1. Tarihsel Süreç
Uzun yıllardan beri Fener Rum Patrikhanesinin iki talebi söz konusu ve hükümetler iki talebi de yerine getirmekte isteksiz davranıyor: Biri Patriğin “ekümenik” sıfatının kabulü, diğeri Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması.
Patrikhane’nin taleplerine isteksiz davrananların kendilerine göre gerekçeleri var. İslami temel hükümlere sadık kalanların ne düşündüğü ise bugüne kadar vuzuha kavuşmuş değil, ben bunu yapmaya çalışacağım. Ama önce, Patrikhane hakkında bazı bilgilere göz atmak gerekir.
İstanbul’un fethini müteakip 1454’te Fatih Sultan Mehmet, Georgios Kortesius’u ekümenik vasfını teyiden, ona Jüstinyen’in erguvani cübbesini giydirmiş, eline murassa asayı verip Vezir tayin etmiş (veya vezir protokolu vermiş), vergiden de muaf tutmuştu. Böylece Patrik, artık Balkanlar, Ortadoğu ve Rusya’daki Hristiyanların lideriydi. 1512-1520 yılları arasında hüküm süren Yavuz Sultan Selim de, 1517’de Patriğin ekümenik sıfatını öne çıkararak, Osmanlı’daki diğer patrikhaneleri Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlamıştı.
Aytunç Altındal, 1963’e kadar patriklerin “ekümenik” ünvanlarından söz edilmediğini iddia ediyordu, ona göre “ekümenik”likten kastedilen “Hıristiyanlığın evrenselleştirilmesi” politikasının bir aracıdır (Zaman, 16 Eylül 1995). Altındal’ın iddiası üç açıdan doğru değil. İlkin, tüm Ortodoks kiliselerin en kıdemlisi olan Fener Rum Patrikhanesi, 451’deki Kadıköy Konseyi’nden beri “ekümenik” yani evrensel kilise sıfatıyla anılmaktadır. İkincisi, zaten Katolik Kilisesi ile Ortodoks Kilisesi arasındaki görüş ayrılıklarından biri, hangisinin “evrensel misyon”a sahip olmasıyla ilgilidir. Aradaki soru şuydu: Kilise mi evrensel, Hıristiyanlık mı? Katolikler, Petrus’un mezarı (kifas-kaya) üzerinde olması hasebiyle evrensel olduklarını iddia ediyorlarsa, Patrikhane de sağlam kilisedir; yok eğer Hıristiyanlık evrenselliğin kriteri ise, Ortodoks inanç Hıristiyanlığın kendisidir. Her iki kilisenin kendilerine göre argümanları var. Üçüncüsü, şu veya bu kilisenin kendi teolojik gerekçelerle evrensel olma iddiasında bulunması, biz Müslümanları ne ilgilendirir?
Osmanlı’nın iki padişahı iki Kilise arasındaki teolojik ihtilafın farkındaydı, kendi başına da olsa, her iki padişahın icraatı takdire şayandır, bunda şüphe yok.
Ama biz kavramsallaştırmamız açısından baktığımızda karşımıza bir soru çıkar: Fatih ve Yavuz, Patrikhaneye ekümenik statüsünü tanırlarken, li-ayinihi Kilisenin hakkı olduğu için mi, yoksa li-gayrihi mülahaza ile yani devletin siyasi çıkarları bunu gerektirdiği için mi tanıdılar? O dönemin siyasi olaylarına baktığımızda anlıyoruz ki, padişahlar devletin çıkarları bunu gerektirdiği için Patrikhaneye bu statüyü tanımışlardır. Başka deyişle “Ameller niyete göredir” fehvasınca, tanımada söz konusu olan Kelami ve Fıkhi amir hükümler, başka deyişle devletin siyasi tasarrufları ve konjonktürel politikalarıdır. Tarihsel olarak Doğu Avrupa veya en azından 500 bin km2lik Balkanlar “Osmanlı kültür sahası” kabul edilir. Osmanlı 1683’te Viyana kapılarına dayanmış ama fethedememiş, Zagrebi düşürememiş, kısaca Katolik dünyanın sınırlarını geçememiştir. Oysaki Fatih’in Kızılelma’sı Roma’yı da fethetmekti.
