İran ABD/İsrail savaşı kızıştıkça gerek Türkiye’de gerekse Sünni dünyada mezhep farklılığı, özellikle Şia’ın tarihsel İslam’da Sünni iktidarlar tarafından oluşturulmuş dini algısı, fıkıh ve kelamdan tedarik edilen argümanlar desteğinde sıkça ve yüksek sesle gündeme getiriliyor. Sünni genel/resmi görüş, “Şiilere rafızi”, en hafifinden “Ehl-i bid’at” etikteni yapıştırır. Bu etiket öylesine kuvvetle vurgulanıyor ki söylemdeki ağır tonun etkisinde kalanlar Şiileri Müslüman dahi kabul etmiyor.
İki üç ay önce, YouTube’u iyi kullanan ve son konuşmalarına bakıp mutedil zannettiğim bir selefi ile tanışma fırsatım oldu; birçok konuda benzer düşünceleri paylaştığımızı anlayınca sevindim, sıra İran ve Şiilik konusuna gelinceye kadar. Ona bir insanın mü’min sayılması için üç umdeye (Tevhid, Nübuvvet ve Ahiret) inanmasının mü’min, Müslüman sayılması için de “Kelime-i şehadet (1), namaz, oruç, zekat ve hac farizasını teyit etmesinin yeterli olduğunu” hatırlattıktan sonra,
“-Böyle ise eğer, Şiiler hem imanın hem İslam’ın şartlarına inanıyorlar, onları tekfir etmek mümkün mü?” diye sorduğumda, çok ilginç bir cevap verdi:
“-Hayır Şiiler kafir değil ama müşriktirler,” dedi. Şaşakaldım.
Mezhep taassubu Müslüman bilincini öylesine dumura uğratmış ki birileri muharip Hıristiyan ve Yahudilerin, daha savaşın sabahında (28 Şubat 2026) 170 kız çocuğunu katletmelerinin “iyi olduğunu, çünkü bu kızlar büyüdüklerinde Şii olacaklarını” söyleyebiliyor, diğeri ise “İran ve Şia ile asla birlik olamayız, samimi iseler gelsinler Sünni olsunlar” diyor.
Mezhepçilik fitnesini körükleyip duranları birkaç gruba ayırmak mümkün.
1. Cahiller, bu cahiller onlara zehir enjekte eden cemaat liderlerinin etkisinde Amerika ve İsrail’e hizmet ediyorlar.
2. Her şeyin farkında ama dinlerini mezhebe dönüştürmüş Ehl-i dalalettekiler. Bu evsaftaki grupların başında fanatik Selefiler, önemli tarikat ehli ve cemaat grupları gelmektedir.
İlk gruptakiler gaflet, ikinci gruptakiler dalalet içindedirler. Kelimeleri bilerek seçiyorum, zira mezhep, dini kaynakların makbul ve meşru usul dahilinde tefsir ve tevil edilmesi, yaşanır olabilmesi için yetkin bilginler tarafından yürütülen hüküm istinbat etme çabasıdır. Mezhep, dini hükümlere hizmet eder, dinin yerine geçmez. Her içtihat, tefsir ve te’vil bir hata payı ihtiva eder. Tefsir, te’vil ve içtihat mutlaklaştırılıp tabileri tarafında hakikatin ta kendisi olarak savunulduğunda, dinin yerine geçer. “Haddini aşan zıttına döner” fehvasınca mezhep müntesibini dalalete götürür. Sünni veya Şii, mezheplerini hakikatin ta kendisi görenler dalalete düşmüşlerdir.
Dikkatli bir dil kullanmak gerekirse, yine de her iki gruba “hain” demek zor; ilk taife cehalet ve gaflet, diğeri dalalet içindedir. Gafil ve dalalettekilerin niyeti halis olabilir ama sonuç felaket ve musibettir. Tek başına “niyet” yetmediğine göre, halis niyetin insanların hayrına sonuç (hatime) vermesi gerekir aksi halde “iyi niyet cehenneme giden yolları döşeyen taşlar” olur.
Belki bu iki grupla da iyi niyete mebni bir diyalog, müzakere kurmak mümkün, zira hakikatin önündeki engel cehalet ve önyargıdır. Lakin konuşmayı ve diyalogu engelleyen geri planda ciddi, etkileyici, güçlü bir faktör var. Siyonist lobinin Türkiye ve İslam alemindeki çok yönlü, rafine, ince teknikler ve dolaylı ilişkilerle süren sofistike faaliyetleri söz konusu. Öteden beri Siyonist elemanların Türkiye’de çok etkin olduklarını herkes tahmin eder. 47 senedir İsrail’e karşı mücadele eden İran İslam Cumhuriyeti’nde dahi, MOSSAD ve ilgili olduğu şebekenin etkinliğini göz önünde bulundurursak, İsrail’e karşı ne kadar korunaklı olduğunu bilemediğimiz Türkiye’de tehlikeyi varın siz tahmin edin.
