Suriye’de İstikrar da “Süreç” de Tehlikeli Sularda

Mesut Yeğen

Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerindeki Kürt Asayiş güçlerinin kısa sürede Halep’ten çıkarılmasıyla sonuçlanan gelişmeler iyi bildiğimiz bir hakikati biraz sert bir biçimde hatırlattı: Suriye’de yeni rejimin istikrarı da bizdeki çözüm süreci de sağlam bir zemine oturmuş değil. 

Rejimin Halep’te yaptıklarının zamanlaması ve haber verdikleri, Suriye’de istikrarın, bizdeyse sürecin pamuk ipliğine bağlı olduğunu, daha kötüsü, hep beraber tehlikeli suların kıyısında olduğumuzu gösteriyor. Dileyelim aklıselim galip gelir ve vakit varken tehlikeli sulardan uzaklaşırız. 

Lakin bu işler de dilekle temenniyle olacak iş değil, niyet ve icraat gerektiriyor. 

Türkiye’nin arkaladığı Şam rejimine kalırsa Halep’te yaptığı, egemen olmanın ve 10 Mart ve 1 Nisan mutabakatlarının gereği. İç ayrışmalar ya da yerel güçlerin inisiyatif alması gibi SDG kaynaklı faktörler de mutabakatın gereğince uygulanmasını engellemiş ya da geciktirmiş olabilir ve fakat rejimin Halep’te yaptıklarını “Egemen devlet olmanın ya da 10 Mart ve 1 Nisan mutabakatlarının gereği” diyerek temize çekebilmek için hem egemenliğe hem de taraflar arasındaki mutabakata epey yamuk bir yerden bakmak, bu arada başka pek çok şeyi de görmezden gelmek lazım. En başta da 10 Mart mutabakatının belirsizliklerini. 

Malum, mutabakatın ilk iki maddesi Kürtler de dahil tüm Suriyelilerin eşit temsil ve katılımını ve kimlik haklarının anayasayla garanti altına alınmasını öngörmekle beraber ortada ne böyle bir uygulama var ne anayasa ne de çalışması. Üstünkörü bir bakış bile mutabakatın Suriye’nin birlik ve bütünlüğüyle beraber çeşitliliğinde de uzlaşıldığını, çeşitliliğiyle beraber Suriye’nin birlik ve bütünlüğünün korunmasında mutabık kalındığını gösteriyor. Böyle olmakla beraber, rejimin Süveyda ve Lazkiye’de yaptıkları ve tabii ki yapmadıkları Suriye’yi çeşitliliğiyle tanımaya niyetinin olmadığını, ülkeyi HTŞ suretinde bütünleştirmek istediğini çoktan göstermişti. Halep’te yaptıkları da teyit etti. Ana fikrine uymaya yatkın görünmediği mutabakatın geciktirilmesinden şikayet etmesi rejimin mutabakattan çok zorbalıkla egemen olmanın peşinde olduğunu gösteriyor. 

Rejimin, 10 Mart mutabakatının uygulanması görüşmelerini bizzat sonlandırması da Halep saldırısını SDG’nin mutabakata uymamasıyla açıklamayı zor kılıyor. SDG’den yapılan açıklamalar, rejim yetkililerinin yolunda ilerliyor görünen mutabakat görüşmelerini birden bire kesip “Halep’te mutabakata uyun” pozisyonuna geldiğini gösteriyor. 

Meselenin mutabakatla ilgili olmadığını gösteren daha güçlü bir işaretse saldırının zamanlaması. Malum, Halep saldırısı rejimin İsrail’le yaptığı güvenlik anlaşmasının ardından geldi. Kürtlerden ve diğer Suriyelilerden güvenlik ve tanınma gibi en temel hakları esirgeyen rejim, yaptığı anlaşmayla, HTŞ suretinde bir Suriye inşa edebilmek uğruna senelerdir işgal altındaki topraklarından kesinkes vazgeçmekle kalmadı, İsrail karşısında ebediyen uslu evlat olacağını garanti etti. Zillete düşmek pahasına yaptığı anlaşmayla İsrail’in kendisine bulaşmayacağı güvencesini almış görünen rejim, bunun verdiği rahatlıkla olsa gerek, Halep’te mutabakatın uygulanmadığını hatırladı. Bu da Halep’te yapılanın 10 Mart mutabakatının uygulanmamasıyla değil, İsrail’den nihayet yeşil ışık alınmış olmasıyla, rejimin Kürtlere saldırması durumunda, İsrail’in, hangi kapsamda olduğu bilinmez, nötr kalacağı sözünün alınmasıyla ilgili olduğunu gösteriyor. 

Rejimin Halep’te yaptığını egemen olmanın gereği olarak izah etmek daha da zor. Zor çünkü topraklarını işgal edenlerin, “sınırlarım yakınında kuş uçuramazsın” diyenlerin karşısında unuttuğu egemenliği ancak Kürtler ve Aleviler denince hatırlayan bir rejim Suriye’deki. egemenliğini bizzat ihlal edenin yapacakları karşısında nötr kalacağının garantisi alınınca hatırlanan bir egemenlik Suriye rejimininki.

