Kendini Bize Tanıtan Yüce Allah

Ali Bulaç

Ateizme yol açan sebeplerden biri tahrifata uğramış dinler, mitolojik tanrı tasavvurları ve filozofların antromoporfik tanrı iddialarıdır. Sahip olduğumuz duyular ve akıl sayesinde bir Tanrı’nın varlığı fikrine varabiliriz, ama Tanrı bize kendini tanıtmadıkça “Kâmil Tanrı” fikrine sahip olamayız. İslam’ın Tanrı fikriyle diğerleri arasındaki temel fark budur.

Bundan önceki yazıda insan ile Allah arasında zaman-öncesi durumda bir misak/sözleşme akdedildiğini, insanların çoğunun ahdinde durmadığını zikretmiştik. İnsanın sözleşmeden sapması onun beşerî zaafıdır. Bu zaaf en seçkin şahsiyetlerde dahi kendini belli eder. Hz. Peygamber (s.a.) “Bazen kalbimi bir perde bürür de günde yüz defa tövbe ettiğim olur” buyurur. (Müslim, Zikir, 41-42; Ebu Davud, Vitr, 26) Peygamber’e bile bu hal arız oluyorsa diğer insanlara arız olması haydi haydi mümkündür ve bu onun yakın çevresi sahabelerde de görülmüştür. Bir keresinde sahabeler, yanındayken yaşadıkları duygu yoğunluğunu ayrıldıktan sonra kaybettiklerini söylemeleri üzerine Hz. Peygamber, “Yanımdan ayrıldıktan sonra eski halinizi koruyabilseydiniz melekler ziyaretinize gelirdi. Siz günahtan azade kimseler olsanız Allah bu fiili işleyen başka bir topluluk yaratır ve onların günahlarını bağışlardı” buyurur. (Müslim, Tövbe, 9-11; Müsned, I, 289)

Demek oluyor ki Allah, diğer kaprisli, anlayışsız tanrılar gibi değildir; O merhamet ve şefkat sahibidir, bağışlamayı sever, tevbeleri kabul eder. Ve hatta insanın günah işleyip de tevbe etmesi, O’na “Afuvv/Affedici” isminin tecellisine vesile olmaktadır: Şunu bilin ki, Allah bir annenin evladına karşı beslediği şefkatten daha çok şefkatli (ve merhametli)dir. (Buhari, Edeb, 18; Müslim, Tövbe, 22.) İnsandan istenen suç ve günah fiilinde ısrarcı olmamasıdır: “Pişmanlık duymak tövbenin kendisidir.” (İbn, Mace, Zühd, 30; Müsned, I, 422) Tevbe birilerinin önünde kişiliğini zedeleyici, küçük düşürücü pozisyonda itirafta bulunmak değil, -hatta birilerine anlatmak suretiyle suça şahit tutulmaz- tamamen insanın iç dünyasında samimi olarak yaptıklarından pişmanlık duyması ve suçu bir daha işlememeye karar vermesidir: “Suç ve günahtan tövbe eden onu hiç işlememiş gibidir.” (Tirmizi, Kıyamet, 49)

Bu böyledir. Zira insan-Tanrı ilişkisini temellendiren taşlardan biri ümittir. Şeytan’ı, “Can” iken “İblis” kılan ümidini yitirmesidir. Kendi aleyhlerinde suç ve günah işleyenler Allah’tan ümit kesecek olurlarsa İblis’le aynı eyleme iştirak etmiş olurlar. Oysa Allah –şirk hariç- bütün günahları bağışlar. (39/Zümer, 53)

Her suç ve günah cezayı gerektirmez, bu ancak zorba ve ahmakça uydurulmuş tanrıların işidir. Bilgisizlik sonucu işlenen günah değil, bilerek, tasarlayarak zarar verici eylem suç ve günahtır. (41/17; 6/191) Bu açıdan insanın ağır günahı “cahil” vasfından değil “cehul” vasfındandır. Hadis kaynakları günahın tekrarı halinde pişmanlık ve bağışlanma dilenmesi günahta ısrar sayılmayacağını kaydeder (Ebu Davud, Vitr, 26; Tirmizi, Deavat, 106) ve bütün bunları tamamlayan ilahi hüküm, iyi ve yararlı iş (salih amel)in suç ve günah kirini temizlemesidir. (11/Hud, 114; 25/Furkan, 70) Bu alıntılar İslam’ın bizi kendisine davet ettiği Allah’ın, insan zihninde yaratılmış, kurgulanmış tanrı olmadığını gösterir.