Osmanlı, Patrikhane üzerinden hem Katoliklere karşı dini bir mukavemet hattı oluşturuyor hem Balkanları denetim altında tutuyordu. Bugün de benzer durum söz konusudur. Şöyle ki:
1. Katolik dünya ile Ortodoksluk arasında derin teolojik görüş ayrılıkları var.
2. Balkanlarda iki din (Müslümanlık-Hıristiyanlık) ve iki mezhep (Katoliklik-Ortodoksluk) arasında dört temel ilişki ve çelişki bulunmaktadır:
a) İslam ve Katoliklik: Tarih boyunca, belki de Hz. Osman’dan beri, Müslümanlar Katoliklerle karşı karşıya gelip savaşmışlardır, İspanya, Güney Fransa ve Güney İtalya en önemli örneklerdir. En şiddetli olanı ise Haçlı seferleridir. Müslümanların Protestanlarla büyük savaşa girmeleri, 2002 Afganistan, 2003 Irak’la başlayan savaş 2025 ile 2026’da Amerikalı Hıristiyanların ve Yahudi Siyonistlerin ittifakının Filistin, İran, Lübnan ve Yemen’e karşı başlattıkları saldırılarla devam etmektedir.
b) İslam ve Ortodoksluk: Müslümanların Ortodokslarla karşılaşması Bizans’ın fethinden önce, fetih sırasında ve fetihten sonra Anadolu, Ermenistan, Balkanlar ve Doğu Avrupa’da vuku bulmuştur. İlk karşılaşma daha Hz. Peygamber (s.a.) hayatta iken m. 629’da bugün Ürdün nehrinin doğusunda kalan Mute denen yerde vuku bulmuştur.
c) Ortodoksluk ve Katoliklik: Aralarındaki teolojik ve siyasi derin ihtilaflar dolayısıyla 1054’ten bu yana Katolik Kilisesi ile Ortodoks Kilisesi kesin olarak birbirlerinden ayrılmış bulunmaktadırlar. Fetih sırasında İmparatorun Katoliklerden yardım talep etmek istemesi üzerine patrik “Bizans’ta Katolik serpuşu görmektense, Müslüman sarığı görmeyi tercih ederim” demiş olması ihtilafın ne kadar derin olduğunu göstermektedir.
d) Ortodoksluğun Kendi İçindeki Milli Ayrışmalar: “Milli çıkar-milliyetçi politikalar”dan hareketle Patrikhane üzerindeki baskının kaldırılmasını savunanların, bu yönde Osmanlı’dan örnek verenlerin ihmal ettiği nokta şu:
Ortodoksluk her daim birleştirici değildir, bilhassa 1789 Fransız İhtilali’nden sonra Ortodoksluk, milli/milliyetçi siyasi akımların meşruiyet çerçevesi olarak kullanılmıştır; bir Bulgar Ortodoks’u, Yunan Ortodoks’u olamaz, Müslüman olması muhtemeldir ama Yunan Ortodoks’u olması neredeyse ihtimal dışıdır; benzer şekilde Rusya, Ukrayna, Ermenistan vd. havzalarda Ortodoksluk “milli kimliğin inşası”nda araç olarak kullanılmış, bugün de aynı politik amaçlarda kullanılmaktadır. Ateizmi Sovyetlerin amir dini ilan eden Stalin dahi, İkinci Dünya Savaşı’nda Moskova Kilisesi’nin yardımına başvurmak zorunda kalmıştır.
Bu meyanda 1593’te Patrik II. Yeremios, Moskova Patriği’nin özerkliğini tanıdı; 1833’te Yunanistan Kilisesi bağımsızlığını ilan etti; 19. Yüzyılın ikinci yarısından sonra Düvel-i Muazzama, 1839 Tanzimat ve 1850 Islahat Fermanı’nda yer alan hükümleri istismar ederek Ortodoks Kiliselerini ve doğuda Protestanlar Ermenileri Osmanlı’ya karşı kışkırttılar. 1865’te Romanya, 1870’te Bulgaristan, 1879’da Sırbistan kiliseleri koptu. 2019’da Ukrayna Kilisesi bağımsız olmak üzere Fener’e müracaat etti, Fener ekümenik sıfatını kullanarak Ukrayna Kilisesine özerklik tanıdı. Bu çok önemli bir kopuştu, çünkü Ruslar, kendi dini-milli kimlik ve benliklerinin çıkış noktası olarak gördükleri büyük hac merkezi Kiev’i kendi tabii nüfuz alanı görüyorlardı.
