7 Nisan 2009 günü TBMM’de konuşan Amerika’nın Afro-Amerikalı siyahi ve kökeni Müslüman olan Hüseyin Barack Obama şöyle demişti: “ABD hiçbir zaman İslam’la savaş halinde değildir, olmayacaktır da. Birçok Amerikan ailesinde Müslüman üyeler var. Ben de onlardanım.”
Obama’nın sözleri bizler için ne anlam ifade ediyordu?
Hıristiyan Siyonist Evanjeliklerin desteğinde iki dönem ABD’yi yöneten Neoconların iktidarı terk ettiği bir ülke başkanı söylüyordu bunları. Sadece bu açıdan Obama’nın Türkiye ziyareti önemliydi. ABD’nin Afganistan’ı işgal etmeye hazırlandığı hafta, Kanal 7’de katıldığım bir programda “Bu dünyanın yeni kurucu aktörleri insaf, adalet ve ilahi sorumluluk sahibi Müslümanlar ve Hristiyanlar olacaktı” demiştim. Cengiz Çandar “Kim bunlar yahu, ben böyle bir şey göremiyorum” demişti de, ben “Bugün aklını kaybetmiş Bush’un Amerikası bu noktadan çok uzaktadır” demiştim. İran/ABD-İsrail savaşından sonra bu küresel vicdan ve adalet blokuna sosyalistlerin de katılmakta olduğunu memnuniyetle şahit oluyoruz.
Obama bu noktaya yakın mıydı? Hayır.
O günlerde Amerika’nın gündemine üç konu vardı:
a) Küresel ölçeklerde seyreden ekonomik krizi çözmek;
b) dünyada yüzde 80’lere çıkmış bulunan Amerikan aleyhtarlığını sona erdirmek mümkün değilse de azaltmak;
c) Ortadoğu’da ve Avrasya hattında hegemonya kurmak.
Ekonomik kriz ayrı bir fasıl; ancak Amerika’nın krizlerini askerî gücünü kullanarak çözdüğünü biliyoruz. Bugün de dünyanın en borçlu ülkesi olan Amerika’nın, Venezuela, İran ve Arapların zenginliklerine el koyarak bu krizi çözmek istediğine tanık oluyoruz. Amerikan aleyhtarlığına son vermek ve Ortadoğu-Avrasya hattındaki hegemonya konusu Obama’nın Türkiye ziyaretinin bel kemiğini teşkil ediyordu. Obama, Bush gibi “tek taraflı” değil, “çok ortaklı” bir yol izleyeceğini söylüyordu. Zihninde belirginleşen üç aktör vardı ki, bunlar da AB, NATO ve Türkiye’dir. Türkiye, hem AB üyelik sürecindedir, hem NATO üyesidir, ama belli ki Obama tıpkı Trump gibi bize özel bir önem atfetmeyi tasarlamaktaydı.
Bizim o gün de, bugün de hayati derecede cevabını aramamız gereken sual şudur:
ABD’nin bize yüklemek istediği yeni rol ne kadar bizim ve bizim organik olarak bağlı olduğumuz dünyanın çıkarlarıyla, İslam dininin temel hükümleriyle uygunluk halindedir?
Demokratlar ile Cumhuriyetçiler fark etmez, ikisi Coca Cola ile Pepsi Cola arasındaki farka benzerler. Amerikan’ın değişmeyen stratejik hedefleri arasında bu dört nokta esas alınmıştır:
1) Enerji kaynaklarını ve enerji nakil hatlarını denetim altında tutmak, Müslüman dünyanın tabii kaynaklarını yağmalamak;
2) İsrail’e verilen desteği devam ettirmek;
3) Çin ve Rusya’nın hem Asya’da hem güneye ve batıya doğru yayılmalarını engellemek;
4) Batı’nın öteden beri İslam dünyasındaki haksız tahakkümlerine muhalefet eden ve baskıcı rejimlere karşı mücadele eden İslami hareket ve akımları bastırımak; İran’ı İsrail için etkisiz hale getirmek, çünkü son yarım asırdır Amerikan emperyalizmine ve Siyonist İsrail’in soykırımına sadece İran ve müttefikleri askeri ve siyasi mukavemet göstermektedirler.
