"Para görmüş" bir kuşağın "modern yetim" çocukları

Muhsin Kızılkaya

Önlerine, silahlandırdıkları Ermeni çetelerini katıp, o zamanlar “Elviye-i Selâse” olarak bilinen Kars, Ardahan ve Artvin’den Osmanlı topraklarına giren Ruslar, 1915 baharında Van’a varmadan; o yalçın dağlara, derin koyaklara, ferah yaylalara, gölün çivit mavisi sularına, insanı ayakta kaskatı kesen yaydıkları korkuları geldi önce.

Bu hadiseden otuz kırk yıl sonra yazacağı romanlarda, “insanın özgürlüğe giden yolda aşması gereken en büyük ve en insani eşik” olarak “korkuyu” tanımlayan Yaşar Kemal’in, Süphan dağının eteklerinde mukim ailesine de o “korkuyla” baş edebilmek için göç yolları göründü. Korku yaklaştıkça, yol üstündeki köyler batıya doğru kaçmaya başladılar. İstikamet belli ama menzil muğlaktı. Sadece gidiyorlar. Anadolu harabe… Hiçbir yerde hiçbir ocak tütmüyor, hiçbir dağda hiçbir çoban ateşi yanmıyor. Yıkık köprüler, yakılmış köyler, azgın akarsular, yol vermez dağlar… vahşi hayvanlar…

Başyapıtlarından birisi olan “Kimsecik Üçlemesi”ni yazarken, henüz doğmadan önceki yıllarına, babasının, annesinin, kalabalık ailesinin bu yolculuğuna gider büyük usta. Hikâyeyi ninesinden ve babasından dinlemiş. O yolculuğun ve yolculuk sonrasında ailesinin yaşadığı büyük trajedinin romanını yazmaya da babasından duyduğu şu söz vesile olmuş:

“Oğlum, biz Çukurova’ya doğru giderken, yolda sahipsiz kalmış çocuk sürülerini gördük.”

İşte biz, yetim kalmış “o çocuk sürülerinin” torunlarıyız.

*

Alaman gavuru çapsız İttihatçıları kafalayınca, ortalığın darmadağın olduğu bir dönemde, en hazırlıksız bir anımızda girdik harbe. Harp sırasında 300 bin asker cephelerde şehit düştü; 200 bine yakını, zor şartlarda, açlık belası ve tifüs gibi hastalıklardan kırıldı; 250 binden fazlası esir düştü veya sırra kadem bastı; Enver’in maceracı ruhuna kurban seçilmiş 90 bin köylü çocuğu Sarıkamış’ta soğuktan dondu; Çanakkale’de ise 250 bini şehit düştü. Savaşacak erkek nüfus zaten az, 2-3 milyon erkek birkaç sene içinde yok olup gitti. (“Hey On Beşli On Beşli” diyen Tokat türküsünü bilmeyenimiz yoktur sanırım. Neşenin değil büyük bir trajedinin türküsüdür o türkü. Yaşar Kemal “onları” yani “15’lileri” yazsaydı eğer muhtemelen şöyle yazardı: “Gök bakır gibi kızgın, yer demir gibi sertti o yıl; toprak ana, bağrına basacağı binlerce fidanın yasını tutar gibi içten içe uğulduyordu. Rumi bin üç yüz on beş doğumlu bu bebeler, henüz bıyıkları terlememiş, sesleri erkeksi bir tona dahi evrilmemişken, ellerine kına yakılıp 'vatan savunması' denilen o devasa yangının orta yerine sürüklendiler. Tokat’ın, Yozgat’ın, karlı dağlarının köylerinden kopup gelen on beşliler, sanki birer çocuk değil de bin yıllık koca çınarlarmış gibi omuzlarında dünyanın yüküyle yürüdüler. Her biri birer kınalı kuzu, her biri birer uçurum çiçeğiydi; Çanakkale’nin cehennem sıcağında, lise sıralarındaki kalemlerini bırakıp mermiyi namluya sürerlerken, aslında kendi geleceklerini değil, koca bir milletin bağrını da o ateşin içine sürdüler. Bugün o meşhur türkü kulaklarda yankılandığında, sanmayın ki neşedendir; o, toprağın derinliklerinde uyuyan, okul önlüğü yerine kefen giymiş o çocukların bitmek bilmeyen, kadim ve yürek paralayan ağıtıdır.” O çocukları Türkiye’nin çeşitli liselerinden toplayıp cepheye götürmelerinin en önemli sebebi, nüfusun gittikçe yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasıydı. Evli erkekler cephede, karıları evde, çoğunun çocukları kayıp, Yaşar Kemal’in deyimiyle “sürü halinde vahşileşip çöllere düşmüş”, nüfus gittikçe azalıyor, bir çare bulmak lazım; lise çocuklarını cepheye gönderip cephedeki evli erkekleri evlerine birkaç günlüğüne izinli göndermek… Böylece nüfusun devamını sağlayarak toptan yok olmanın önüne geçmek… “Onbeşliler”in arkasındaki trajedi budur işte.)