Zihnin kurguladığı tanrı tasavvurunu aşıp sahih bir Tanrı anlayışına ulaşmanın yegane yolu, Tanrı’nın bizzat kendi kendini tanıtmasından geçer. Hiç kimse, kendinden başka bir başkasına kendini tanıtamaz. Ve bu insanlar için geçerli olduğu kadar Tanrı için de söz konusudur.

Tanrı kendini insana nasıl, hangi yolla tanıtır? Hiç kuşkusuz konuşarak, bizim kullandığımız dili (seslerden oluşan harfleri, harflerden oluşan kelimeleri) kullanarak. Ancak Tanrı doğrudan insanla konuşmaz. Bu istisnaî olağanüstü bir hadise olarak beşeriyetin tarihinde –yeryüzü serüveninde- bir kere, sadece bir kere Musa aleyhisselam ile vuku bulmuştur. Musa bu istisnaî mucize dolayısıyla “Kelîm” sıfatını almıştır.

Tanrı insanla peygamberlere gönderdiği vahiyler yoluyla konuşur. Şu kadarını söyleyelim ki, Tanrı’nın bize kendini, nasıl tanıttığını anlamak için vahiy hakikatine inanmak lazım. Bir deist, deist kaldıkça bundan mahrum kalır. Tarih boyunca Allah, insanların içinden ve onların dilini konuşan elçileri göndermiş ve insana kendini tanıtmıştır. İlk vahiy Adem’le başlamış, son vahiy Hz. Muhammed (s.a.)’e gelmiş ve mühür vurulmuştur. Diğer kutsal metinlerde, Tevrat ve İncil’de de Tanrı kendini tanıtır. Ama zaman içinde şu veya bu sebeple deforme olmuş metinler bu konuda güven sarsıcı anlatımlar, tasvirler taşımaktadır. Son vahiy ise otantikliğini koruyor. Biz burada sadece ana hatlarına işaret ederek Kur’an bakış açısından kâmil bir Allah tasavvuruna bakmakla yetineceğiz. Konu daha derin bir okumayı gerektirir, bu konuyu da “İsimler” bölümünde ele almaya çalışacağız.

Kur’an-ı Kerim, net bir ifadeyle Allah’ın bir ve tek olduğunu (112/İhlas, 1-4) belirtir. O varlık aleminde her şeyin yaratıcısıdır, bir şeyin olmasını dilerse ona “Ol (kün)” der o şeyde oluverir (36/Yasin, 77-82). Bütün Varlıkların Rabbi’dir, Rahman ve Rahîm’dir, yöneten, koruyup gözeten, esirgeyendir (1/Fatiha, 1-2). Bir’dir ama sayıların ilki olan 1 değildir, cüzlerden mürekkeb varlık değildir. Bir’dir ve tektir, Zatı’yla benzersizdir, O’na hiçbir şey benzemez (42/Şura, 11). Herhangi bir sureti, formu yoktur, çünkü form varsa madde de vardır, bu ikiliktir. O’nun özü ve varlığı ayrı ayrı değildir. Zatında, sıfatlarında ve fiillerinde eşsizdir, ortaksızdır. Sadece ondan yardım dilenir; yegâne mabuttur. Bütün Varlıkta olan her şey O’na secde eder, O’nu yüceltir ve isimlerini terennüm eder (17/İsra, 44; 22/Hac, 18). Her şeyden müstağnidir, hiç kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktur; O’nun karşısında herkes fakr u zaruret içindedir.