“Önce Amerika” diyen Trump, Stratejik Tehdit Belgesine Avrupa ve Afrika’yı da kattı, ama bir türlü Ortadoğu’dan ayrılamadı.
Söz konusu hedeflere ulaşmak için ABD ve Avrupa, İslam dünyasını denetim altında tutuyor, gerektiğinde askeri işgallere başvuruyorlar. Özetle av sahası ve muharebe meydanı İslam dünyasıdır. Bu seferki müdahale askeri olacaktı. Bush buna “önleyici savaş” doktrini adını vermişti. İşe Afganistan’dan başlanacaktı.
Amerika Afganistan’dan ne istiyordu? Hangi gerekçeyle bu ülkeyi işgal etti? NATO güçleri sivil katliam yaparken hangi hukuka dayanıyorlardı? BM’ye göre 2008’da NATO kuvvetleri 2.100 masum sivil öldürmüştü, gerçek sayı birkaç katıdır. Ya Irak’tan ne istiyordu? Nükleer silah yalanıyla bu ülkeyi işgal edip 1 milyon insanın hayatına kıymasının asıl sebebi bir red cephesinin İsrail’e tehdit olmaktan çıkarmak değil miydi? Trump, her seferinde Esed’in yerine geçen Şara’ya övgüler düzüp dururken aynı hedefin peşinde değil miydi?
2009’da Obama’nın sorunların çözümünde öne çıkardığı “çok ortaklık”tan kastettiği AB ve NATO idi. Yeni konsepti itibariyle NATO, Sovyetlere karşı “Avrupa’nın güvenliği”ni koruyan bir örgüt olmaktan çıktı, “Batı’nın çıkarlarını ve İslam dünyası-Avrasya üzerinde hegemonyasını tesis etmeyi hedefleyen” askeri bir güce dönüştü. Yeni görev tanımı bir ülkenin veya ülkelerin askeri saldırısı değil, “kriz bölgelerine müdahale”dir. Dünyada nerede kriz varsa NATO oraya destursuz müdahale edecektir. Krizlerin neredeyse tamamı İslam dünyasındadır. Yani artık NATO bundan böyle -1993 zirvesinde bu telaffuz edilmişti- İslam dünyasına karşı askeri bir örgüt olarak sahnedeki yerini alacaktı. İran/ABD-İsrail savaşında AB-NATO ile Amerika arasına kara kedi girdi ama temel stratejik hedeflerin bir değişikliğe gittiğine ilişkin herhangi bir gelişme gözükmüyor.
Afganistan’daki İngiliz güçlerinin komutanı General Ed Butler “Ülkede durum Irak’tan daha kötü, çok daha geniş çarpışmalar ve direnişle karşı karşıya bulunuyoruz, ortalama her gün 12 saldırıya uğruyoruz” diyordu. 2006’nın Eylül ayında Varşova’da düzenlenen iki günlük toplantıdan sonra Komite Başkanı General Ray Henault, NATO ülkelerinden taahhüt ettikleri askerleri bu ülkeye göndermelerini istedi. Türkiye’den de benzer taleplerde bulunuldu, ancak Genelkurmay Başkanı “Türkiye’nin muharebede kullanılmak üzere Afganistan’a asker göndermeyeceğini” açıkça belirtti. Mustafa Kemal’in vasiyetine göre, Türkiye İslam ülkelerinin aleyhinde anlaşmalar imzalayabilir ama herhangi bir İslam ülkesine muharip asker gönderemez, Müslüman bir ülkeyle savaşamaz. Bu vasiyete binaen AK Parti çok istediği halde, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve topyekün CHP’li vekillerin red oyuyla 60 bin Amerikan askerinin Türkiye’de konuşlandırılmasını öngören1 Mart 2003 tezkeresi Meclis’ten geçmedi.
