Sol niye seçim kazanamıyor

İbrahim Kiras

Kimi dostlar çok kızdı, Macaristan’da “aşırı sağ otokrasi”yi solcular değil, yine sağcı bir siyasetçi yıktı dediğim için. “Solcular oy vermeseydi nasıl yıkacaklardı” gibi sevimli itirazlar geldi. Keza sosyal medyada da Magyar için “O da sağcı bu da sağcı, ne farkı var” şeklinde yorumlar yapıldı. Türkiye’de de destek verilecek adayın “sağcı değil solcu” olması gerektiği söylendi.

Bu tutum bir kesimin “Hiçbir şey değişmeden her şey değişsin” arzusunu yansıtıyor. Maksimalizm dedikleri şey bu olsa gerek!

Aslında değişmesi gereken çok fazla şey de yok. Yalnızca birkaç şeyin değişmesi yeterli. Bunların başında ise “laik refleks” geliyor. Modern devletin temel karakteri olan laikliğin yerli yersiz, ilgili ilgisiz her konuda tartışma masasına taşınması bir yönetim ilkesinin savunulması gibi görünmüyor. Bir yönetim ilkesinin rakiplere karşı kullanılacak bir silaha dönüştürülmesi olarak görünüyor. Ama aynı zamanda karşı tarafın eline de güçlü bir silah verilmiş oluyor. Rakiplere karşı kullanılan laiklik sopası son tahlilde “laiklik karşıtı” olarak etiketlenen kesimleri genişletmeye yarıyor.

 Bir iki ay önce ilginç bir tartışma yaşandı bu konuyla bağlantılı… O zaman aldığım notlara göre, KYK yurtlarında kalan öğrencilerin “Yurtta verilen yemek karnımızı doyurmuyor” şikâyeti AK Parti’li eski milletvekili Hüsnüye Erdoğan’a sorulmuş. Eski vekilin TV yayınında verdiği cevap şöyleydi: “Peygamberimiz midenizin 3’te 1’ini boş bırakın diyor.”

AK Partililer de dahil büyük çoğunluğun vicdan eksikliğinden kaynaklandığını düşündüğü bu ifadelere kimileri ise “Burası laik bir devlet, burada yasalara göre hareket edilir, ayetlere hadislere göre değil” diyerek tepki gösterdi. Konuyu laiklikle ilgili bir mesele olarak gören “sosyal demokrat” veya “sosyalist” kesimin en azından bir bölümü açlık, yoksulluk, eşitsizlik sorunları karşısında sergilenen umursamazlığa takılmadılar.

İşin siyaset cephesine baktığınızda, “laik refleks” sonucu çıkan kavgalarda kazanan taraf hiçbir zaman CHP olmuyor. İşte bu yüzden birtakım iktidar temsilcileri veya destekçileri kavga çıkarmak için hemen her fırsatta konuyu laikliğe ve Kemalizm’e getiriyor, birtakım CHP temsilcileri veya destekçileri de her defasında bu tuzağa düşüyorlar.

 Parti yönetimi durumun farkında ve daha önce düştükleri tuzaklara yeniden düşmemek için yeni bir siyasi strateji uyguluyorlar epey zamandır. Ancak CHP tabanından ve CHP yönetiminden ayrı “CHP camiası” diye bir olgu var bu ülkenin siyasi ve sosyal yapısı içinde. Bazı gazeteler, birtakım akademik muhitler, sanat çevreleri, odalar, barolar, localar vs. oluşturuyor bu geniş yapıyı. Oralarda esen rüzgarlar parti tabanını üşütebiliyor.

CHP’li olmasa da CHP’ye oy vermese de CHP’den ayrılıp başka partiye gitse de CHP camiası içinde daima yeri olan kişiler ve gruplar söz konusu.

