Birkaç- NOT: 1- Önce, Adıyaman- Kâhta'da geçen haftaki toplantılara kısaca da olsa, değinmeliyim.. Diyarbekir'de bulunduğum 1965'lerde gördüğüm ve küçücük bir kasaba olan Kâhta, şimdilerde 80 bini aştığı söylenen nüfusuyla ve geçmişteki fakirliğin izlerini de büyük çapta gerilettiği görülen bir manzara sergiliyor. Dahası, ülke çapında şu veya bu derece var olmak için çırpınan çeşitli ideolojik veya sair gruplaşmalar açısından bakıldığında, 'Kâhta'da, en canlı ve geleceği inandığı değerlere göre kurmak azminde olan kesimler hangileridir?' deyince, gönül huzuru içinde, ve özellikle de camilerdeki manzara açısından, geleceğe dair en ümidle bakabilen kesimler ve hayata dair aslî ölçülerini İslam'a göre ayarlamak çabasında ve dikkatinde olanlar ekseriyette.. Anadolu'nun hemen her yeri için örnek teşkil edecek bir kararlılık ve ne yaptığını, ne istediğini bilen kesimler, elhamdulillah ki, tereddütsüz, 'Ben İslam Milleti'ndenim..' diyenler..
Bu neticenin Kâhta'da oluşmasında 10 yıllarca önceden beri tanıyıp, faaliyetlerine yakından muttali olduğum ve binlerce öğrenci yetiştirmenin manevî hazzını yaşayan Ziya Tepe hoca başta olmak üzere, kararlı, soğukkanlı, sabırlı çalışmalarıyla ve örnek olmak sorumluluklarıyla, Kâhta'nın İslamî şuûr seviyesinin yükselmesinde emeği geçenleri tebrik etmek gerekiyor. (Bu arada, belirteyim ki, Mehmed Metiner kardeşimizin de hemşehrileri olduğunu Kâhta'da öğrendim.)
*
Ziya Tepe hocanın 'Hatıralarım' isimli eserinde anlattığı birkaç noktayı da, sanki, yeni cereyan eden bir hadiseymiş gibi içimi tekrar sızlattığını belirterek aktarmalıyım:
Ziya Hoca'nın hâtıratında anlatıldığına göre, alman tarihçisi Prof. Friedrich Dörner de
Nemrud heykellerinin yanıbaşında bir Müslüman şehri olarak gelişmekte olan Kâhta'yı daha derinlemesine tanımak ister ve 'İslam'ı yörede en iyi anlatabilecek birilerinin olup olmadığı'nı sorar.
Dr. Dörner'e, o yörede -çok güzel Kur'ân okumasıyla- önde gelen Ömer Hoca'dan söz edilir ve görüşme sağlanır.
Ömer Hoca'nın etkileyici tilavetini dinleyen Dr. Dörner, -İslam'ı daha iyi anlayabilmek için olmalı- 'Okuduğunuz bu bölümlerde ne deniliyor?' diye sorar Ömer Hoca'ya ve facia orada patlak verir.. Çünkü, o çok güzel sesli Ömer Hoca, 'okuduğu âyetlerin mânasını bilmediğini ' söyleyince Doktor Dörner, hayretler içinde kalır..
Böyle sahnelerle bugün de karşılaşılabileceğine işaretle bunun artık böyle olmaması temennisiyle de işaret edildi bu konuya..
*
Bu arada, hatıratta, dehşet verici bir diktatörlük ve zorbalık hikayesi de anlatılır.. Eski Kâhta'da Değirmenbaşı isimli mesire alanında Bekir adında bir vatandaş, elinde Bediuzzaman'ın bir risalesini okurken, Damlacık Karakol Komutanı bu durumu görür ve elinden kitabı alır ve Bekir'in evine gidilir, bütün kitaplarına el konulur. Bekir sonra da karakola götürülür ve gece boyunca dayak atılır ve her tarafı şişmiş, morarmıştır, ama, arkadaşlarına, 'Bu konuyu anneme söylemeyin..' ricasında bulunur..
Ama, Bekir oturmakta bile büyük zorluklar çeker.. Öylesine bir dayak faslından geçirilmiştir.
O ağır dayak faslından geçirilen Bekir'in rahatsızlığı gün geçtikçe artar ve götürüldüğü hastanede, iç organlarının ciddî şekilde tahrib edildiğine karara verilir ve bir takım ilaçlar verilerek, Bekir, köyüne gönderilir.. Durumu ağırdır.. Çaresizlik içinde, bir de o çevrenin önde gelen tanınmış bir şeyhine götürülür ve bir süre sonra Bekir, acılar içinde can çekişe- çekişe vefat eder..
*
Ziya Tepe'nin hatıratından bu bölümleri okuyunca, rahmetli annemden, babasına niçin 'Deli İbrahim' denildiğini sormuştum, ortaokul yıllarındayken.. Çünkü, annemin köyüne gittiğimde, 'Kimdir bu çocuk?' sorularına, 'Deli İbrahim'in torunu' diyorlardı..
Ama, annemin babasının 'Deli' olduğu iddiasını yeni işitiyordum..
Bu durumu, anneme, 'Baban deli miydi?' diye sorduğumda, annem, 'Yok evladım, bunu, biraz daha büyü, sana o zaman anlatırım..' derdi..
Ortaokula geçtiğimde, anam, konuyu anlatmıştı.
Meğer, 1935'lerde, -kesinlikle yasak olduğu halde-, dedem, köy çocuklarını bir yerde toplar, gizlice Kur'ân dersleri verirmiş..
Bu 'büyük ve affedilemez, gözyumulamaz suç (!!!)' işlendiği ihbar edilmiş ki, 1935'lerde , jandarmalar köye baskın yapmışlar, 'Kuran öğrenmek yasak olduğu halde, Devlete karşı gelmek , haa?'
