Bugün, Osmanlı İmparatorluğunun eski hâkimiyet coğrafyasından neşet etmiş devletlerin resmî târih hikâyeceliği, Türklerin Balkan fetihlerinin kılıç zoru üzerine inşâ edilmiş olduğunu yazarlar. Bunlara göre Osmanlı Balkanlara cebrî bir şekilde çökmüştür. Bu son derecede çarpıtılmış bir bilgidir. Hâlbuki daha bîtaraf çalışmalar bu hususta bize başka şeyler anlatıyor.
Osmanlının bilhassa Balkan fetihlerinin ardalanında geniş çaplı ve şuurlu bir sûrette işletilen bir sızma süreci rol oynamıştır.
Merhum târihçimiz Ömer Lütfi Barkan’ın artık klâsik hâle gelmiş meşhur eserinde ( Kolonizatör Türk Dervişleri) bu sızma süreçleri çarpıcı bir şekilde anlatılır. Ezcümle,
Osmanlı yayılmacılığı ve Balkanları hâkimiyet sâhasına alması kaba kuvvete dayanan, tek taraflı bir çökme değildir.
Osmanlı fetihçiliği ,bugünün kavramlarıyla anlatacak olursak sızma(soft power) ve çökme(harf power) süreçlerini dengeli bir şekilde çalıştırmıştır. Bâzı namuslu Balkan târihçileri de bunu teslim etmek faziletini göstermişlerdir.
Emperyal bir yayılmacılık ,eğer bu iki sürecini dengeli bir şekilde işletebilirse tutunum zamânını da hatırı sayılabilir olarak uzatmak imkânını elde eder. Çünkü, fetihlere meşrûiyet kazandıracak olan da budur. Burada dikkate alınması gereken diğer bir husus, sızma süreçlerinin tek taraflı olmayışıdır. Yâni bu süreç tek başına merkezden kenara doğru işlemez. Bilhassa kültürel dâirede , bunun aksine olarak kenardan merkeze doğru da çalışır. Emperyal kültürel yapılar , tek dereceli nitelendirmeleri açıkta bırakan karşılıklı etkileşimlere yaslanan mürekkep yapılardır. Kadim bir pratiktir bu. Meselâ Hititler fethettikleri kültürlerin tanrılarını,pantheonlarına taşır, kendi tanrılarına eklemlerlerdi. Elbette bu eklemlenme yabancı tanrıların yerli tanrıların yörüngesine sokulmasıydı. Ama neticede fethedilen coğrafyaların halkları yeni sistemde dışlanmadıklarını ve kabûl gördüklerini hisseder ve merkeze bir şekilde bağlanırlardı. Pers imparatoru Kiros da benzer uygulamalar yapardı. Emperyal hoşgörü olarak bilinen hususun derinliklerinde tutunum veyâ meşrûiyet endişelerinin rol oynadığını görmek gerekir. Kadim dünyânın hesaplı iktidâr yapıları, kapasitelerinin merkezden çeperlere doğru verdiği veyâ vermesi muhtemel açıkların kendisi açısından bir kontrol kaybı doğuracağını bilir. Fetih kadar; belki de ondan daha mühim olan husûsun tutunum (cohesion) meselesi olduğunu idrâk eder. Burada merkezden kenara; kenardan merkeze işleyen kültürel tedâvülün vasıfları son derecede kritik bir işlev görecektir.
Avrupaî modern fetihçilik; yeni ismiyle müstemlekecilik , tuhaftır bu çizginin hayli gerisine düşmüştür. İspanyol ve Portekizli fâtihlerin bu dengeye hiç dikkat etmediklerini görüyoruz.
Asırlara sârî açlıkları, yeni kıt’aların baş döndürücü zenginlikleri ve sâhip olddukları üstün ateş gücünün çekimine kapılarak çok gaddarâne bir şekilde yeni dünyâlara çöktüler ve yağmacılığa giriştiler
. Bu çizgiyi, ilerleyen zamanlarda Hollandalılar, Belçikalılar ve Fransızlar da tâkip ettiler. Kanaatimce bunun istisnâsı Birleşik Kralıktı. İngilizler meselenin basit bir yağma olmadığını, bir tutunum icap ettirdiğini gördüler. Uzun vâdeli bir tutunum için çökmenin hâricinde, yatırım yapmalarına ihtiyaç vardı. Rakiplerini bertaraf ettikten sonra sızma işine ziyâdesiyle ehemmiyet verdiler.
Fethettikleri coğrafyayı her boyutuyla tanımak, oraya tesirli bir şekilde yerleşmek adına sızmayı ve nüfûz etmeyi öncelediler..