İşte biz; yerlerine lise çocuklarını askere alıp eşleriyle halvet olup nüfusun devamını sağlasınlar diye evlerine bir süre izinli gönderilen o erlerin torunlarıyız. Çoğu karısının koynuna girip çok çabuk döndü cepheye ama çok azı harpten sonra döndü evlerine tıpkı “on beşliler” gibi.

Bu yüzden biz yetimi en bol milletiz.

*

Harp görmüş “yetim” kuşak da çocuklarını kendisi gibi büyütmeye başladı ister istemez. Bizde okulların yaz tatilinin diğer ülkelere göre uzun olmasının sebebi de çocuklardır. Hayır, çocuklarımızı düşündüğümüz, iyice dinlensinler, gelişmekte olan dimağları serin serin havalansın diye onlara uzun yaz tatili yaptırmıyoruz. Bizdeki uzun yaz tatillerinin sebebi, yazın çocukları tarlada çalıştırma mecburiyetinden doğdu. Erkek nüfus az, ekmeğe kıran girmiş, kıtlık var her yerde, çocukları mektepte uzun tutacağımıza, tarlada “uzun” tutalım da kursağımıza ekmek girsin diye düşündüler! (Rahmetli annem anlatırdı. 1920’lerde geçen çocukluğunu çok iyi hatırlıyordu. “Köyde o sene on kadın, on çocuk doğuruyorsa mesela, ancak üçü dördü hayatta kalıyordu. Kalan çocukları yaşatmak için köyün bütün kadınları seferber oluyordu oğlum,” diyordu. “Birazcık mısır, darı unu bulursak içine ot, talaş katıp tandıra yapıştırıyorduk, seferberlikte manda gönünden çarıklarını yedi millet de yalın ayak kaldı herkes benim çocukluğumda…”)

İşte biz; çocukları ölen o kadınlar tarafından hayatta kalsınlar diye büyütülen o arta kalmış neslin torunlarıyız.

Yetimliğimize açlık eşlik etmiştir hep.

*

Bizde bu hissiyat edebiyata ne yazık ki yeterince yansımadı. Bu hissiyattan yola çıkarak muhteşem romanlar yazmış olan Oğuz Atay’ın hem “Tutunamayanlar” hem de “Tehlikeli Oyunlar” romanlarının kahramanları, Nurdan Gürbilek’in deyimiyle “çocukluğunu yaşamadan büyümek zorunda kalmış”, bu yüzden “çocuk kalmış” kahramanlardır. Hepsi “vaktinden önce büyümüşler”, bu yüzden “evde kalmışlar”, “hayatın acemisidirler, “hayat bilgisinden” yoksundurlar, hiç birisinin “hayat pasosu” yoktur.

Bu “çocuk kalmışlık” Oğuz Atay’a göre “Türkiye’nin Ruhu”nun ayırt edici özelliğidir zaten.

Biz “aç” ve “yetim” büyümüş bir kuşağın torunlarıyız. Bizden önceki aç ve yetim kuşağın duygusu, sadece boş bir mideyle değil, sığınacak bir gölgenin yokluğuyla şekillenen derin bir aidiyet sancısıdır. Bu kuşak için çocukluk, korunaklı bir masal değil, bir hayatta kalma imtihanıdır. Dünyayı bir oyun alanı olarak değil, aşılması gereken sert bir engel olarak görüyorlardı. Kendilerini dış dünyaya karşı savunacak, başlarını okşayacak bir elin eksikliği, onları vaktinden çok önce büyümeye ve hayatın yükünü omuzlamaya zorlamıştır.

