Siyasetin Dört Kategorisi

Ali Bulaç

Siyasetin iki anahtar terimi olan ideal politik ile reel politiğin birbirlerine bağlı ve hatta bağımlı olduklarını tespit etmek mümkün. Hangi durum ve kullanımlarda birinin diğerini kendine dönüştürdüğü konusunda temel bir fıkhi kural bize fikir verebilir: Helale giden yol helal, harama giden yol haramdır! Ben ortak iyi ve ortak fayda siyasetine ma’ruf, ortak kötü ve ortak zarar siyaset biçimine münker adını veriyorum.

Şimdi bu temel prensip ışığında ma’ruf ve münker siyasetin karşılıklı ilişkilerine bakalım. İlişkiyi dört kategoride toplayabiliriz:

  1. Amaç ma’ruf, araç ma’ruf
  2. Amaç ma’ruf, araç münker
  3. Araç ma’ruf, amaç münker
  4. Amaç münker, araç münker

Buradan somut örnekler üzerinden belirleyen ile etkileyen arasındaki ilişkiye bakalım:

1. Varsayalım ki A topluluğunun (kavim/sosyoloji) temel hakları gasbedilmiş dolayısıyla mücadeleye girişmiş olsun. Bu topluluk (dinine, mezhebine, etnik kökenine bakılmaksızın) gasbedildiğini iddia ettiği hakları meşru ise ve mücadele sürecinde kullandığı araçlar ve takip ettiği yol (yöntem) de meşru ise mücadelesi meşrudur; diğer toplulukların tamamı, bu mağdur topluluğun mücadelesine destek vermelidirler.

2. Amacı ma’ruf, aracı münker kategori. Bunun ne anlama geldiğini somut örnekler üzerinden anlatmaya çalışalım. İlk örneğimiz Filistin sorunu olsun.

Filistinliler işgal edilmiş topraklarını kurtarmak üzere mücadele ediyorlar, mücadeleleri meşrudur. Filistinliler, mücadelelerini sürdürürlerken, Yahudileri işgalci ve soykırımcı cürümlerinden dolayı değil de, dini ve etnik olarak yani sadece Yahudi oldukları için yok etmeyi düşünüyorlarsa, daha çocuk yaşta bir Yahudi’yi öldürmeyi savunuyorlarsa mücadeleleri gayrı meşrudur, başka bir deyişle siyasi ve askeri mücadeleleri münkerdir. Bu konseptte Filistinlilerin topraklarını işgalden kurtarma mücadeleleri helal/meşru, kullandıkları yöntem haram olur. (Bu farz-ı muhaldir, elbette Filistinlilerin bu yöntemi kullandıkları anlamına gelmiyor.)

Kürtlerin de kavim kimlikleri ve dilleriyle konuşma-eğitim hakları engellendiği için mücadele etmeleri meşrudur. Kürtler, haklarını elde etmek üzere mücadeleye girişirlerken a. Mücadeleyi yürüten önder kadrolarının kendilerinden  (Ulu’l emri minküm, Nisa, 59) yani İslam’ın temel değer ve hükümlerine sadakat şartını aramıyorlarsa (lider kadro milliyetçi, dinin gelenek ritüellerine saygılı ama seküler, ateist-deist ise) b. Haklarını elde ettiklerinde tasarladıkları sosyo politik model haklarını gasbedenlerin modeliyle aynı ise c. Mücadeleyi şiddet ve terör yöntemiyle yürütüyorlarsa d. Haklarını gasbedenlere karşı mücadele ederlerken İslam’ın ve Müslümanların amansız hasmı Batılı (Amerikan/Avrupa) emperyalistlere ve Siyonist İsrail’e sırtlarını dayayıp süren amansız savaşta Amerika ve İsrail safında yer alıyorlarsa, bu durumda mücadele amaçları ma’ruf, kullandıkları araçlar münkerdir. Onların haklarını gasbedenlerin emperyalist ve Siyonist mücrimlerle iş birliği içinde olmaları, kendilerinin de emperyalizm ve siyonizmle iş birliği içinde olmalarının meşru gerekçesi değildir.

