Dünya Müslümanlarının yüzde 85'den fazlasının yaşadığı Endonezya, Malezya, Çin-Türkistan, Bangladeş, Hindistan, Pakistan, İran, Azerbaycan, Rusya, Bilâd-ı Arab ve Anadolu, Balkanlar, Batı Avrupa ve de Orta-Batı ve Kuzey Afrika ülkeleri ve kısmen de, kuzey ve Güney Amerika coğrafyalarında ve sayıları resmî rakamlara göre bulunan dünya nüfusunun dörtte bir kadarını; yani, 2 milyarı aşkın insanlar bugün, Kurban Bayramı'nı kutluyor..
('Bayram' kelimesi , Türkçede çok etkin ve yaygın şekilde kullanılan bir terim haline geldiğinden , resmî bir takım isimlendirmelere de 'bayram' adı verilmiş ve Müslüman halkın 'bayram' dedikleriyle, resmî ideolojiye göre 'bayram' denilen günler arasında bir bağ kurulabilir mi? Bunun üzerinde sağlıklı bir şekilde düşünülmelidir..)
*
Elbette bu rakama, anne-babaları hangi din, ırk, renk ve etnisiteye mensup olurlarsa olsunlar, dünyaya gelen bütün çocukların da rüşd yaşına, yani, kendi iradeleriyle seçim yapacak yaşa gelmeden önceki durumlarında, İslam fıtrat üzerinde yaratıldıklarından yani mâsum /günahsız sayıldıklarından, -velev ki, ebeveynleri veya vâsileri tarafından başka din ve inançlara götürülmüş ve hattâ putlara taptırılmış olsalar bile, çocuklar rüşd yaşından önce- İslam Milleti'ne dahildirler ve bu açıdan biz, insanlığın en büyük kısmını teşkil ediyoruz. Çünkü, Allah'u Teâlâ'nın vahdaniyetine, insanlığa gönderdiği Peygamberlerine , meleklerine, 'Kitab'larına, öldükten sonra diriltileceklerine ve hesaba çekileceklerine, hayır ve şer, her ne varsa, bütün bunların Allah'ın iradesine göre şekillendiğine inanan ve hayatın şekillendirilmesinde Allah'tan başka hiçbir gücün önünde eğilmemeyi hayatın temel düsturu halinde kabul edenler olarak, bizler insanlığının en büyük ekseriyetini teşkil ediyoruz; büyük kitleler olarak bunun farkında olmasak bile..
*
'Kurban Bayramı' konusunu derinlemesine anlamak isteyenler, Enbiyaullah'ın tarihini bilmek, anlamak, düşünmek ve kavramak zorundadırlar.
'Putkıranların pîri' Hz. İbrahîm'in 'qıssa'sı, özü itibariyle 'vahy-i ilâhî'ye dayanan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'da ortak bir konu olarak anlatılmaktadır; arada, bazı farklılıklar olsa bile..
Ama bu farklılıklar binlerce yıl geride kalmış küçük meseleler diye geçiştirilemez. Meselâ, Yahudiler, Hz. İbrahim'in hanımı Sarâ'dan olan oğlu Hz. İshak'ı, yine Hz. İbrahîm'in Mısırlı bir cariye olan hanımı Hâcer'den olma oğlu Hz. İsmail'den daha üstün görürler. Denilebilir ki, bu durum, beşer tarihinde, inanca dayalı olarak geliştirilen ırkçılığın da ilk sistematik örneğini oluşturmaktadır..
Evet, Hz. İbrahim, çok ileri yaşta, -rivayetlere göre- bir asra yakın bir uzun ömrün son demlerinde, Hz. İsmail nimetine kavuşur.. Hz. İbrahîm'in İsmail nimetine öylesine bir tutkulu muhabbeti, sevgisi oluşur ki, işte orada, Hz. İbrahim'e yapılan ikaz, gerçekte bütün insanlara yapılan bir uyarı mahiyetindedir. Hz. İbrahim'e, rüyasında, 'İsmail'ini kurban etmesi emredilir.
Kur'ân-ı Kerîm, Saffât Sûresi'nde (37/102-108) bu durumu (mealen) şöyle anlatır: "Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa gelince: (İbrahim, oğluna) 'Yavrucuğum! Rüyamda seni boğazladığımı görüyorum. Bir düşün, ne dersin?' dedi. O da, 'Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.' dedi."
Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca, 'Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Bu, bu gerçekten çok açık bir imtihandır..' diye seslendik..
Biz, oğluna bedel, ona büyük bir kurban verdik. (...)'
*
Aslında burada verilen derslerden birisi de, Allah'ın kullarına verdiği nimetlere muhabbet beslenirken; bu muhabbetin, Allah'a beslenen bağlılık derecesine denk bir mertebeye vardırılmasıdır ve bundan dolayı en etkili bir yöntemle o yolun 'çıkmaz'lığına işaret olunmuştur. Evet, Allah'a inandıklarını söyleyenlere, hepimize sorulan sual budur: Senin Allah'a beslediğin bağlılık ve muhabbet derecesinde, başka muhabbet ve sevgi bağlılıkların var mı?
Varsa, bunlar nelerdir?
Evlâd'u iy'âlin mi, servetin mi, kutsallaştırdığın değerler mi, eline geçen makamların ve gücün mü, malın-mülkün ve halkın sana gösterdiği itibar ve alkışlar mı?
Evet, senin Allah'tan ve O'nun bildirdiklerinden başka, kutsallaştırdığın bir şeyler var mı, düşün bunları ve Allah'a verdiğin, onun dininin hükümlerinden başka bir kutsal icad etmeyeceğine, tanımayacağına dair sözünde misin?
İşte bütün bu ihtimallere karşı; Allah'n emri dışına çıkmayacağının işareti olarak, kurban kes!
Hacc Sûresi, 30. âyette bu emirler tekid olunmaktadır: 'Durum böyle.. Her kim, Allah'ın emir ve yasaklarına saygı gösterirse, bu, Rabbinin katında daha hayırlıdır. (Haram olduğu) bildirilenler dışında kalan hayvanlar size helâl kılındı. O halde, pislikten, putlardan sakının, yalan sözden de sakının..'
Ve yine, Hacc-37'de de, 'Onların ne etleri, ne de kanları Allah'a ulaşır. Sizden Allah'a ulaşacak olan tek şey, takvânızdır."
Evet.. Ey insan, yapacağın açıktır.
*
Bütün Müslüman okuyuculara, bu kutlu günün bereketini idrak etmelerini temenni mânasında tebriklerimi sunuyorum.
*
Yakın tarihten bir güne, 27 Mayıs 1960'a kısa bir bakış:
66 yıl önce bu güne aid birkaç söz..
Ankara'da Sağlık Okulu'nda yatılı okuyordum; 15 yaş civarındaydım.. Okulumuz, Hacettepe'nin eteğinde, Hıfzıssıhha Kurumu'nun bitişiğinde; Sıhhiye ve Kızılay'a yaya, 15-20 dakika mesafedeydi.
Mart-1960 başında Muhalefet lideri İsmet İnönü, 'Şartlar gerçekleştiğinde ihtilâl, /askerî darbe meşru olur..' demişti; Meclis'te..
İstanbul ve Ankara'da bazı öğrenci hareketleri oluyordu.. Örfi İdare (sıkıyönetim) ilan edilmişti.. İstanbul'da 1. Ordu Kumandanı Org. Fahri Özdilek, Ankara'da General N. Argüç Sıkıyönetim komutanlarıydılar.. Onlar öyle ürkütücü bildiriler yayınlıyorlardı ki, insanı ürpertiyordu.. Akşamları ve geceleri sokağa çıkma yasakları vardı.. (Sonra Fahri Özdilek, Milli Birlik Komitesi adıyla devlete el koyan komitenin 38 subay üyesinden birisi olarak çıkmıştı ortaya.. Düşünebiliyor musunuz, Başvekil Adnan Menderes hükûmetinin güvendiği komutanlar darbecilerin arasından çıkıyordu, ihanetleri, kahramanlık olarak alkışlanacaktı..) Gazeteler bakı için matbaaya verilmeden önce Sıkıyönetim subayları gazetelere gelip bazı haberlerin yayınlanamayacağını işaretliyor, ertesi gün, gazetelerin o son anda çıkarılan yerleri, bembeyaz, boş olarak çıkıyordu..
Başvekil Menderes, 27 Mayıs 1960 gecesi Kütahya'daydı..