Evrenin yönetimini bir başkasıyla paylaşmaz, dolayısıyla varlıkta iki ilah tasavvur edilemez. Başka tanrılar olsaydı iradeler çatışacağından evrendeki düzen altüst olurdu. (21/Enbiya, 22; 17/42; 23/91; 13/(16) Ancak emrini yerine getiren sonsuz sayıda melek vardır, tümü O’na şeksiz şüphesiz itaat ederler. Çocuğu yoktur; ne erkek oğlu ne kızları. Doğmamıştır, doğurmamıştır. O Zahir’dir, Bâtın’dır, Ezelî ve Ebedî’dir. Varlık O’nun varlığının ve birliğinin işaretleri, simgeleri ve kanıtlarıdır. (41/Fussilet, 37). Gök cisimleri, düşük akıllarca kutsanan güneş, ay ve yıldızlar O’nu teşbih eder, O’nu yüceltir (22/Hac, 18). Ne cinler ne melekler veya ölen büyük insanların ruhları O’nun katında uluhiyete sahip değildirler. O, izin vermedikçe hiç kimse bir başkası için aracı, ricacı (şefaatçi) olamaz (2/Bakara, 255), yani haksızlıkların ve zulümlerin düzen olduğu dünyada olduğu gibi güç sahiplerinin nepotizmi, kayırmacılıkları O’nun nezdinde geçerli değildir. Hayvanlar O’nun adına kesilir, bedenler O’nun adına birleşir, yemek ve su O’nun adına yenir ve içilir. O’nun adından başka varlıklara (Kur’an’a, peygambere, Ka’bi’ye, şeyhe, veliye, ekmeğe, namusa, silaha, vatana, evlada vs.) edilen yeminler geçersizdir, sadece O’nun adına kurban kesilir, ama O, hayvanın etine ve kanına muhtaç değildir (22/Hac, 36-37), O kan içici bir ejderha tanrı değildir, kurban O’na yakınlaşmanın sembolüdür (vesiltü’lkurb).

Varlıkta mülk O’nundur. O Maliku’l Mülk’tür (3/Al-i İmran, 26; 7/A’raf, 158). Sadece mülk aleminin değil, melekut alemi de O’nun elindedir (36/Yasin, 83). Uluhiyet (18/Kehf, 110; 17/İsra, 111) ve Rububiyet (2/Bakara, 21) O’nun tekelindedir. Yardımcıya, vezire ihtiyacı yoktur (22/Hac, 19). Her şeyin anahtarı O’nun elindedir (6/En’am, 59;  39/Zümer, 63; 42/Şura, 12). Yeryüzünün ve göklerin hazineleri O’nundur. Mutlak servet, mutlak bilgi ve mutlak kudret (iktidar) O’nundur; Kadîr-i mutlaktır (2/Bakara, 259; 5/ Maide, 120; 64/ Teğabun, 1); neyi murad ederse yapar. Fa’alün lima-yuridtir. Varlıktaki her “Şey” O’nun dilemesi yani “meşieti”dir. Birer sebep hükmündeki tabiat ve kozmik yasalar zahiri perdelerdir (37/Saffat, 95-96; 13/Ra’d, 18; 36/Yasin, 28; Fetih, 7). Her şey yasalara, takdire ve hesaba göre işler, ama dilerse tabiata, tarihe ve hayata müdahale eder.

Yaşatan, öldüren, dirilten, hesap soracak olan, iyilere ödül, kötülere ceza verecek olan O’dur. Esirger, bağışlar, affeder. Asla haksızlık yapmaz, mazlum ve mağdurların haklarını alır; zalimlere ve zorbalara arka çıkmaz.

Kısaca şahı yüce Allah isimleri, sıfatları ve fiilleri üzerinden kendini bize tanıtmaktadır. Şehadet kelimesi enfuste, varlıkta (afak) ve tarihte O’nun varlığına ve birliğine tanıklık etmektir. Hepimiz O’na aidiz, O’na döneceğiz. Bu kâmil Allah tasavvuruna sahip olmak için varlığı ve hayatı O’nun adıyla okuma (96/A’lak, 1-4) başarısını gösterdiğimizde hakikate giden doğru yola girmiş oluruz.