Milli Mücadele yıllarında Trabzon merkezli bir Pontus Devleti fikri ortaya çıktı, fakat hayata geçemedi. 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Türkiye’de belirgin bir gayrimüslim nüfus vardı, 1844’te İstanbul nüfusunun yüzde 45’i Müslüman, yüzde 55’i gayrimüslim idi ki, gayrimüslim nüfusun ¾’ü Rum idi. Cumhuriyetin ilanıyla yapılan mübadele ve 6-7 Eylül 1955 olaylarıyla birlikte ile gayrimüslim nüfus öylesine düştü ki, bugün yaklaşık 2500-3000 Rum bulunmaktadır.
2. Patriğin “Ekümenik” Sıfatına Karşı Olanlar ve Gerekçeleri
Fener Patrikhane Kilisesi’nin ekümenik sıfata sahip olmasına karşı çıkan grupları şu başlıklar altında toplayabiliriz:
1. Kilise’nin ekümenik sıfatının Lozan Anlaşması’nı ihlal edeceğini öne sürenler: Konu üzerinde araştırması olan Prof. Serhan Yücel’e göre Lozan Anlaşması’nda Patrikhane’yle ilgili hüküm yoktur, bunu Bartholomeus da defalarca belirtmiştir.
2. Patriğin ekümenik olması durumunda Kilise’nin ayrı siyasi bir entite olarak ortaya çıkacağını, hatta devlet kurma idealini güçlendireceğini düşünenler: Bunun uydurulmuş bir propaganda söylemi olduğunu söyleyebiliriz. Zira “Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya, Sezarın hakkını Sezar’a verin” (Matta, 22:21) hükmünce üç Hıristiyan mezhebinin din-devlet ilişkisi şöyledir:
a) Tanrı, krala veya imparatora hakimse, ruhani iktidar cismani iktidarın üzerindedir; devlet Kilise’ye ve ruhban sınıfına tabidir. Bu teokrasi olup Katolik modeldir.
b) Eğer Sezar, Tanrı’ya hakimse, din devlete tabidir; Kilise bağımsız bir siyasi varlık değildir. Kilise’nin görevi devletin/Sezar’ın politikalarını dinen teyid etmek, devletin de görevi Kilise’nin din görüşünü resmileştirmektir. Buna Bizantinist model denir.
c) Eğer din ile devlet birbirlerinden ayrılmışlarsa, bu da laiklik demek olan Protestan modeldir.
Bu temel ayrıma göre, Ortodoks Kilise’nin ne dün ne bugün ayrı devlet olmak gibi bir fikri ve mücadelesi olmamıştır. Ayrıca, Kilise’ye göre Sezar’a itaat edilirken Sezar’ın dinine bakılmaz; buna göre Kilise’ye göre bugün Sezar R. Tayyip Erdoğan, dün Abdullah Gül, ondan önce A. Necdet Sezer idi vs.
Patrikhane, eğer köklü bir teolojik reform yapmamışsa ayrı bir devlet olarak ortaya çıkması, Ortodoks mezhebinin temel inanç esaslarına aykırı olur; bugüne kadar köklü bir reform yaptığına dair bir bilgiye sahip olamadık. Nitekim Fener Patrikhanesi’nin patriği Bartholomeos, Derya Sazak’a verdiği röportajda sarahetle “devlet kurma gibi gayelerinin olmadığını, İkinci Vatikan gibi olmayı hiç istemediklerini, Bizans’ın ihya edilemeyeceğini ve Patrikhane olarak devlete bağlı olduklarını” belirtmiştir (Milliyet, 1-2 Aralık 2005).