Bu prensip tabii ki, sosyalist, liberal veya milliyetçi-muhafazakâr (hatta dindar) Kürtler için söz konusu değil, prensip İslami temel hükümleri benimsemiş, olaylara Müslümanların kelamı/itikadı ve fıkıh külliyatı açısından bakan Mü’min-Müslüman Kürtler için geçerlidir. Keza bu prensip dünyanın her bölgesinde mücadele yürüten bütün İslami akımlar, hareketler için de geçerlidir. Bu çerçevede Suriye yönetiminin de bir meşruiyeti yoktur; yönetim en radikal Selefi söylemleri yükseltiyor olsa bile, mimarı, hamisi ve jeo-politik mühendisi Amerika ve İsrail’dir.

3. Üçüncü prensip hayli gariptir, lakin vakıada reel karşılığı bulunmaktadır. Pratikte 3. kategori, genel olarak batıl içtihattan, şuur bulanıklığından, sonucu berbat ve yıkıcı ‘iyi niyet’ten veya özü gayrı İslami ideoloji veya siyasi doktrinden kaynaklanır.

Söz konusu kategorinin tarihteki tipik örneği Haricilere karşılık düşer. Hariciler, fıkhın muamelat kısmında aşırı titiz insanlardı, hasbelkader birinin bahçesinden izinsiz bir elma yemişlerse, sahibine bedelini ödeyip helallik almadan rahat etmezlerdi, kıldıkları namazdaki huşuları gerçekten imrendiriciydi, ama aynı hassas insanlar, hakem olayında Hz. Ali’yi haklı bulanları tekfir edip öldürmekten zerre miktar tereddüt etmezlerdi. Sahabelerden Abdullah bin Habbab bin Eret ve hamile eşini (m. 658) hunharca öldürdüler. Hz. Ali’yi gözünü kırpmadan öldüren de İbn Mülcem isminde bir Harici idi. Bugün de nice Selefi, kendilerince öne sürdükleri bir ideal politik adına masum insanı öldürmüş, öldürmeye devam etmektedir.

Modern zamanlarda iyi niyet sahibi, gündelik hayatında helale ve harama azami dikkat gösteren Müslümanların, sosyo politik ideoloji ve davalarını (ideal politiği) milli devlet ve milliyetçilik şekillendirmektedir. Milli devletin “milli çıkarı” ile dinleri arasında var olan ikilem, onları bir tür şizofreniye sürüklemektedir. Eskiden sıradan samimi dindar halk bu ikilemi yaşıyordu, şimdi İslamcılar da bu ikilemin içinde ama kendilerine “reel politik” denen rehabilite edici sahte bir meşruiyet gerekçesi üretmişlerdir. Sistemin nimetlerini yaşıyorlar; arabaları, yazlıkları var, mülk ve makam sahibidirler. En radikali bile meğer ki içinde devletçi-milliyetçi bir canavar besliyormuş. Bir yandan “milletlerinin ve devletleri”nin bölgede ve dünyada belirleyici güç sahibi olmalarını arzu eder ve bunun bölgesel ve küresel siyasetlerin Türkiye’nin önüne nasıl “tarihi fırsatlar” çıkardığına dikkat çekerlerken, diğer yandan reel politiğin onları bizzarure mecbur ettiği ahlak ve hukuk dışı eylemlerin İslami temel değerlerle ne kadar bağdaşır olduğunu görmezden geliyor, bunun kelami ve fıkhi muhasebesini yapmaya yanaşmıyorlar. Amerika tonlarca bomba yağdırır, İsrail Filistin’in tamamını ölüme ve açlığa mahkum eder, Gannuşi hapishane hastanesinde ölümle pençeleşirlerken, sesleri çıkmıyor; bedenleri gibi zihinleri ve bilinçleri de uyuşmuş.

Hakikatte Müslümanları bu tür şizofreniye sevkeden amil “neseb” değil, tahrifata uğramış “sebep” asabiyetidir. Eskiden Müslümanın milli devlet ve milliyetçilik eğilimi gizleniyordu, ayıptı, şimdilerde dini, Selefi, tarihi vb. gerekçelerle meşruiyet kılıfına büründürülmüş.

