştığı entegre modellerle sağlanmaktadır. Bu ülkelerde risk altındaki öğrencilerin tespiti, önleyici psikososyal destek, aktif aile ziyaretleri ve dış kurumlarla ağ kurma süreçleri, okuldaki hiyerarşiden bağımsız profesyonel bir ekosistem içinde yürütülür. 

Ülkemizdeki mevcut sistem ise kriz yönetimini ve psikososyal desteği büyük ölçüde idari işler ve sınav odaklı akademik danışmanlıkla boğuşan Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık servislerinin omuzlarına bırakmakta, çocuğun okul dışı çevresini, aile dinamiklerini, dijital sosyalleşmesini ve mahalle faktörünü sürece aktif olarak entegre eden disiplinler arası bir sosyal hizmet ağından yapısal olarak yoksun bulunmaktadır. Hacer Foggo’nun hatırlattığı Konya’da 2017 yılında uygulanmış Okul Sosyal Hizmeti modeli, çocuğu yalnızca öğrenci olarak değil, içinde bulunduğu aile, mahalle ve yaşam koşullarıyla birlikte ele alan biyo-psiko-sosyal bir yaklaşımı hayata geçirmiştir. Sonuçları değerlendirildiğinde aynı yaklaşımın yaygınlaştırılması, çocukların sosyal çevreleriyle birlikte değerlendirilmesini ve ihtiyaç odaklı müdahalelerin geliştirilmesini mümkün kılacaktır.

Değişen Aile Yapısı

Yaşanan sorunları yalnızca devletin sorumluluğu çerçevesinde ele almak, meseleyi eksik okumak olur. Dönemin ruhu, toplumsal dönüşümler ve değişen değerler sistemi dikkate alındığında, ailenin rolü ve sorumluluğu açıktır. Şiddetin temel olarak psikolojik, sosyolojik ve çevresel faktörlerden kaynaklandığı psikologlar tarafından ifade edilmektedir. Çocuğun özellikle aile içinde güvenli ve sağlıklı bir ilişki kurmasına özen gösterilmesi büyük önem taşımaktadır. Tüm yükü devlete yıkmak yerine, ailelerin çocukların gelişim sürecindeki yönlendirici ve koruyucu rolünün de güçlendirilmesi gerekmektedir.

Sağlıklı bireylerin yetişmesi, yalnızca kamusal politikalarla değil; aynı zamanda aile içinde kurulan ilişkiler, verilen değerler ve oluşturulan sosyal çevre ile mümkündür. Devletin sorumluluğu kadar ailelerin de sürecin aktif bir parçası olması, kalıcı ve etkili çözümler açısından belirleyici olacaktır.

Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bilgiye erişim imkanına sahip olunan günümüzde; çocuk ve aile eğitimini sosyal medya fenomenlerinden alan, kendi yaşanmışlığını reddeden, çocuğu için tamamen kariyer odaklı, sürekli tazelenen ve hep yenisi istenilen arayışları olan ve ebeveyn otoritesini dahi kurmayarak reddeden ebeveyn modelinin de ele alınması şarttır.

Gerçekleşmemiş hayallerini çocuğuna yansıtan veya çocuğunu bir yatırım modeli olarak kodlayan “Proje Çocuk” anlayışı; çocuğunun hayatı üzerinde sürekli dolaşan, onu korumak adına aşırı kontrol eden, müdahale eden ve hata yapmasına izin vermeyen, aşırı koruyucu “Helikopter Ebeveynlik” olarak tarif edilen ebeveyn tiplemelerinin çocuk üzerindeki etki veya hasarları ile yüzleşilmelidir.

Öz benliği, öz güveni, sorun çözme becerisi gelişmemiş, en küçük zorlukta kırılan ve karar vermekte zorlanan bir kuşak yetişmektedir. Sosyal medya, ebeveynleri devasa bir bilgi bombardımanına maruz bırakmaktadır. “Doğru ebeveynlik” üzerine yazılan binlerce teori, uzman görüşü ve mükemmel görünen “influencer ebeveyn” modelleri, gerçek ebeveynler üzerinde ciddi bir “yetersizlik hissi ve suçluluk duygusu” yaratmaktadır. Bu kaygı, çocukla kurulan doğal bağı bozarak etkileşimi mekanik bir “görev listesi” uygulamasına dönüştürebilmektedir.