Bu net açıklamalara rağmen, özellikle muhafazakâr-dini çevreler bu iddiada bulunmaktan vazgeçmiyorlar. Geçmişte kripto ulusalcı olan Alev Alatlı, sıkça provakatif söylem ve argümanlarla bu komplo teorisini gündeme getirir, Patriğin asla ekümenik vasfa sahip olamayacağını hatırlatırdı (Bkz. Zaman, 14 Kasım 2003.)
3. Ekümenik sıfata sahip Kilise’nin yine geçmişte olduğu gibi batılı emperyalistler tarafından aleyhimizde bir istismar aracı olarak kullanılacağını söyleyenler: Bu her zaman mümkündür, emperyalistlerin istismarının önüne geçmenin yolu, baskı ve hak mahrumiyetinden değil, İslami temel hükümlere sadakatle riayet, yani her din, mezhep veya etnik grubun temel hak ve özgürlüklerini yasal teminat altına almaktan geçer.
4. Kemalistler: Bu kesime kalırsa nasıl 1932’de Süryani Kilisesi Mardin’den dışarı atılıp Şam’a gönderildiyse, Patrikhane de dışarı atılmalıdır. Mustafa Kemal, 20 Ocak 1923’te Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’ne verdiği demeçte Patrikhane’den “Fitne ve fesat yuvası” olarak bahsetmişti. Ona göre, “Bu fitne ve fesadın yeri İstanbul değil, Yunanistan olmalıydı.” Hüsameddin Cindoruk’a göre ise, Patrikhane’yi Ayasofya gibi müze yapmak lazım.
1932 yılında Mardin Kadim Süryani Kilisesi’nin patriği Süryanileri ziyaret etmek üzere Hindistan’a gitmişti, gezi sırasında vefat edince, yerine Türabdin-Midyat’tan Afrom (Efraim) Barsomo seçildi. Yeni patrikten Cumhuriyetçiler hoşlanmıyordu, merkez önce Mardin’den Humus’a, sonra Şam’a taşındı, halen merkez Şam’da bulunmaktadır.
5. Kilise’nin durumunun düzeltilmesi durumunda, sahip olduğu çok sayıda vakıf malının kendisine iadesini isteyebilir, geçmişte istemiş de: Özellikle Patrikhane’nin çevresi, İstanbul’un meskun çok sayıda meskun yerde, Anadolu’da Rumlara, Ermenilere, Süryanilere, Katoliklere ait mallara, gayrimenkullere el konulmuş. Bartholomeus, Büyükada’daki Rum Patrikhanesi’nin malları olduğunu gerek Osmanlı’dan gerekse Cumhuriyet döneminden tapuları olduğunu, AİHM’ başvurduklarını ama mallarının iade edilmediğini belirtmektedir. (Agr, Milliyet, 2 Aralık 2005.) Tabiatıyla menkul veya gayrimenkul malların iadesi veya tazminat yolunun açılması büyük sorunlara yol açmaktadır.
6. Telaffuz edilmeyen gerekçeler:
a) Patrik, dünya Süryanileri’nin lideri kabul edildiğinde, Müslümanlarda “hilafet bilinci”nin uyanmasına sebep olabilir.
b) Heybeliada Ruhban Okulu faaliyete geçecek olsa Tevhid-i Tedrisat kanunu fiilen delinmiş olur, Kilise müfredatın tespitinde kendini yetkili görmektedir. Müslüman cemaat ve tarikatlar da kuracakları okul ve üniversitelerde farklı müfredatlar okutmak isteyebilir.