Buradaki açlık, karnı doysa bile geçmeyen, ruhun derinliklerine işlemiş bir kıtlık bilincidir. Bir gün elindekini kaybetme korkusu ve güvenli bir limana duyulan özlem, benliklerini çepeçevre sarmıştır. Sevgiye, onaya ve şefkate duyulan bu açlık, bazen büyük bir mahzunluğa, bazen de dünyaya kendini ispat etme hırsıyla dolu çelik gibi bir iradeye dönüştü zamanla onlarda. Toplumun doğal karşıladığı küçük neşeler onlar için ulaşılması güç lükslerdi; bu yüzden bakışlarında her zaman tarif edilemez bir ciddiyet ve "neden ben?" sorusunun sessiz yankısı saklıydı. Kendi söküğünü kendi dikmek zorunda kalan bu insanlar, birbirlerinin yarasını kelimesiz tanıyan, dayanışmayı ekmekten daha kutsal gören bir kader birliğiyle hayata tutundular. Bu yüzden, bir gün “lazım olur” diye eskiyen hiçbir şeylerini atmadılar.

Yanık kalmış ampulün peşine düştüler. Daima para hesabı yaptılar. Yere düşmüş bir ekmek parçası gördüklerinde, öpüp bir taşa, bir duvarın üzerine bıraktılar. Bugün karnı doyduysa eğer, “yarın Allah kerimdir” dediler. Hep “başlarını sokacak” bir ev hayali kurdular ve çoğu ne yazık ki o eve sahip olmadan öldüler.

Çok uzun yıllar, Türkiye’nin ruhu böyle bir ruhtu işte. Orta sınıf hemen hemen hiç yoktu. Devlet eliyle zenginleşmiş ama burjuvalaşamamış bir türedi görgüsüz sınıf ise, hiçbir şeye sahip çıkmıyordu: Ne sanata ne edebiyata ne mimariye ne de musikiye ne de demokrasiye…

Vatandaşın sırtında cılk yaralar bırakan devletin sopası da cabasıydı…

*

2000’li yıllarla birlikte, “Türkiye’nin ruhu” yavaş yavaş değişmeye, orta sınıf denilen “bela” yaygınlaşmaya başladı.

Orta sınıf arada kalmış bir sınıftır. Bu sınıfın mensupları ne zenginler kadar güvende ne de kaybedecek bir şeyi olmayan yoksullar kadar rahattırlar; bu yüzden bulundukları yeri ve ellerinde bulundurduklarını kaybetme korkusuyla yaşarlar. Bu korku, onları hem sisteme en çok entegre olan hem de sistemin krizlerinden en çok sarsılan grup haline getirir.

Siyasi açıdan bakıldığında orta sınıf mensupları, düzenin korunması için bir denge unsuru gibi görünseler de ekonomik kazanımlarını kaybetme riskiyle karşılaştıklarında hızlıca faşistleşebilirler. Kendilerini fakirlerden ayırmak için aşırı tüketime yönelir, zenginlere öykünür ancak hiçbir zaman tam olarak o refah düzeyine ulaşamazlar. Bu durum, bitmek bilmeyen bir tatminsizlik ve toplumsal dayanışmayı zayıflatan bir rekabetçiliğe yol açıyor. Parayı görünce hemen “lüks sitelerdeki” evlere koşuyorlar. Bazıları da banka kredisiyle alınmış, yapsatçı müteahhitlerin kemirdiği orman kenarlarına inşa edilmiş bağımsız evleri mesken tutuyorlar. Kocanın da karısının da arabası vardır. Bazılarının da şoförleri… Her şeyleri var gibi görünür ama aslında hiçbir şeye sahip değiller. Arabaları şoförün, evleri hizmetçilerin (onlar “yardımcı” derler kibarca), köpekleri bahçıvanın ve en önemlisi çocukları bakıcılarınındır. Çocukları anadilinden önce bakıcılarının dilini öğrenirler. Çoğu o lüks evlerine sadece gecenin geç saatinde uğrar, hep bulundukları yerden düşmemek için “iş” peşinde koşarlar. Paranın yüzüne güldüğü bir insanın en büyük kâbusu, aynı paranın günün birinde artık yüzüne gülmememe ihtimalidir. Bu yüzden hep diken üstünde yaşarlar!

*

“Yetim” büyümüş birisinin üçüncü kuşaktan torunu olan bu bireyin dramını konuşuyoruz bugünlerde. En son Siverek ve Kahramanmaraş’ta vuku bulan facialar vesilesiyle yazılan yazılar içinde karşıma çıktı Enis Doko’nun “Serbestiyet”teki yazısı. “Modern yetimlik” kavramıyla ilk o yazıda karşılaştım. Anlatmak istediğim meramımı çok iyi anlatıyor bu nitelendirme. Doko’ya göre bu facianın en önemli sebebi, deminden beri anlattığım ailelerin yakasına yapışmış olan bu “modern yetimlik”tir işte.