Diğer önemli bir sorun da “çocuktan kaçma” halidir. “Sessiz Emzik” olarak tarif edilen sınırsız ekran kullanımı, modern ebeveynliğin en büyük ikilemidir. Bir yandan çocukların teknolojiye hakim olması istenirken, diğer yandan tablet ve telefonlar birer “sessiz emzik” olarak kullanılmaktadır. Ebeveynin gün boyu iş ve sosyal yaşam baskısıyla yorulması, akşamları çocukla kaliteli etkileşim kurmak yerine ekranlar aracılığıyla bir “paralel yalnızlık” yaşanmasına yol açmaktadır.

Otorite Kaybı ve Arkadaş Olma Çabası

Geleneksel baskıcı modellerden kaçan modern ebeveynler, bazen tam tersi bir uçta, sınırların hiç olmadığı bir “arkadaş ebeveyn” modeline savrulmaktadır. Oysa çocukların onlara dünyayı anlamlandıracak, sınırlar koyacak ve güven verecek bir rehbere ihtiyacı vardır. Sınırların belirsizliği, çocukta özgürlük hissi yerine belirsizlik ve güvensizlik yaratabilmektedir.

Son olarak eğitim, ekonomi ve benzeri tüm yetersizlikler nedeniyle çocuğu sokağa ve dijital dünyaya terk eden, maliyeti ise topluma ödeten ebeveynlerin yarattığı açığı da önce devlet, sonra sivil toplum kapatmak zorundadır.

Peş peşe gelen saldırılar güvensizlik durumunu yaygınlaştırmakta ve endişeyi artırmaktadır. Kahramanmaraş’taki acı olayın gerçekleştiği gün, Mersin’de ve Gaziantep’te okulda silah yakalanmasına ilişkin vakalar birlikte düşünüldüğünde; milyonlarca ebeveyn çocuklarını okula gönderirken benzer bir olayın yaşanıp yaşanmayacağı yönünde ciddi bir kaygı yaşamıştır. Perşembe ve cuma günleri sınıflar 5-6 öğrenci ile eğitim görmek zorunda kalmıştır.

Türkiye’de derinleşen duygu krizi, eğitim alanında ortaya çıkan şiddet olaylarıyla birlikte daha görünür hale gelmiştir. Bu tabloyu tersine çevirmek; hukuk, eğitim, kültür, medya ve güvenlik politikalarını bütüncül bir anlayışla yeniden ele almakla mümkün olacaktır. Tüm okullar için asgari bir “Fiziksel Güvenlik Standardı” belirlenmelidir. Hukuki ve idari mevzuat, şiddeti önleyici şekilde tekrar düzenlenmelidir. Her eğitim bölgesinde; okul müdürü, uzman rehber öğretmen, çocuk polisi ve bir sosyal hizmet uzmanından oluşan “Çok Disiplinli Ekipler” kurulmalıdır. Bu ekipler, riskli davranışlar sergileyen veya okuldan uzaklaştırılan (İbrahim Oktugan örneğinde olduğu gibi) öğrencilerin durumunu analiz etmeli ve rehabilitasyon desteği sunmalıdır.

Okul güvenliği krizi, henüz başlangıç aşamasındayken doğru müdahalelerle ve tedbirlerle yönetilebilir. Siverek ve Kahramanmaraş saldırıları, birer “uyarı fişeği” olarak kabul edilmeli, polisiye tedbirlerin ötesinde, tehdit değerlendirme sistemlerine, sosyal-duygusal öğrenme modellerine ve önleyici düzenlemelere yatırım yapılmalıdır. Okullar; şiddetin değil, bilimin ve güvenin yeşerdiği alanlar olarak kalmalıdır. Bunun için de devletin tüm kurumları, sendikalar ve aileler arasında ideolojiler üstü bir “Okul Güvenliği Mutabakatı” oluşturulması zorunludur.

DÜŞÜNCE - YORUM - ANALİZ Haberleri

Gazze’deki soykırımda görev alan İsrail askerleri Haaretz’e anlattı: “Kendimi canavar gibi hissettim”
Trump İsrail Tarafından Oyuna Getirildi… Ve Oyun Devam Ediyor
Dolar İmparatorluğunun Çöküşü
Yahudi Lobisi ‘Derin Britanya’nın ABD Ve Dünyayı Kontrol Aracı Mı?
Trump, İran’ı 'yok etme' tehdidinden ateşkesi kabul etmeye nasıl geldi?