Son yıllarda Türkiye’nin yaşadığı siyasi ve ekonomik krizin yarattığı kaos bağlamında, belki bir çıkış yolu buluruz umuduyla ‘hukuk devleti’, ‘hukukun üstünlüğü’, liyakat ve ehliyet gibi kavramları tartışıyoruz.
Bazen kavramların büyüsüne kapılarak sanki Türkiye bir hukuk devletiymiş gibi, ayakları yere basmayan ve de bu toplumda karşılığı olmayan hayaller kuruyoruz.
Ancak işin aslının böyle olmadığını da hepimiz biliyoruz. Çünkü AK Parti iktidarının özellikle son on yılında ‘hukuk devleti’nin bu ülkeyi terk ettiğini, liyakat ve ehliyetin artık kesinlikle bir değer ifade etmediğini bilmemize rağmen, kabullenmesi hepimize zor geliyor.
Ama yine de yazarlarımız, akademisyenlerimiz halen bir hukuk devletinde yaşadığımızı varsayarak “aman devlet kurumlarında liyakate, ehliyete ve adalet anlayışına riayet edelim” tadında kocaman kitaplar yazıyorlar, önerilerde bulunuyorlar.
Elbette hukukun devletin temeli olduğunu, şeffaflığın, hesap verilebilirliğin modern devletin oluşumunda en hayati kavramlar olduğunu yazacaklar, aksini düşünmek bile mümkün değil.
Hemen belirtelim hukuk devletinin önemine işaret eden, modern devlet yapılanmasının liyakat olmadan eksik kalacağı tezini işleyen akademik çalışmaları taktirle karşılıyoruz.
Meseleye Prof. Dr. Ömer Dinçer’in geçtiğimiz yıl yayımlanan “Hatıralarla Yönetim Ahlakı (Devlet ile millet)” adlı kitabı üzerinden bakmak istiyorum.
Ömer Hoca kitabında, kendi hatıraları ve deneyimleri üzerinden birtakım tespitlerde bulunuyor. Mesela İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki genel sekreterlik dönemini anlatırken, “Ömer belediyede etkili bir göreve gelmişti” cümlesiyle başlayan bölümde, imar konusundaki beklentisi karşılanmayan bir vatandaşın tepkisini şöyle aktarıyor: “Yıllardır sizlerin seçimi kazanması ve işbaşına gelmesi için çalışıp çabaladık. Bu teri sizlerin makam sahibi olması için mi döktük. Başkaları iktidarda iken kendi adamlarının bina yapmasına göz yumdu. Şimdi bina yapma sırası bize geldi, siz ise bize kanunları okuyorsunuz.”
Ömer Hoca, henüz AK Parti’nin ortada olmadığı o dönemde belediyede işlerin yasalara ve kurallara göre yapıldığını anlatıyor bir bakıma. Sonra 2002 yılında AK Parti iktidar oluyor ve iktidarının ilk on yılından sonra, geçmiş iktidarların usulsüzlüklerine rahmet okutacak bir istikamet evriliyor. Her ne kadar Ömer Dinçer, doğrudan AK Parti iktidarına dönük net eleştirileri dillendirmese de geçmişteki yolsuzluklar üzerinden bir bakıma bugünkü iktidara da örtülü mesajlar verdiğini varsayıyoruz.
Kitabın genelinde devletin işleyişi ile ilgili önemli tespitler var, ancak benim açımdan “Adil Davranmak” konusu en dikkat çekici bölüm… Kitapta yer alan şu ifadeler, herkes için hayati bir önem taşıyor: “İnsan fıtraten hak ve adalet üzere olma ahlakıyla yaratılmıştır. Bunun en önemli delili adalet fikrinin, inanç ve siyasi sistemlerden bağımsız ve hatta onların üstünde bir amaç olarak görülmesidir.” Hatıralarla Yönetim Ahlakı, (s.101, Kapı yay.)
Genellikle insanların kendi hakları için adalet beklentisi içindeyken, kendi çıkarları için başkalarının haklarına tecavüz edebilir bir konumda olduğunun altını çizen Ömer Dinçer’in şu tespiti adeta bir manifesto niteliğinde: “Bu nedenle toplum içinde bu tür haksızlıkların önlenmesi ve güçlü olanların zayıfları ezmemesi için ahlaki ve hukuki kurallar koyma zorunluluğu doğar. Kısacası, birlikte yaşamak zorunda olan insanın açgözlülüğü, hırsı ve rekabeti nedeniyle başkalarına haksızlık yapması, ancak adaleti amaç edinmiş bir ahlakla ve yönetimle sınırlanabilir.” (s.102)
Evet bütün bu tespitler “devletin dini adalettir” ilkesini hepimize bir kez daha hatırlatıyor.
Ömer Hoca, dört başı mamur bir hukuk devletinin ‘adaleti amaç edinmiş bir ahlakla ve yönetimle’ sağlanabileceği tespiti son derece önemli elbette ama keşke mevcut iktidarın bugün içinde bulunduğu hukuksuzluk haline işaret eden bir ikazda da bulunabilseydi… Muhtemelen, ‘ben ilkeleri anlatıyorum, herkes nasibine düşeni alsın’ diye düşünüyor olmalı…
Ama biz biliyoruz ki iktidar, toplumu adalete hasret bırakan uygulamalarıyla da ifade özgürlüğünün önüne barikatlar kurarken de eş-dost-akraba kayırmacılığında zirve yapan mülakat sistemiyle memleket çocuklarının haklarını zayi ederken de asla adaletli davranmıyor.
Kısacası, iktidarın da günde beş vakit tekrarladığı gibi Türkiye kağıt üzerinde bir hukuk devleti. Anayasa ve yasalar da böyle söylüyor aslında. Ama uygulama açısından baktığımızda, bütün bunlar sadece birer masaldan ibaret…