Dedem de o yakalanış sonrasında İstiklal Mahkemesi'ne gönderilecektir, Samsun'a ..
O mahkemelerden de, idam dışında ceza vermek gibi bir uygulama neredeyse yok gibidir.
Ama, annemin köylüleri giderler İlçe Kaymakamlığı önüne.. 'Bu adam delidir, ne yaptığını bilmez. Biz ona daima Deli İbrahim deriz..' derler; sahte yeminler ederler, ve dedem böylece 'deli' sıfatıyla, 'cezaî ehliyeti yoktur' diye serbest bırakılır..
Ama, isminin başına, sırf idâmı önlemek için, bir de 'Deli' sıfatı eklenir.
İşte bu kadardır, ol hikâyet..
*
2-Dün gece, bu satırları yazarken, TRT-1'de de, 'ASIRLIK GECE' isimli ilginç bir program vardı ve yazıyı gazeteye geçerken henüz de devam ediyordu..
Kısaca, 15 Temmuz 2016'daki hain darbe teşebbüsünün hikayesi, büyük çapta gerçek sahnelerle ve gerçek kişilerin ağzından anlatılıyordu.. İnternetten o programı indirip seyredenler vakitlerini ziyan etmiş olmazlar kanaatindeyim ve tavsiye ederim.. Onu seyredenler, hele de son 150-200 yıl boyunca milletin ordusunun içindeki bir takım 'megaloman / büyüklük şeklindeki ruh hastası' tiplerin, Müslüman halkımızı bir sürü gibi gütmek hakkını kendilerinde görmelerinin sadece bir örneği, '15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsü..'
Milleti ve ülkeyi ve milletin aslî değerlerini düşman saldırılarından korumak için oluşturulan orduların, başka niyetlerle kullanılması ve emperial şeytanî emellere hizmet etmelerinin, inşaallah Müslüman coğrafyalarında bir daha görülmemesi temennisiyle..
Bunu bilhassa belirtiyoruz.. Çünkü, herhalde dünya ülkeleri arasında, en fazla askerî darbeler ve darbe teşebbüsleri ve milletin vergileriyle alınan silahların, milleti ve ülkeyi savunmak için oluşturulmuş ordular aracılığıyla kendi halkına yöneltilmesi ihaneti, Orta-Doğu ve Güney Amerika ve Afrika'da arka arkaya tezgâhlanan darbelere en çok da Müslüman coğrafyalarında rastlanmaktadır. Bizde ise, hele de, 1600'lü yılların ilk çeyreğinde, Genç Osman'ın Padişahlık makamından indirilip, uyuz bir ata bindirilerek Yedikule Zindanları'na götürülmesi ve orada boğularak öldürülmesi şeklindeki Saray entrikaları, 1700'lü, 1800'lü ve 1900.'lü yıllar boyunca da devam etti ve oradan da 2000'li yıllara uzandı.
Bu oyunların tekrarlanmaması temenni olunur, ama, karşıtlarına galebe çalan her darbeci güç odakları, kendilerini sahneye 'vatan kurtaran kahraman' olarak çıkarmamaları için, askeri oldukları halkların aslî inanç ölçülerine göre, haklı olmak noktasında olmak zorundadırlar. Yoksa her gelen darbeci güç, kendisini haklı gösterecek ve karşıtlarını hain olarak göstermeye devam edecektir; başka örneklere gerek yok, bizdeki bütün darbeler, başarılı olduklarında, bertaraf ettikleri yönetim kadrolarını hırsız, katil ve şerefsiz olarak anlatmışlardır.
Bu bakımdan sadece 27 Mayıs 1960 Darbesi ve sonrasında hele de Adnan Menderes'e yapılan korkunç zulümleri ve alçaklıkları ve bu konuda Yassıada'daki düzmece yargılamaların resmî belgelerini, resmî iddianameleri okumak ve hele de, yapılanların haksızlık olduğunu söyleyenlere, düzmece mahkemenin başkanının, ' N'apalım, sizi buraya tıkan kuvvetler böyle istiyor' diyecek kadar kukla yargıçlıkla 'mahkemecilik' oynamaları daha çok tekrar sergilenmek istenecektir..
Ama, Ziya Paşa, 150 sene öncelerde ne demişti:
'Seyretti hava üzre denir, taht-ı Süleyman..
Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde..'
*
3- Ve, merhûm Ali Haydar Haksal için: Camiamızın değerli kalemlerinden birisi olarak bildiğim ve 20-25 sene öncelerden beri yazılarını her gördüğümde, bir kenara ayırıp, özellikle okumak istediğim ve inandığımız değerlerin anlatılmasında hizmet vermeye çalışmış bir kalem adamı olan Ali Haydar Haksal, geçen hafta, defterini- kalemini bir kenara bırakıp, bizlerin de kaleminden istifade etmemize nokta koyarak ebedîyyet âlemine sefere çıktı..
Gerçi, merhûm Haksal'la şahsen yakın bir irtibatım olmamıştı..
Ama, Ali Haydar Haksal merhûmun yazılarının, yurt dışında olduğum yıllarda da, dönüşte de benim için hep dikkat çekici ve aydınlatıcı olduğunu söylemeliyim.
Böyleyken, merhûm için bir yazı yazmamda 1 haftaya yakın bir gecikme ve merhûmun cenaze merasimine de katılamayışım; geçtiğimiz hafta boyunca, Adıyaman - Kâhtâ yöresindeki toplantılara katılmak için yollarda oluşum dolayısıyladır; umarım, mâzur görülür.
Merhûm Ali Haydar Haksal'ın yakınlarına başsağlığı dileklerimi sunarken, merhûma da rahmetler niyaz ediyorum.
*