Hapiste iken, Ertuğrul Özkök, benim için “Hayatını cemaatlerin haklarını savunan” diye yazmıştı. Gerçekten öyle, ayırım yapmadan cemaat ve tarikatların meşru hak ve hukuklarını savundum, onlara yüklediğim fonksiyon sivil hayatta toplumu sosyal ve ahlaki yönden takviye etmekti ama geldiğimiz noktada cemaat ve tarikatlar bu fonksiyon ve misyonlarını kaybettiler, toplumun sosyal ve ahlaki gücünü kaybetmesinde rol oynayan belli başlı faktörlerden biri oldular; dinin bu üzücü seviyede itibar kaybetmesinde cemaat ve tarikatların payı çok büyük. Artık ben yolunu ve misyonunu şaşırmış bu yapılardan beriyim.
Ancak bu iç faktörün ötesinde başka ve daha etkili bir faktör söz konusu. O da cemaat ve tarikatların Siyonist istihbarat ve odaklarla olan ilişkileri. Benim de şüphe etmediğim bu ilişki, tek bir kanal değil, birden fazla kanal üzerinden işlemektedir.
Eskiden komplo teorisi diye gülüp geçtiğimiz tarikat-cemaat/İsrail ilişkisi aşikâr oldu. Elbette hepsi değil ama hayli önemli olanların ve görünürde kendi adlarına konuştuğu zannedilenlerin mezhepçi ateşi körüklemeleri -Türkiye’yi de içine alacak kadar- öyle ciddi bir raddeye varmış olmalı ki oy kitlesinin önemli deposu olmasına rağmen Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, şu uyarıyı yapma mecburiyetini hissetmiş bulunuyor:
“Son günlerde özellikle sosyal medyada mezhepçiliğin körüklendiğine, asırlık tartışmaların yeniden ısıtılmak istendiğine şahit oluyoruz. Savaşın bir cephesi olarak gördüğümüz bu tehlikeli tartışmalara karşı hem milletimizi hem bölgedeki kardeşlerimizi dikkatli olmaya çağırıyorum. Menşei 13-14 asır öncesine dayanan muhataralı meselelerin tekrar gündeme getirilmesi asla tesadüfi değildir… Siyonist katliam şebekesinin elin taşıyla elin kuşunu vurma oyununa kesinlikle gelmemeliyiz.”
Bu çok ilginç bir durum. Cumhurbaşkanı Erdğan’ın bu kıymetli konuşmasında şu hususların altı çizilmektedir:
1. Bu savaş atmosferinde mezhepçilik körüklenmektedir.
2. Bu İran’a karşı savaşan ABD/İsrail’in kullandığı bir savaş cephesidir.
3. Tehlikelidir, tesadüfi değildir.
4. Siyonist katliam şebekesi bizi (Sünni ve Şii Müslümanları) birbirine kırdırıyor.
5. “Benim” diyor Erdoğan “Sünnilik veya Şiilik diye bir dinim yok, benim dinim İslamiyettir.”
Ben, Cumhurbaşkanı’nın bu konuşmayı İslam alemi yanında Türkiye için de gördüğü ciddi bir tehdit dolayısıyla yaptığını düşünüyorum.
Madem en yüksek makamdan hepimiz için varid olan bir tehdit konusunda bir uyarı geldi, biz de buradan ilerleyerek mezhepçiliği etraflıca ele almaya çalışalım.
Sonraki yazıyla ilgili şu soruyla başlayalım:
-Ey Ehl-i sünnetçi gafiller ve dalalettikeler, ashaba söven mezhepçi Şiileri haklı olarak eleştiriyorsunuz. Peki, Resullulah (s.a.)’ın en güzide sahabesine, Ehl-i Beyti’ne (Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin) tam 40 sene hutbelerde sövdüren Muaviye hakkında ne düşünüyorsunuz? Haklı olarak Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e gösterdiğiniz hassasiyetin aynısını Ehl-i beyt için de gösteriyor musunuz? Sahabeye ilk sövgü, küfür ve sebbi başlatan Muaviye’ye tolerans gösteriyorsunuz da aynı cürmü işleyen bişuur Şiiler söz konusu olunca niye bu kadar celalleniyorsunuz?
Mezhepçilerin davalarında Siyonistlerle ilişkili olup olmadıklarının kriteri bu sorulara verdikleri cevapta aranır.
Dipnotlar
(1) Aslında kelime-i şehadet, imana ilişkin üç umdeyle ilgilidir. Mamafih Müslim’in iman bahsindeki hadisinden hareketle ‘İslam’ın şartları arasında sayılmıştır. Meleklere ve kitaplara iman da vahiy ve Nübüvvet umdesiyle ilgilidir. Bu ise bahs-i diğerdir.