Akademik/bilimsel incelemeler bunun ilk şartıydı. İkinci safhada kendi zihniyetleriyle uyumlu yerli sınıfların yetiştirilmesi icap ediyordu. Bunlarda büyük bir başarı sağladılar. Fransızlar ve diğer müstemlekeciler İngilizlerden öğrenerek bu işlere hayli gecikerek giriştiler. O sebeple İngilizler kadar muvaffak olamadılar. Müstemlekecilik târihi burada işâret edilen kavram çifti üzerinden çalışılabilir.
ABD’nin durumu ise bilhassa dikkat çekicidir. ABD’nin bir müstemlekecilik tecrübesi yoktu. Hattâ bizzat kendisi bir müstemleke iken istiklâlini elde etmişti. II.Umûmî Harp sonunda kendisini aniden dünyânın yeni hegemon kuvveti olarak buldu. Ne Asya’yı, ne Afrika’yı doğru düzgün tanıyorlardı. Yâni bir dünyâ bilgisinden ve görgüsünden mahrumdu. Elbette İngilizlerin istihbârî ve akademik desteğine nâil oldular. Ama bu birikimin sindirilmesi ve tecrübe edilmesi o kadar kolay değildi. Dahası, Amerikalılar nüfûz edici entelektüel mesâi icap ettiren işlerden hep kaçmıştır. Bunun yerine, o mâhut yüzeysellikleriyle , veri setleri üzerinden ,pratik düşünmeyi ve karar almayı tercih etmişlerdir.
Nihâyet ABD’yi inşâ eden esas sâikin kaba kuvvet ve şiddet olduğunu unutmamak gerekiyor. Bunlar birleşince ABD’nin dünyâ hâkiimiyetinin o göz alıcı hâricî görüntüsünün aksine ne kadar zayıf olduğunu anlayabiliriz. 1950-1970 arasında o köpüklü Amerikan Rüyâsını kaba kuvvetin üzerine bir cilâ gibi çektiler. Evet , imparatorluklarının en başarılı sızma teşebbüsüydü bu. Ama bu neticede bir cilâ idi. Maddî kapasitesi 1970’lerden başlayarak içine doğru çözülmeye başlayınca bu cilâ da döküldü.
Bugünlerde tâkip ettiğimiz ABD, cilâsı dökülmüş bir ABD’dir.Trump’ın sağa sola saldıran söylemi ve fiilleri tam da bunu yansıtmaktadır.Târih söylemlerle değil, maddî kapasitelerle işliyor. ABD’nin kaba saba ,saldırgan fiilleri artarken dünyânın kapasitesi Asya’da temerküz ediyor. Çin bunun merkezi konumunda. Dikkat çekici olan bir bir çelişki var.
ABD ne kadar saldırganlaşıyorsa, Çin o nispette sâkin kalıyor ve sessiz ve derinden dünyâya sızıyor. Bu sızma, daha evvel şâhit olduklarımızın aksine kültürel değil, tamâmen tekno ekonomik. Orta vâdede târihin nasıl şekilleneceği artık görülebiliyor. Asya Asrı yükseliyor. ABD’nin hâkimiyeti parça parça eriyor. İyi ama , hegemonyanın tamamlanması için Çin’in meta ekonomik yatırımlarının ne kadar eksik kaldığını da görüyoruz.(Konfüçyus Enstitüleri bunun için yetmiyor). Çin’in hakikaten de dünyâya kendisini kabul ettireceği bir hikâyesi yok. Bunu iki şekilde yorumlayabiliriz. İlki şu: Yeni dünyâ o kadar tekno ekonomik olacak ki, onun bir hikâyeye ihtiyâcı bile olmayacak, İkinci yorum ise, yeni dünyânın hikâyesi Çin’i de aşan, hattâ onu da içine alan bambaşka bir hikâye olacak. Doğrusu ben bir aralar Hindistan’ın çok kuvvetli bir potansiyel taşıdığını ve bir sürpriz yapabileceğini düşünüyordum. Modi’nin Hindu faşizmini seferber ederek ve onu İsrâil faşizmiyle eşleştirerek Hindistan’ın ayağına gelen târihî fırsatı gömdüğüne şâhit olduk. Şimdilerde bin pişman ve çark etmeye çalışıyor. (Son ŞİÖ Toplantısında verdiği intibâ tam da buydu).
Hamiş: Târihte dünyâ sistemleri emperyal hegemonik oluşumlar merkezinde kuruluyor. Çöken ve sızan ; bu ikisini berâber ve dengeli yürüten; belki de evvela sızan ve daha sonra çöken kazanıyor.