Jeopolitik rekabete emeğin gözünden bakmak

Ümit Akçay

Geçen hafta 1 Mayıs’ın ardından Türkiye’de emeğin güncel durumuna bakmıştım. Ücretlerin hayat pahalılığı karşısında erimesi, geniş tanımlı işsizliğin büyümesi ve istihdamın düşük ücretli, güvencesiz alanlara kayması Türkiye’de emek rejiminin temel görünümünü oluşturuyor. Bu hafta aynı meseleye daha geniş bir açıdan bakmak istiyorum. Sorumuz şu: Uluslararası siyasette ve ekonomide artan jeopolitik rekabet, emeğin koşullarını nasıl etkiliyor?

Bu yıl başında gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumunda açıklanan 2026 küresel riskler raporu, bu soru açısından ilginç bir belge olarak görülebilir. Rapora göre önümüzdeki iki yılın en büyük küresel riski jeoekonomik çatışma. Yani ticaretin, finansın, teknolojinin, yaptırımların ve tedarik zincirlerinin devletler arası rekabetin araçları haline gelmesi. Aynı raporda ekonomik durgunluk, enflasyon, borç sorunları, eşitsizlik ve toplumsal kutuplaşma da yükselen riskler arasında sayılıyor.

Bu tespit önemli. Çünkü sermayenin küresel forumlarında bile artık “istikrarlı küreselleşme”, “serbest ticaret” ve “kurallara dayalı düzen” gibi eski ifadelerin yerini belirsizlik, çatışma ve parçalanma almış durumda. Ancak bu dilde kriz çoğu zaman sınıfsız bir olgu gibi anlatılıyor.

Oysa jeopolitik rekabete emeğin gözünden bakıldığında tablo değişir. “Tedarik zinciri riski” denilen şey, işçiler açısından işsiz kalma ihtimalidir. “Enflasyonist baskı” ücretlerin erimesidir. “Mali disiplin” kamu harcamalarının kısılması, sosyal hakların budanması ve emekçilerin daha düşük yaşam standardına razı edilmesidir.

Yeni rekabet düzeni

Son kırk yılda sermayenin uluslararasılaşması, üretimin çeşitli aşamalarının parçalanarak dünya geneline yayılmasına, ucuz emek havzalarının küresel üretime daha fazla eklemlenmesine ve tedarik zincirlerinin uzamasına dayanıyordu. Bu model, merkez ülkelerde sermayenin kârlılığını artırırken, çevre ve yarı çevre ülkelerde ihracata bağımlı, ithal girdiye dayalı ve dış finansmana duyarlı büyüme modelleri yarattı.

Şimdi bu model değişiyor. Ancak bu değişim daha eşitlikçi ya da adil bir dünya ekonomisine geçiş anlamına gelmiyor. Aksine, devletler arası jeopolitik rekabetin arttığı ve sermaye gruplarının daha saldırgan biçimde yeniden konumlandığı bir dönem açılıyor. Gümrük tarifeleri, ekonomik ve siyasi yaptırımlar, ihracat kontrolleri, yatırım kısıtları, teknoloji ambargoları ve stratejik sektör destekleri bu dönemin temel araçları haline geliyor.

Bu nedenle bugün sorulması gereken soru sadece “Küreselleşmeden sonra ne gelecek?” değil, eş zamanlı olarak “Küreselleşmenin yerini alan yeni (merkantalist) rekabet düzenine geçerken bu geçişin maliyetlerini kim yüklenecek?” olmalıdır.

Nasıl bakmalı?

Jeopolitik rekabet çoğu zaman devletler arasındaki bir güç mücadelesi olarak anlatılıyor. ABD ile Çin rekabet ediyor, Avrupa stratejik özerklik arıyor, Rusya askeri ve enerji gücünü kullanıyor, orta ölçekli ülkeler yeni dengelere uyum sağlamaya çalışıyor. Bu anlatım yanlış değil, ama eksik. Çünkü ülkeleri homojen birimler olarak ele aldığında, her ülkenin içinde süren sınıfsal mücadeleleri, farklı sermaye kesimleri arasındaki ayrışmaları ve emekçilerin bu süreçte nasıl konumlandığını görünmez kılıyor.