Söz gelimi, Türkiye İşçi Partisi (TİP) Sözcüsü ve İstanbul Milletvekili Sera Kadıgil, şahsen enerjisini beğendiğim, coşkusunu takdir ettiğim bir genç siyasetçi. 2018’de CHP’den milletvekili olup 2020’de TİP’e geçen Kadıgil, geçenlerde verdiği bir röportajda Kemal Kılıçdaroğlu genel başkan olmadan önce CHP’ye oy dahi vermediğini söylemiş. “Kılıçdaroğlu geldiği zaman Dersimli olması, Alevi kimliği ve daha demokrat duruşuyla ‘bir şeyler değişebilir’ umuduyla üye oldum” demiş.

Onlar TV’deki yayında gazeteci Şule Aydın’ın, “Geçmişe baktığınızda aldatılmış hissediyor musunuz?” sorusuna ise “Evet, hissediyorum” cevabını vermiş TİP Sözcüsü. “Neden dolayı” diye soracak olursanız, anladığım kadarıyla TİP’li siyasetçinin kendisini aldatılmış hissediyor olması CHP camiasındaki genel hissiyatın bir parçası. 2023 seçimi hakkında “niçin” kaybettik diye değil, “kimin yüzünden” kaybettik diye sorulduğunda verilen cevap Kılıçdaroğlu oluyor çünkü.

Bunun haksızlık olduğunu söylemek gerekir ama Kemal Bey’in seçim hezimeti ardından liderliğin gereğini yapmaktan -yani görevini bırakmaktan- imtina etmesi tepkileri iyice büyüttü. Sonraki süreçte partiye karşı açılan butlan davası ve kayyum tartışmaları sırasında eski genel başkanın gösterdiği anlaşılmaz tutum da kendisine yönelik tepkileri nefrete dönüştürdü. Bugün CHP camiasında “bir numaralı kötü adam” Erdoğan değil, Kılıçdaroğlu. Öyle ki yeri geldiğinde “kılıç artığı” yakıştırması bile yapılabiliyor. Öyle bir öfke ki bu, partinin en önemli oy deposu olan Alevi vatandaşlarımızı rencide etmekten dahi kaçınma gereği duyulmuyor. Çünkü “kendisini aldatılmış hisseden” insanların öfkesi söz konusu.

Ancak bu tartışmadan bağımsız olarak, dışarıdan bakanların burada gördüğü “asıl problem” parti yönetiminde bulunmayan, partide bir görevi olmayan, hatta partiye oy da vermeyen bir kesimin partiyi temsil edebiliyor oluşu. En azından dışarıdan öyle anlaşılması.

“CHP’li kabul edilen” gazete yazarlarının vaktiyle “Göbeğini kaşıyan adam” veya “bidon kafalılar” diyerek iktidar tabanını konsolide edebildiğini unutmayalım.

Şunu söylemeye çalışıyorum: Geniş muhalefet cephesi açısından böylesi tartışmalar bağlamında önemli olan ana muhalefet partisinde eski lidere veya yeni lidere ne gözle bakıldığı değil. Bugünkü şartlar altında geniş muhalefet blokuna liderlik etme görevini üstlenmiş bu partinin derleyici toparlayıcı bir siyaset izlemesinin ne ölçüde mümkün olabileceği önemli. Bunun ise CHP camiasının “hissiyat” dünyasıyla yakından ilgisi var.

O dünyada bir yandan “2023’te herkesten oy alabilecek bir aday çıkarılmalıydı” deniliyor, bir yandan da “önümüzdeki seçimde” o bahsedilen “herkes”ten oy almayı zorlaştıracak bir dil kullanılıyor. Çünkü bir anlamda CHP’nin sivil toplumu diyebileceğimiz bu camiada kutuplaşma eğilimi parti tabanında da parti yönetiminde de göremeyeceğiniz derecede yüksek.

Bu durum parti yönetimini çoğu zaman iki arada bırakıyor. Hem camianın “hissiyatını” dikkate almak hem de toplumun geniş kesimlerini kucaklayacak bir siyaset uygulamak gerekiyor. Zor bir pozisyon bu.