Yahya Debbuki - El- ahbar
İsrail, İran’la doğrudan çatışmasından suikastlar ile askeri, sivil ve sınai altyapı tesislerine yönelik saldırılar gibi görece taktiksel kazanımlarla ayrıldı; ancak iş stratejik düzeye geldiğinde savaşın nihai amaçlarını gerçekleştiremedi.
Bugün İsrail çevrelerinde hâkim olan eleştirel söylem, Tel Aviv’in askeri ve siyasi kurumlarıyla Tahran karşısında derin ve geniş zamana yayılan stratejik bir başarısızlığa uğradığı hususunda birleşiyor.
Nitekim başta İran rejimini devirmek ve bölgesel güç dengesini İsrail lehine kökten değiştirmek üzere yola çıkılan hedeflerin hiçbiri gerçekleşmedi.
Aksine İran, savaş sırasında ve sonrasında sadece İsrail karşısında değil, Donald Trump liderliğindeki ABD yönetimi karşısında da çok daha dirençli, kararlı ve muhataplarıyla eşit düzeyde ilişki kurabilen bir aktör olarak temayüz etti.
Bunun yanı sıra "yeni bir caydırıcılıkla" donanmış, gerek taarruz gerekse savunma hamlelerinde çok daha cesur kararlar alabilen ve kendisine yöneltilen fiili askeri tehditlere meydan okumada daha kararlı bir duruş sergiledi.
Bu başarısızlık; nükleer programdan askeri kapasite ile bunun üretim ve geliştirme mekanizmalarına, hatta bertaraf edilmesi amaçlanırken aksine yeniden güçlendiği görülen "Direniş Ekseni" unsurlarıyla ilişkilere varıncaya kadar çatışmanın tüm tali hedeflerine sirayet etti.
Savaş sonrası dönemde karşı karşıya geliş neredeyse tamamen ABD-İran eksenine kaydı. İsrail, müzakere masasının görece dışına itilirken süreci sabote etme gücünü korusa da artık gidişat üzerinde belirleyici bir etkiye sahip değil.
Benzer şekilde Amerikan tarafı da Tahran’la uzlaşı arayışında İsrail’in çıkarlarını artık öncelikli bir konumda görmüyor. Tel Aviv için en can yakıcı olanı ise ABD’nin tüm dikkatini Hürmüz Boğazı'na yoğunlaştırmış olmasıdır. Washington artık yalnızca İran’ın bu boğazı kapatmasını veya seyrüsefer geçiş ücretleri koyarak ya da taktiksel ve stratejik kazanımlar elde etmek üzere burayı bir silaha dönüştürmesini engellemeye odaklanıyor.
Nihayetinde ortaya çıkan tablo, sadece asıl hedeflere ulaşılamamasıyla sınırlı kalmayan, aynı zamanda savaşın dolaylı ve hesaplanmamış sonuçlarını da doğuran katmerli bir başarısızlığa işaret ediyor.
Çatışmanın nihai sonuçları henüz tam anlamıyla netleşmemiş olsa da İran’ın izlediği rotayı takip edenler, Tel Aviv ve Washington’da tedavüle sokulan resmi tezlerle çelişen pek çok veriyle karşılaşıyor. Nitekim bu resmi tezler artık her iki ülkenin medyasında, köşe yazarları arasında, dahası uzmanlar ve ilgili düşünce kuruluşlarında dahi alıcı bulmuyor.
Bu sonuçların ilki olarak İran rejiminin gösterdiği direnç ve katılık öne çıkıyor. Rejimin ülke içindeki gücü ve konumu pekişirken, düşmanlarının üzerine kumar oynadığı muhalefet gerileyerek etkisini büyük ölçüde yitirdi; rejimine desteğini tazeleyen halk karşısında yalnızlaşarak köşesine çekildi.
Rejimin ayakta kalmasının da ötesinde, iş başındaki yeni yönetim İsrail ve ABD'ye karşı çok daha tavizsiz bir duruş sergiliyor; kırmızı çizgileri ve tabuları aşmada daha cüretkâr davranırken, diplomatik yolların uzağında, sert seçeneklerle kendi gündemini dayatmaya daha hazır görünüyor.
Ekonomik düzlemde ise Tahran, özellikle ABD’nin askeri başarısızlığı ve ardından başlattığı müzakere süreci sayesinde yaptırımları esnetmeye mecbur kalmasıyla mali ve iktisadi kalkanını güçlendirdi. Böylece İran petrolünün küresel pazarlara ulaşması kolaylaşırken, yurt dışında dondurulan varlıklarının büyük bir kısmı da serbest bırakıldı.
Eş zamanlı olarak savaş, Hürmüz Boğazı'nı İran’ın elinde hem bölgeye hem de dünyaya ağırlığını koyabileceği pratik bir araca dönüştürdü. Tahran artık kendisini kuşatmaya veya ekonomik ve siyasi olarak yıpratmaya yeltenen her devlete ya da aktöre bu boğaz üzerinden bedel ödetebilecek konumda.
Diğer taraftan Tahran, bölgesel müttefikleriyle kurduğu organik bağı artık gizleme gereği duymuyor; bu ortaklığı açıkça ilan edip görünür kılıyor. Dahası ortaklarının çıkarlarını savunmakla yetinmeyip onları korumak, konumlarını güçlendirmek ve hedef alınmalarını engellemek adına askeri seçenekler dahil doğrudan güç unsurlarını devreye sokmaktan geri durmuyor.
Buna mukabil, İsrail’in Körfez ülkeleriyle İran’a karşı siyasi, askeri ve güvenlik temelli bir ittifak kurma çabaları ağır bir darbe aldı. Tahran'ın verebileceği olası tepkilerden, cezalandırıcı ya da önleyici adımlar atma ihtimalinden çekinen Körfez başkentleri nedeniyle bu öneri artık bölgesel müzakere masalarına neredeyse hiç uğramıyor.
Benzer şekilde, ABD ve İsrail’in dayatmalarına boyun eğmemesi halinde İran'a yönelik savrulan "Amerikan müdahalesi" tehditleri, savaşın bizzat yaşanması ve bu sürecin başlatanlara faturasının ne denli ağır olduğunun görülmesiyle inandırıcılığını ve caydırıcılığını büyük ölçüde yitirdi.
Uzun vadede Washington’ı topyekûn bir savaşa yol açabilecek yeni maceralara girişmekten caydıracak olan bu sonuç, sonraki Amerikan yönetimlerinin bölgeye yönelik müdahaleci iştahını dizginleyecek ve Ortadoğu'daki pek çok dengeyi yeniden şekillendirecektir.
Çeviri: YDH