İslam’ın temel değerlerini, Münzel Şeriat’ın sabit hükümlerini bir kenara bırakan bu yeni taife, mesela bölgesel güç olmak için a. Komşularının zayıflatılmasını b. Amerika ve İsrail’le iş birliklerinin kurulmasını “reel politiğin icabı” görmeleri somut hayatta bolca rastladığımız örneklerdir. c. Gerektiğinde komşuya müdahaleyi gerekçelendirmek üzere karışıklık (fitne, iç savaş) çıkartmak, hatta komşunun toprağından, kendi sınır illerinin yakınına birkaç füze fırlatmak olağan reel politik işlerden sayılır.

Ama bölgesel güç peşinde koşanlara şunu sormalı: Bölge ülkelerinin ideal politikleri güç sahibi olmak iken -Katar gibi uyduruk bir entite dahi bölge üzerinde inisiyatif kurma peşinde- a. Bölge ülkeleri niçin senin bölgesel güç olmanı kabul etsin? Bu politika çatışmanın sebeplerinden biridir b. Kendi kapasitenle bölgesel güç sahibi olamıyorsan, bu durumda senin bu maruf ve meşru olmayan ideal politiğin seni reel politik olarak küresel güçlerden birinin bölgedeki jandarmalığına, tetikçiliğine talip olmaya sevkeder. Bu ise zül siyaset, sonucu zillettir.

“Milli devlet” “milli kimlik ve milli çıkar” üzere inşa edildiğinden tabiatı gereği “ortak iyi ve ortak fayda” demek olan ma’rufu belli bir siyasi entiteye, belli bir topluluğa hasretmekte, ma’rufu kendisiyle sınırlandırıp tekelleştirmektedir. Burada şuur bulanıklığına sahip iyi niyetli Müslüman özneyi derin hataya sevkeden şey artık iyilik ve faydayı “ümmet”e ve genel olarak insanlara (en Nas’a) değil, kendi kavmine, kendi kimliğine, kendi devletine hasretmiş olmasıdır.

Kaldı ki hakikatte münhasıran İslam ümmetinin iyilik ve faydasını hedefleyen ideal politik dahi ma’ruf ve meşru değildir, zira ümmet “İnsanların hayrına çıkarılmıştır, yegâne meşru misyonu ma’rufu emretmek, münkerden sakındırmaktır.” (Al-i İmran, 104, 110). Meşru ve ma’ruf ideal politik insanların tamamının (Allah’ın iyali olan en Nas’ın) iyiliğini ve faydasını esas alır; mazlumları gözetir, kardeşi bombalar altında inlerken düşmanın velisi olmaz; küresel adaleti, hukuku, ahlakı, ihtiramı ve barışı tesis etme mücadelesi verir. Sadece Müslümanların çıkarını gözeten bir siyaset, “Müslüman milliyetçiliği”dir, her milliyetçilik gibi Müslüman milliyetçiliği de meşru değildir.

4. Son kategorinin zaten ahlak ve hukuk açısından bir değeri yoktur. Amaç da münker/haram araç da münker/haramdır. Bunun günümüzdeki küresel düzeydeki simgesi Amerika ve İsrail’dir. Kelam/itikat ve fıkıh açısından konumlarını kritik etmeyip reel durumu, meşru ideal politikten yoksun reel politiği referans alan İslam ülkeleri bu kategori içinde yer almaktadırlar.

Şimdi geriye cevabını arayacağımız şu soru kalıyor:

İlk kategoride amacı/ideal politiği ve aracı/reel politiği ma’ruf ve meşru olan siyaset biçimi nedir, bu siyaseti hangi kaynaklarda arayacağız?

NOT: Bundan önceki yazıda İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in sehven 700 milyar avroluk anlaşmayı iptal ettiğini yazmıştım, doğru rakam 700 milyon olmalıydı. İspanya, Gazze saldırıları dolayısıyla daha önce de tanksavar füzeleri için yapılan 287 milyon avroluk sözleşmeyi de iptal etmişti. (Mirat Haber, 16 Eylül 2025)