Dahası, jeopolitik rekabetin sonuçları “ülke” düzeyinde eşit biçimde yaşanmaz. Örneğin bir ülkenin yeni tedarik zincirlerinden pay alması, o ülkedeki bütün toplumsal kesimlerin kazançlı çıkacağı anlamına gelmez. Ya da bir ülkenin savunma sanayi büyüyebilir ve ihracatçı sektörler yeni pazarlar bulabilir ancak aynı anda ücretler baskılanabilir, sosyal harcamalar kısılabilir, işçiler daha güvencesiz koşullarda çalışmaya zorlanabilir.

Bu nedenle ülke içi sınıfsal dinamikler jeopolitik rekabetin yalnızca sonucu değildir, aynı zamanda onun kurucu unsurlarından biridir. Devletlerin dışarıda izlediği rekabet stratejileri, içeride hangi sınıfların destekleneceği, hangi sektörlerin öncelik kazanacağı ve maliyetlerin kimlere yükleneceği sorularından bağımsız değildir.

Türkiye’deki karşılığı

Yukarıda kısaca özetlediğim çerçeve ile Türkiye’ye baktığımızda ne görebiliriz? Türkiye bu yeni döneme güçlü bir sanayi politikasıyla, yüksek teknolojili üretim kapasitesiyle ya da emeği koruyan bir toplumsal programla girmiyor. Uzun süredir ucuz emek, ithal girdiye bağımlı üretim, dış finansman ihtiyacı ve kırılgan döviz dengesi üzerine kurulu bir büyüme modelinin sınırlarında hareket ediyor.

Ekonomi yönetiminin 2023’ten beri uyguladığı ekonomi programı da bu yapıyı değiştirmeyi hedeflemiyor. Programın temel amacı, Türkiye ekonomisini dış finansman açısından yeniden yönetilebilir hale getirmek. Yüksek faiz, düşük iç talep, ücret baskısı ve yabancı sermaye girişi beklentisi programın ana omurgasını oluşturuyor. Bu nedenle “rasyonel zemine dönüş” denilen şey, emekçiler açısından hayat pahalılığına karşı korunma değil, enflasyonla mücadele adına ücretlerin disipline edilmesi anlamına geldi, geliyor.

Jeopolitik rekabet Türkiye gibi ülkeler için yalnızca kısıt yaratmaz, bazı yeni pazarlık ve konumlanma imkanları da açabilir. Tedarik zincirlerinin yeniden düzenlenmesi, savunma sanayinin öne çıkması, enerji ve lojistik hatlarının önem kazanması, bölgesel üretim merkezleri arayışı gibi gelişmeler Türkiye’de belirli sermaye kesimleri için yeni fırsatlar yaratabilir.

Bugünkü tabloya bakıldığında bu yeni manevra alanının emeği güçlendiren bir kalkınma stratejisince değil, sermaye kesimleri arasında süren rekabetle şekillendiği görülüyor. Sanayici kurdan, finans kesimi faizden, ihracatçı dış talepten, inşaat ve hizmet sektörleri iç talep yönetiminden pay almaya çalışırken, geniş toplum kesimleri için alım gücü kayıpları sürüyor.

Yanlış ‘fırsat’ söylemi

Bu nedenle meseleyi “Türkiye bu yeni küresel düzende nasıl fırsatlar yakalayabilir?” sorusuna sıkıştırmak yanıltıcıdır. Sermaye açısından her kriz bir fırsata çevrilebilir. Yeni tedarik zincirleri, savunma sanayi, enerji koridorları, bölgesel üretim merkezleri ve lojistik ağları belirli sermaye grupları için yeni kâr alanları yaratabilir.

Ama emekçiler açısından soru başka türlü kurulmalıdır. Bu yeni konumlanmanın toplumsal maliyeti ne olacak? Ücretler üzerindeki baskı artacak mı? Sosyal harcamalar daha fazla kısılacak mı? Sanayi politikası emek haklarıyla birlikte mi düşünülecek, yoksa ucuz emek rejiminin yeni bir biçimi mi kurulacak?

Jeopolitik rekabete emeğin gözünden bakıldığında yeni dünya düzeni, devletler arası güç mücadelesinden ibaret görünmüyor. Bu düzen aynı zamanda emeğin payını azaltan, haklarını sınırlayan ve toplumsal maliyetleri aşağıya doğru aktaran bir süreç olarak işliyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel sorusu, Türkiye’nin bu yeni jeopolitik rekabet düzeninde nerede konumlanacağı kadar, bu yeni konumlanmanın maliyetinin nasıl ve hangi toplumsal kesimler tarafından üstlenileceğidir.