Peki nedir “modern yetimlik”? Doko’nun anlattığını bir şeyler daha eklemek mümkün bana göre…

*

Yetimlik, fiziksel bir kayıptır ve acısı nettir: Bir mezar, köşede bir berjer, yemek masasında boş bir sandalye, bir “artık yok” cümlesi… Ama asri zamanlar, acıyı daha sinsi, daha yaygın ve daha az görünür kılacak yeni bir yetimlik türü icat etti: “Modern yetimlik.”

Bu yeni yetimlikte anne baba sağdır, hatta çocukla birlikte aynı çatı altında yaşıyorlar ama çocuklar hem duygusal hem manevi hem de varoluşsal olarak yetimdirler. Evet evde “birileri” var, çocuklar bunu biliyor ama o “birileri” aslında o evde yoklar. Anne yalnızsa evde telefonunun içinde kaybolmuş; anne baba ikisi de evdeyse baba iş gailesiyle tükenmiş haldedir. Ona kim ne derse desin aldığı cevap, “sonra konuşuruz”dur. İşte “modern yetimliğin” başlama anı bu andır… En büyük yalnızlık, kimsenin olmaması değil; birileri olduğu halde aslında herkesin yokluğudur.

Bu yetimlik türünü sistematik hale getiren dijital çağdır. Bu çağ “dijital yetimliği” getirdi beraberinde. “Dijital yetimlik” son yıllarda sosyologların ve psikologların da sözlüğüne giren bir kavramdır artık. Çocuklar, anneleri babaları yerine algoritmalar tarafından yetiştiriliyor günümüzde. Yeni oyunları, yeni müzikleri, türlü türlü şakaları TokTok’ta öğreniyorlar, yemek seçimlerini bile orada yapıyorlar, YouTube, Instagram tek hocalarıdır. Merak ettikleri her şeyi tıpkı anneleri babaları gibi “gogıllıyor”lar. Kalıcı bilgi yerine daima dikkat isteyen, anlık haz veren ama hiçbir derinliği olmayan “sanal verilerle” donanıyorlar.

Bir çocuk ilk adımını attığında annesi o sırada sosyal medyada “canlı yayın” yapıyorsa, ilk kelimesi ağzından çıktığında babası WhatsApp’ta birisine cevap yazıyorsa o çocuğun o andan itibaren, kendi kanatlarıyla uçacağı zamana kadar sürecek olan “duygusal yetimliği” başlamış demektir. Çocuğunuzun her türlü ihtiyacını, bilgisayar, telefon, yemek, kıyafet, oyuncak, eğlence gibi her istediğini karşılıyor olabilirsiniz ama onun en temel ihtiyacı olan “görülme”, “dinlenme”, “gerçekten anlaşılma” ihtiyacından çok uzaktasınız demek. Ekranlar boşlukları doldurabilir ama doldurduğu o şey, sadece bir boşluk… Hatta derin bir kuyudan başka bir şey değildir.

Rahmetli Alev Alatlı’nın şahane deyimiyle “paçozluğun” her şeye egemen olduğu, adına modern toplum dediğimiz bu dönem, her şeyi dönüştürdüğü gibi anneliği-babalığı da dönüştürdü. Kariyer, başarı, bireysel tatmin, başkasından daha güzel, daha güçlü, daha zengin, daha mutlu görünme çabası her şeyin önüne geçti. Beğendiğimiz bir yemeği bile gerçekten beğendiğimiz için değil başkası “beğensin” diye yiyoruz. Seyahat ettiğimiz yere çok merak ettiğimiz için gitmiyor, başkasına “göstermek” için gidiyoruz. Aile artık bir sığınak değil, lojistik bir alandır. Önceki nesil, yeni nesle bir şey aktarmıyor. Hiçbir çocuğa ninesi masal anlatmıyor. Dedenin hikayeleri kimsenin ilgisini çekmiyor. Dedeler, nineler çoktan kendi yalnızlıklarına çekildiler. Hiçbir evde hikâyeler anlatılmıyor, sofrada derin sohbetler yapılmıyor, ortak anılar birikmiyor. Hatta aynı masada yemek bile yenmiyor. Çoğu çocuk kendi odasında, annesinin götürdüğü yemeği bilgisayar başında, oyun oynarken yiyor. Büyükanneler, dedeler, dini bayramlar çocukların dijital dünyasında “eski moda”dır artık. Kitaptan öğrenme, bir kütüphaneye gitme ve öğrenme deneyimi yerini çoktan Google’a bıraktı. Gençler, atalarından miras kalan bilgelik yerine sosyal medya fenomenlerinin yüzeysel tavsiyeleriyle büyüyorlar. Enes Batur, Enis Batur’dan daha meşhurdur. Birkaç “takipçi” için kırk takla atmaya hazır insanlarla doludur memleket.