Afganistan’da neler olup bittiğine kısaca bakalım: Hatırlanacağı üzere New York’taki İkiz Kuleler’e düzenlenen 11 Eylül saldırılarından sonra, 7 Ocak 2001’de ABD ve İngiliz kuvvetleri Afganistan’ı bombalamaya başladılar. 25 Kasım 2001’de de ilk kez Kandahar’a kara harekatı düzenlediler. Taliban’ın düşmesinden sonra aynı yıl 22 Aralık’ta Hamid Karzai başkanlığındaki hükümet göreve başladı. Taliban’ın resmen çekilmesi Ocak-2002’de gerçekleşti. 20 Aralık 2003 tarihinde de Amerika Afganistan’ı işgal etti.
Karzai işgal kuvvetlerinin desteğinde 9 Ekim 2004 seçimlerini kazandı. Dostlar alışverişte görsün cinsinden yapılan seçimler, işgal gerçeğinin ve işgale karşı Afganlıların gösterdiği mukavemetin önemini ortadan kaldırmıyordu.
Ancak NATO’nun ilk defa Afganistan’a girişi 31 Temmuz 2006 tarihinde vuku buldu. Başlangıçta NATO kuvvetleri güneyde kontrolü ele geçirmişken, 5 Ekim 2006’dan itibaren ülkenin bütün kontrolünü ellerine geçirdiklerini açıkladılar.
Amerikan ve İngiliz kuvvetleri NATO şemsiyesi altında vahşice işgal ve katliamlara başladılar. Ülkenin doğusundaki Nangarhar eyaletinde Amerikan askerlerinin çevreye rasgele ateş açması sonucunda 16 sivil hayatını kaybetti, 30 kişi de yaralandı.
Bu sefer Afgan halkının karşısında sadece Amerika ve İngiltere bulunmuyor, koca bir NATO’yla karşı karşıya bulunuyordu. NATO, 2006’daki zirvesinden sonra yeni bir konsept değişikliğine gitmeye karar verdi. Ancak yine de Afganistan’daki varlığı tartışmalıydı. Çünkü NATO kuvvetlerinin herhangi bir yere askeri operasyon düzenleyebilmeleri için bir NATO ülkesinin saldırıya uğraması gerekirdi, bunun dışında başka bir gerekçe hukuki değildir. Afganistan hiçbir NATO ülkesine saldırıda bulunmuş değildi.
Amerika, El Kaide’nin 11 Eylül’de İkiz Kulelere düzenlediği iddia ettiği saldırıyı gerekçe gösteriyordu, eğer eylem “terör saldırısı” idyise, saldırı kendi anlam çerçevesi dahilinde bir “terör eylemi”dir. “Terör” adli bir suçtur, karşılığı savaş veya ülke işgali değildir. Bu, birinci nokta.
İkinci nokta: Bu eylemi düzenleyen Afgan hükümet kuvvetleri değil, bir “örgüt”tür. Üstelik bu örgütün lider kadrosu ve belli başlı elemanları Afganistan’a “dışarı”dan gelmiş bulunuyorlar yani en azından geçerli hukuki mevzuat açısından “Afgan yurttaşı” değildirler. Afgan hükümeti ise bu konunun uluslararası bağımsız bir mahkeme tarafından görüşülmesi fikrini savunuyordu, ABD ise bunu reddediyordu. NATO’nun Afganistan’daki varlığının hukuki hiçbir temeli yoktu.
Özetle ilk kuruluş amacının hayli dışında amaçlarla faaliyet göstermeye çalışan bu devasa askeri aygıt, şimdi hiç ilgisi olmadığı halde Afganistan’da ve iki de bir sivillerin hayatına mal olan saldırılarda bulunuyordu. NATO bir kere daha büyük bir sivil katliamın altına imza atıyordu. Haziran-2007’de NATO kuvvetleri Gereşk bölgesinde 25 sivilin ölümüne sebep olmuştu, akabinde daha büyük bir saldırı düzenleyerek bu sefer 130’un üstünde kişiyi öldürmüştü, öldürülenlerin büyük çoğunluğu kadınlar ve çocuklardı.