Gösteri yapılan fakültelerde, gündüzleri Kurtuluş semtinde, Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki göstericilerin dağıtmak için askerler ateş açıyordu.. Fakültelerin duvarlarında mermi izleri görülüyordu.. Bizim okuduğumuz Sağlık Okulu'nun öğrencileri gündüzleri Hastahanelerde staj yapıyorduk.. Hastahanelerde, kocaman kocaman doktorlar, prof.lar, -biz çocuk olduğumuz için- kendi aralarında yüksek sesle değerlendirmeler yapmaktan çekinmiyorlar ve İngiliz BBC radyosunun yayınlarında, Türkiye'de Menderes hükûmeti karşıtı protesto hareketlerinde yüzlerce öğrencinin öldürüldüğünün 'iddia edildiği'ne dair haberleri yorumluyorlardı..
Tarihe meraklıydım.. 1798 Fransız İhtilali'ni ve 1917'de, Rusya'daki Çarlık sisteminin Bolşevik/ komünist ihtilalini ve 300 yıllık 'Romanoflar Hanedanı'nın ve Çarlık rejiminin yıkılış dönemlerine dair korkunç sahneleri (tv. ekranının olmadığı o dönemde) gözümün önünde canlandırıyor ve benzer ihtilallerin Türkiye'de olamayacağını hayal ediyordum.. Örfî İdare Kumandanlıkları korkunç tehdit bildirileri yayınlıyorlardı.. Hattâ, caddelerde 5 kişiden fazla gruplara ateş açılacağına dair..
27 Mayıs 1960 Cuma gecesi seher vaktine doğru sabaha namazı vaktinde makineli tüfek taramaları sesleriyle uyanmıştık. Okulun radyo odasına gidip açtığımızda, boğuk bir sesin, 'sevgili vatandaşları'na, 'Güvendiğiniz TSK'nin, kardeş kavgasını önlemek ve millî kardeşliğin yeniden inkılaplar istikametinde yeniden tesis edilmesi için ülke idaresine el koyduğunu' açıklanıyor ve (Reisicumhur) Celâl Bayar'ın gözaltına alındığı ve (Başvekil) Adnan Menderes'in Kütahya yolunda yakalandığı edildiğini açıklıyordu..
Çoğu gazeteler yoktu o sabah.. Bazıları öğleye doğru baskılar yapıp, halka, kurtuluş muştusunu kocaman puntolu harflerle duyuruyorlardı.. Gösterilerde yüzlerce öğrencinin öldürüldüğü iddia ediliyordu.. Sadece bizim okulumuzdan bile 10'larca öğrencinin öldüğü haberi veriliyordu,
Ondan sonrası, tam bir çılgınlık idi.. Ölenler arasında isimleri yayınlanan kendi arkadaşlarımıza, 'Öbür dünyadan ne haber?' diye takılıyorduk..
İsmet Paşa 'Biz darbe hareketinin içinde değiliz..' demekten başka hiçbir şey söylemiyordu..
Ülke çapında yayınlanan dedikoduda, 'Eğer ordu müdahale etmeseymiş, Demokrat Parti, ülke çapında o gün, 'bütün Halk Partilileri öldüreceklermiş.. Allah razı olsun ordudan..' lafları halk arasında yayılıyor ve kimse bu yalanlara itiraz edemiyordu.. Herkes sus-pus olmuştu..
Aradan 1 ay geçmeden , 'Köpek Davası, Bebek Davası' gibi bayağının bayağısı konularda sorgulama ve yargılamalara başlanmıştı ve korkunç ve insan haysiyetiyle devlet adına sınırsız yalanlarla oynamalar herkesi indirmişti.. Menderes zamanında öldürüldüğü iddia olunan 100'ler öğrenciyi temsilen, bula-bula 4 öğrenci cenazesi bulunmuş ve onlar büyük bir askerî törenle kaldırılmış ve o cenaze törenleri, radyolardan yalan-yanlışlığına bakılmadan saatlerce anlatılmış ve halk kitleleri ağlatılmaya çalışılmıştı..
*
Evet, 66 yıl önce bugün yaşanan 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi'nin ve Yassıada'da yapılan düzmece yargılamalardan sonra kurulan darağaçlarında en aşağılık zulüm ve hakaretlerle asılarak öldürülen Başvekil Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüşdü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın en azından, kendilerini öldürtenlerden daha şerefli oldukları, bir başka fasıl..
*