Çocukları okula servis götürüyor, dershaneler kütüphanelerin yerine geçti. Çocuklar sitelerin dışına çıkmıyor, sokakta büyümek, oranın tozunu yutmak, orada kavga edip barışmak, top peşinde koşmak, ağaca tırmanmak çok eskilerde kaldı. Çocuk büyüklerinden sevgiyi değil, performansı öğreniyor. Çocuktan hep başarı bekleniyor. Bu yetiştirme tarzı da onda “duygusal yetimliğe” yol açıyor. Daha iyi not alırsa, annesinin babasının onu daha çok seveceğini düşünüyor. Sevgi bir şarta bağlanınca da şart ortadan kalkığında, “duygusal yetimlik” derinleştikçe derinleşiyor.

Yetim birisi varsa çevremizde, onun yetim olduğunu bilir ona göre muamele yaparız. Ama “modern yetimliğin” acı yanı, onun görünmez olmasıdır. Zira “modern yetimlerin” her şeyleri var, hiç kimsenin yardımına muhtaç değiller. Kıyafetleri markadır, cep telefonları son modeldir, özel okullara gidiyorlar, ehliyet alacak yaşta olmadıkları halde bazıları okula arabalarıyla gidiyor. Dışarıdan bakıldığında hayatları imrenilecek bir hayattır. İçerden bakıldığında ise derin bir boşluk çıkacak karşımıza. Bu boşlukta her şey var: Sevgisizlik, agresiflik, depresyon, bağımlılık, iletişimsizlik… Böylesi ailelerde yetişen çocuklar büyüdüklerinde “Ailem vardı ama hiç hissetmedim” derler. “Modern yetimlik nedir?” diye soracak olursanız, en kısa cevabı bu cümledir işte.

*

“Deminden beri car car konuşuyorsun ya muharrir, peki çözüm nedir?” diye soracaksınız. “Senin bilip de bizim bilmediğimiz bir şey var mı sende?”

Bu sorunun cevabı hiç kolay değildir kıymetli kariler. Çünkü mesele yapısal ve neredeyse evrenseldir. Kapitalist düzenin sonuçlarıdır bunlar; tüketim, bireycilik ve teknolojik bağımlılık… Aile denilen kurumu erozyona uğratan bu güçlü akımlardır. Ve ne yazık ki insanoğlu henüz bir alternatif düzen de bulmuş değildir. O halde bu korkunç düzenin içinde bireysel çabaya odaklanmalı derim. Anne babalar olarak, “orada olmayı” yeniden öğrenmeliyiz derim. Çocuklarımızlayken telefonu kenara koymalı, onlarla göz teması kurmalı, gerçekten de dinlemeliyiz onları derim. Bu hareketler küçük görülebilir ama bir çocuğun ruhunda devrim yapmaya yeterlidir. Aile yeniden bir sığınak olmalı; başarıdan değil, sevgiden, maneviyattan, paylaşımdan, var olmaktan beslenen bir sığınak hem de… Çocuklarını öpmek yerine, çocuklarının yanında birbirini öpmeli anne babalar.

Modern dünyada herkes şu veya bu şekilde “modern yetim”dir. Kendi içimizde taşıdığımız o çocuk, hâlâ “gerçekten görülmeyi” beklemektedir. O çocuğu görmek, “modern yetimliğe” karşı atılacak en radikal adımdır bence.

*

Feleğin sillesini yemiş babaların “hayatın acemisi” çocuklarıyız biz.

Gerçek hayatın sert kroşelerini akıl ve ustalıkla savuşturmak yerine her şeyin önceden kurgulandığı bir fanusta yaşamak için çırpınıp duruyoruz. Kendi kararlarının sorumluluğunu alma ya da zor zamanlarda kolay çözümler bulma yeteneğimiz gelişmediğinden, hayatın sert yanıyla yüz yüze geldiğimizde sudan çıkmış balığa dönüyoruz. Ne yazık ki hayat, sanal dünyada karşılaştığımız kadar düzenli ve komutla çalışan bir yer değildir.

Böyle olmasaydı, Maraş’ta okul faciasına yol açan çocuğun babası, oğlunu “atış poligonuna” götüreceğine tiyatroya götürürdü