Bildirilenler, Bilinmeyenler

10 Mart mutabakatının ve egemenliğin gereğini yerine getirmek bahanesiyle Halep’te yapılanlar yeterince tedirgin edici olmakla beraber, rejimin yapabilecek göründükleri ve olabilecekler hem Suriye’nin hem de çözüm sürecinin akıbeti konusunda endişelenmeyi gerektiriyor. Asayiş’in Halep’ten çıkarılması, rejimin 10 Mart mutabakatının kendi yorumunu zor yoluyla ve Türkiye’nin desteği ve İsrail’le ABD’nin örtülü onayıyla gerçekleştirmeye kalkışması demek. Rejimin ve Türkiye’nin açıklamalarına, bildirdiklerine bakılacak olursa, 10 Mart mutabakatını zor yoluyla hayata geçirme işi Halep’le sınırlı kalmayacak. Rejime ve Türkiye’ye kalırsa, SDG bir vadede buharlaşmak üzere Haseke’ye kadar çekilmeli ya da çekilecek, Kürtler de uzun vadede Araplaşmak ya da ikinci sınıf vatandaş olmak anlamına gelecek şekilde “eşit vatandaşlığa” razı olmalı ya da olacak. Bildirilenlerin yapılıp yapılamayacağı ayrı mevzu ancak sadece yapmaya kalkışmak bile pek muhtemelen Suriye’de istikrarın ve sürecin sonu demek olacak.

Peki rejim bildirdiklerini yapmaya kalkışır mı? Olmayacak iş değil ama bu bile zor. Zor çünkü Halep’te yapılanların yapılabilmesi, 10 Mart mutabakatının Halep’le ilgili kısmının rejimin bildiğince ve zor yoluyla hayata geçirilmesi en az dört koşulun bir araya gelmesiyle gerçekleşti. SDG’nin Asayiş’in yardımına koşmayıp hareketsiz kalması, İsrail’in nötr pozisyona geçmesi, ABD’nin seyirci kalması ve Türkiye’nin aktif desteği. Bu dört koşul SDG Haseke’ye, Kürtler de “eşit vatandaşlığa” çekilene kadar bir arada duracak olursa, rejim Türkiye’yle beraber bildirdiklerini yapmaya kalkışabilir ve hatta yapabilir ve fakat bu pek kolay görünmüyor. 

Meskene’de mi olur bir sonraki karşılaşma anında bilebilecek durumda değilim lakin yukarıda saydığım dört koşuldan ilk buharlaşacak olanı pek muhtemelen SDG’nin rejimin saldırısı karşısında hareketsiz kalması olur. Fırat’ın doğusuna da çekildikten sonra gidecek bir yeri kalmayacak olması bir yandan, senelerdir edindiği tecrübe ve ulaştığı ateş gücüne duyacağı güven diğer yandan SDG’ye “buraya kadar” dedirtebilir ve bu olduğu anda olacak olan sert bir savaştan ve her iki taraftan çokça kayıptan başka bir şey olmaz. Bu olduğu anda bir yandan Suriye’nin istikrarı ve süreç riske girer, diğer yandan da ABD’nin seyirciliği ve İsrail’in tarafsızlığı sona erebilir. 

İkinci olarak, SDG’nin hareketsiz kalmaktan vazgeçmesine gerek kalmadan ABD seyirci kalmaktan vazgeçebilir. ABD, rejim değişikliği yaşandıktan sonra Suriye savaşının başından beri aldığı “Fırat’ın doğusu bende” pozisyonundan bir anda vazgeçip Suriye’de sadece Şara’ya yaslanmaya karar vermediyse, SDG’nin hareketsiz kalmaktan vazgeçmesine gerek kalmadan rejime “Fırat’ın doğusuna geçme” diyebilir. Benzer şekilde ABD’yle aynı ya da farklı bir anda İsrail de tarafsız kalmaktan vazgeçebilir. Rejim ve SDG arasında sert çatışmalar yaşanır da bu çatışmalar sürpriz olmayacak bir biçimde rejim kuvvetleriyle Dürziler ve Aleviler arasında bir çatışmayı körüklerse İsrail tarafsız kalmayabilir. Her iki durumda, hem ABD’nin hem de İsrail’in Halep’tekinden farklı bir tutum almaları halinde Suriye’de istikrar güme gidebilir. 

Son olarak, pek muhtemelen Türkiye de rejime “SDG buharlaşana, Kürtler de Haseke’ye ve eşit vatandaşlığa çekilinceye kadar devam” demeyecektir. Demesi ve rejimin de denileni yapmaya girişmesi halinde bunun Suriye’de istikrarı ve daha kötüsü süreci bitirebileceği için. Bütün bu süreç işi İran’ın çekildiği İsrail’in yükseldiği yeni bölge denkleminde Kürtlerle karşı karşıya gelmekten sakınmak, Kürtlerle kardeşliği tazelemek için yapıldıysa Türkiye’nin süreç pahasına rejime “git gidebildiğin yere kadar” demesi pek makul görünmüyor.

Hülasa, 10 Mart mutabakatının ve egemen olmanın gereğini yerine getirmek bahanesiyle yapılan Asayiş’in Halep’ten çıkarılması işi bir başına Suriye’de istikrarı ve süreci bitirmiş değil ve fakat her ikisinin üzerinde de kara bulutların toplanmış durumda. Burada kalınırsa ne âlâ. 

Kalınmaz da Halep’te yapılanlardan sonra yapılacağı bildirilenler yapılmaya kalkışılırsa Suriye’de istikrarın da sürecin de yerine yeller esebilir. Sakınmak hepimizin hayrına.