c) 1926’da yürürlüğe giren Medeni Kanun’a aykırı, dini vecibelere göre yaşamak isteyen gruplar, Yunanistan’daki gibi sivil/medeni alanda İslam dininin hükümlerine ve seçtikleri mezhep imamlarının içtihatlarına göre düzenleme hakları isteyebilirler. Yunanistan’da mer’i düzenlemeye göre taraflar rıza gösteriyorlarsa, medeni alanda Müftü’ye gidip evlilik, boşanma, miras taksimi ve başka alanlarda düzenlemelere talip olabilirler. İran, Esed zamanı Suriye ve halen Mısır’da farklı (Müslüman, Yahudi, Hıristiyan) din mensupları ile İslami mezheplere mensup insanlar (Hanefi, Şafii, Maliki) medeni-sivil alanda kendi din ve mezheplerine göre düzenlemelere tabiidirler; her ne kadar yönetimler otoriter olsa bile, sosyo kültürel alanda çoğulculuk esastır. Türkiye ise, yukarıdan aşağıya, monolitik bir sosyo politik mühendisliği model seçmiş bulunmakta, bu yüzden İslami hayat üzerinde olduğu gibi, gayrimüslimlerin hayatı üzerinde de düzenleyici rol oynamaktadır.
3. İslami Çözüm ve Öneri
Kur’ani hükümler, Hz. Peygamber (s.a.)’in tatbikatı ile sahabe içtihatları, bir hakkı “hak” olması hasebiyle Müslüman’a veya gayrımüslime tanırlar, hakkın sahibinin hangi saik ve yollarla siyasi zarar getireceği –hesaba katılır ama- bu bahs-ı diğerdir. Li-gayrihi hesap (pragmatik reel politik) Li-aynihi hakkın (ilkenin, Şer’i hükümlerin veya ideal politiğin) önüne geçemez. Çok yönlü düşünüldüğünde, hakkın hak sahibine teslimi, uygulamada hayrı, barışı ve bereketi getirir. Li-gayrihi sebeplerle hakkın teslimi, arızi fayda getirebilir ama arıza ortadan kalktığında hak sahibinin elinden alınır. Şu hâlde İslam’ın ideal politiği Li-aynihi hakkın teslimi olup reel politiği buna göre düzenlenir.
Hz. Peygamber (s.a.) ve Dört Halife dönemi hariç tutulacak olursa, geleneksel ve modern devletler, bir konuda karar verirlerken, öncelikle askeri, siyasi ve idari istikrarı, iktidarlarının çıkarlarını öne alırlar. Devletin bekası ve iktidarların çıkarları örtüşüyorsa, gayrimüslimlerin hak ve özgürlüklerini tanır, örtüşmüyorsa baskı altında tutarlar. Benim kavramsallaştırmama göre özünde ahlaki ve hukuki bir karar ve icraat ya kendinde (Li-aynihi) iyidir ve iyiden hayır umularak tercih edilir ya da bir eylem ve karar dolayımla (Li-gayrihi) iyidir; bu türden elde edilen iyilikte ihlas olmadığından iyilik kalıcı olmaz, iyilikten kötülük sadır olabilir.
Bu açıdan bakıldığında Fener Rum Patrikhanesi’nin Patriği’nin “ekümenik” sıfatı tanınmalı; Heybeliada Rum Ruhban Okulu da açılmalı, dünyanın her tarafından öğrenciler gelip bu okulda öğrenim görebilmelidir. Patrikhane veya Ruhban Okulu’nun siyasi bağımsızlığımızı tehdit eder somut faaliyetlerde bulunmasına tabii ki göz yumulamaz, meşru zeminde gerekli her türlü tedbir alınır.
Bu konudaki Kelami ve Fıkhi dayanaklarım:
a) Hac suresi, 40. Ayet.
b) Hz. Peygamber (sa.)’in Necran Hıristiyanlarına verdiği ahidname (Muhammed Hamidullah, el Vesaiku’s siyasiyye, Vesika No: 95; İslam Peygamberi, I, 673)
c) Hz. Ömer’in Kudüs ziyaretinde şehre tayin ettiği statü.
Mehmet Akif’in Sebillürreşad Mektebi
Merhum Mehmet Akif’in en büyük ideallerinden biri yine Heybeliada’da Sebilürreşad ismiyle bir mektep kurmaktı. Bu uğurda çok çalıştı, dönemin büyük İslamcı ilim adamı ve mütefekkirlerinden destekler gördü ama bir türlü kuramadı.
Şimdi tam sırasıdır. Heybeliada Ruhban Okulu açılırken, Akif’in de aynı yerde Sebillürreşad mektebi açılabilir. İnşaallah, sonraki yazıyı bu konuya ayıracağım.