Geçerli uluslar arası kurallara göre ‘siviller’in savaş ve saldırıların dışında tutulması lazım. Fakat son savaş teknolojisi, büyük hava bombardımanları ve doğrudan yerleşim birimlerinin (şehir, kasaba ve köyler) hedef seçilmesi sonucunda maalesef savaştan en çok sivillerin zarar görmesine sebep oluyor. Yeni savaş tarzı ve yüksek teknolojik silahlar ile eski savaş hukuku arasındaki makas gittikçe açılıyor, yani artık eski hukuki kurallar yeni durumu denetleyebilecek güçte ve formasyonda değil.
Amerikan kuvvetleri ister Afganistan, ister Irak , İran veya başka yerde olsun, sivillerin uğradığı mağduriyeti “sivil zayiat” olarak değerlendiriyorlar. “Zaiyat” istenmeden, kazara vuku bulan zarar ve kayıpları ifade eder. Burada söz konusu olan insanların mallarını, evlerini, işlerini ve yurtlarını kaybetmek şeklinde tecelli etmiyor, doğrudan hayatlarını kaybediyorlar. O halde buna “sıradan zayiat” gözüyle bakmak mümkün değil. Hatırlanacağı üzere Mayıs (2007) ayının son haftasına girildiğinde işgal kuvvetleri yeni bir sivil katliamı gerçekleştirmişlerdi. Olay NATO kuvvetleri ile Amerikan ordusu arasında ihtilafların çıkmasına sebep oldu, çünkü AP’nin verdiği habere göre, son dönemdeki büyük sivil kayıplar 12 bin askerden oluşan ABD öncülüğündeki koalisyonun operasyonları sırasında vuku buluyordu. Almanya Savunma Bakanı Franz Jung, üstü kapalı bir dille Amerikan askerlerini suçlamıştı. NATO Yüksek Temsilcisi Daan Everts de, “ABD’nin özel operasyonlarının özellikle sivil kayıpların çok yüksek görülmesi sebebiyle olumsuz bir yan etki oluşturduğunu” söyleyip, kaygılandıklarını dile getirmişti, bunun anlamı sivil katliam, işgaller Amerikan aleyhtarlığını arttıran önemli bir sebepti.
Bir ay sonra yani Haziran 20’sinde işgal kuvvetleri bir kere daha bir sivil katliamın failleri olarak haberlerde yer aldılar. Bu sefer 25 sivil hayatını kaybetmişti. Bu olay üzerine İnsan Hakları İzleme Örgütü bir açıklama yaparak, Afganistan’da son 17 ayda saldırılar ve operasyonlarla ölen 6 bin kişinin yaklaşık 1.500’ünü sivillerin oluşturduğunu ve rakamların her geçen gün biraz daha yükseldiğini belirtti.
Pakistan Cumhurbaşakın Perviz Müşerref’e sunulan bir raporda, Taliban saldırılarının ‘artık önü alınamaz’ noktalara gelindiği belirtiliyordu. Tabii ki siviller, ABD veya NATO kuvvetlerinin düzenlediği saldırılar veya gerçekleştirdiği hava bombardımanları sonucunda ölüyordu. Afgan halkında giderek yerleşen kanaate göre, işgal kuvvetlerinin bunca sivili öldürmelerinin tek sebebi, kıramadıkları direniş karşısında halkı cezalandırmak, böylelikle Taliban’ı karşı sivilleri etkili bir koz olarak kullanma yolunu seçmekti.
Amerika ve NATO’nun sivil katliamı yaparak direnişi kırma projesi, Afganistan’da aksine direnişi daha da arttırdı. Amerika, Netanyahu’nun kışkırtmalarına kapılarak Ali Seyyid Hameney ve Devrim Muhafızları komutanlarını öldürerek İran’ı teslim alacağına inanıp İran’a saldırdı, strateji aksine sonuç verdi, İran karşısında iki saldırgan hezimete uğradı.
Obama yalan söylüyordu, Amerika ve NATO Müslüman dünyanın düşmanıdır; Afganistan, Libya ve İran bunun göstergesidir. NATO’nun İran savaşında yer almaması, Soğuk Savaş sonrası yeni konspetinden vazgeçtiği anlamına gelmez, bunun başka sebepleri var.