İran’da rejimi ‘sokak’ değiştirebilir mi?

İbrahim Kiras

İran halkının büyük çoğunluğunun mevcut rejimden memnun olmadığı malum. Ancak rejimin sonunu getirebilecek bir tehdit değil bu. Sokaktaki protestoculara Trump’ın yaptığı çağrıların veya devrik şahın oğlunu öne çıkaran açıklamaların kıymeti yalnızca kendinden menkul.

Sokak gösterileriyle yönetimin değiştirilmesi beklenmemeli. 1979’daki devrim de tek başına sokak gösterileriyle gerçekleşmedi. O zaman devlet kurumları Şah’ın yanında yer almadığı için eski rejim yıkılabildi. Bugün ise böyle bir ihtimal görünmüyor.

Ancak bugünkü rejim de kendini yenilemekten kaçınma politikasını sürdürürse, toplumun bütününü kucaklamaya yine gönül indirmezse ülke iyice yönetilemez hale gelecektir. Zaten halihazırdaki sıkıntıların temelinde yönetim zafiyetinden başka bir şey aramamak gerekir. Ana problem yönetimin çeşitli harici ve dahili sebepler yüzünden bir türlü gevşeyememiş olmasından kaynaklanıyor.

Devrimle kurulan rejimler ilk başta en sert şekliyle uygulanmaya çalışılır, siyasi düzende veya sosyal bünyede gerçekleştirilen değişikliklerden geri adım atılmaz, taviz verilmez. Çünkü devrimin “oturması” için zaman gerekir.

Aradan zaman geçince söz konusu değişikliklerin toplum genelinde kabul gören kısmı iyice yerleşir, toplumun sindiremediği kısımlar ise kendiliğinden gevşer veya gevşetilir. Rejimin esnemesidir bu. Uzun ömürlü olabilmesinin de garantisidir.

Devrimlerin ilk kuşağının tavizsiz sertliği de ikinci neslin revizyonizmi de gerçekçi tutumlardır. Çünkü her ikisi de şartların gereğidir.

Ne var ki İran devriminin üzerinden yaklaşık yarım asır geçtiği halde yönetimin ikinci kuşağa -veya “yedek kadro”ya- intikaline sistemin yapısı izin vermediği için rejimin gevşemesi bir türlü mümkün olamıyor.

Tarihte ve bugün birçok ülkede -seçim yoluyla geçişi sağlayabilen demokratik düzen olmasa bile- gerektiğinde yönetimin değişmesini mümkün kılacak siyasi mekanizmalar olduğunu görüyoruz. Mutlak monarşilerde bile bu vardır. Şu kadarını söyleyelim: Osmanlı’da daha 15. yüzyıldan başlayarak padişah değişiklikleri yapılıyordu. Ama tabii halkın sokağa çıkmasıyla değil, birtakım kurumların veya etkin zümrelerin -gerektiğinde halkın da bir kısmını sokağa çıkararak- gerçekleştirdiği organizasyonlar ve operasyonlar yoluyla gerçekleşebiliyordu bu değişimler.

İran’daki mevcut sistem tabiri caizse kendini kilitlemiş bir sistem. Hem dışarıdan hem de içeriden kilitli. Hem dışarıya hem de içeriye karşı kilitli.

Yürütmenin başı olarak, halkın seçtiği bir cumhurbaşkanı var ama yetkileri neredeyse sembolik. Halkın oylarıyla seçilen bir meclis var ama onun da yetkileri çok sınırlı. Her iki kurum da vesayet altında iş görmek durumunda. Zaten cumhurbaşkanı adayı olmak için de milletvekili seçimine katılmak için de izin ve onay vermesi gereken daha üst makamlar var.

“Bağımsız yargı” da var. Ama onun da ne kadar bağımsız olabileceğini siz tahmin edin.

Parlamentonun çıkaracağı yasaları denetleme ve seçimde adayları onaylama veya veto etme yetkisini taşıyan Anayasayı Koruyucular Konseyi 12 üyeden oluşuyor. 6 üye doğrudan dini lider tarafından atanıyor, 6’sını ise Yargı Başkanı belirliyor. Yargı Başkanını tayin eden de yine dini lider tabii.

Dini Lideri seçen Uzmanlar Meclisi 8 yılda bir halk tarafından seçiliyor ama adayların Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin onayından geçmesi gerekiyor.

Devrim Muhafızları düzenli ordunun yanında ayrı bir silahlı güç. İstihbarat ve iç güvenlik hizmetini de üstlenen bu teşkilat aynı zamanda ülke ekonomisine de hükmediyor. Ülkedeki en büyük şirketleri ve altyapı projelerini yöneten Devrim Muhafızları’nın yöneticileri doğrudan dini lider tarafından atanıyor.

Kısacası, hemen hemen bütün devlet kurumlarının üyeleri ve yöneticileri ya doğrudan ya da dolaylı olarak dini lider tarafından belirleniyor. Bu arada, söylemeye gerek yok, medya da doğrudan dini lidere bağlı.

1989’da 50 yaşındayken bu makama seçilen Ayetullah Hamaney bugün 87 yaşında ve devletin bütün kurumlarını tek başına yönetiyor. Yarın bir gün başka biri o makama geçerse o da aynı güce sahip olacak.

Kurumların kendi yetki alanlarında bile inisiyatif kullanma imkânı bulunmayan bir ülkede rejimin dönüşümü için -dini liderlik dışında- bir karar mekanizmasının varlığı da söz konusu değil.

Yönetim kadrolarında, bilhassa parlamentoda “reformcu” olarak tanımlanan kişiler yok değil ama bunlar da ancak belirli zamanlarda “maslahat gereği” öne çıkartılabiliyorlar ve sistemin bütününe hâkim olan zihniyeti temsil etmiyorlar.

Sistem tablosu şu: Kötü yönetim, ekonomik çöküntü, yolsuzluk, kayırma, nepotizm ve dolayısıyla halkın memnuniyetsizliği bir tarafta… “Rejimin selameti” bir tarafta…

Sokak gösterileriyle, hatta halk ayaklanmasıyla çökmesi veya değişmesi mümkün görünmüyor rejimin. Ancak bu haliyle sürdürülmesi de çok zor.