ABD'nin Avrupa Birliği ve NATO gibi müttefiklerine danışmadan başlattığı İran savaşının nereye evrileceği dünyayı ve bölgemizi yakından ilgilendiriyor. Çünkü herkes ABD'nin bu savaştaki siyasi ve askeri hedeflerinin belirsiz olduğuna inanıyor. Biraz da bu muğlaklık endişeleri artırıyor. Fakat ben aynı kanaatte değilim. İran savaşı gayet planlı ve en ince ayrıntısına kadar projelendirilmiş küresel bir hamle.
Şu an kimseyi yanında görememesi ABD ve İsrail'in hemen pes edeceği anlamına gelmiyor. Hâliyle İran savaşındaki tablo ABD'nin küresel rakipleri ve müttefikleri açısından ilginç bir kreasyonu andırıyor. Evet, bu savaşta kimse ABD'nin arkasında yer almıyor, yer almak için sıraya da girmiyor. Ancak Rusya ve Çin dâhil kimse ABD'nin karşısına da çık(a)mıyor. Herkes beklemede. Buna "sessizler koalisyonu" deniliyor. Bu görüntü bir bakıma Japonca'dan alınan bir terimle ifade edersek "nemawashi" yani "gayri resmi uzlaşma" demek. Sükûttan gelen ikrar ABD ve İsrail'in ekmeğine yağ sürüyor.
Doğrudur, Amerikan yönetimi I. ve II. Körfez savaşları ile Afganistan ve Ukrayna'da "gönüllüler koalisyonu" adı altında onlarca ülkeden destek gördü. 1991'de Irak, Kuveyt'e girdiğinde 32 ülke ABD'ye destek verdi. BM'nin 678 sayılı kararı vardı. Yani hem meşru hem de küresel destekli bir savaştı.
***
2003'teki Irak işgalinde BM kararı yoktu ama 49 ülkenin desteği vardı ABD'nin arkasında. 2011 Libya işgalinde yine Avrupa ve NATO, hatta Rusya'nın desteği vardı. 2022'deki Ukrayna Savaşı'nda neredeyse 54 ülke gönüllüler koalisyonu adıyla ABD'ye yardıma koştu.
Fakat 28 Şubat 2026'da başlatılan İran savaşında İsrail dışında kimse ABD'ye destek vermiyor. Sadık müttefikleri ABD'ye en küçük diplomatik katkıdan dahi imtina ediyor. Çünkü herkes bunun ABD'nin tek başına yürüttüğü Batı Asya eksenli küresel bir dizayn projesi olduğunun farkında. Zira ABD'nin 1991'den sonra Ortadoğu'yu da kapsayan Batı Asya statükosunun üç temel dayanağı vardı. İlki İran'ın kontrol altında tutulması. İkincisi petro-dolar sisteminin korunması. Üçüncüsü de İsrail ve Körfez ülkelerinin güvenliği.
Şimdi strateji değişikliğine giden ABD, İran'ı kontrol etmekten vazgeçip rejimini değiştirmeyi, stratejik silahsızlandırma politikasıyla ülkenin askeri tehdit riskini tamamen sıfırlamayı hedefliyor.
Bu siyasi ve askeri hedefler ABD'nin İran'ın devasa petrol ve gaz rezervlerine el koyacağı anlamına geliyor. Dolayısıyla Körfez ülkelerinin güvenlik mimarisinin çökmesi, Suudi Arabistan başta olmak üzere enerji zengini diğer ülkeleri hem askeri hem ekonomik hem de İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesi üzerinden diplomatik açıdan yeni stratejik dayatmalarla karşı karşıya bırakacak.
***
Hâsılı kelam, İran savaşıyla ABD hem bölgenin ve İran'ın enerji kaynaklarına hükmetmeyi hem de bu kaynakların Hürmüz Boğazı üzerinden naklini kontrol etmeyi amaçlıyor. Böylece petro-dolar sistemini güvenceye alarak İran üzerinden Hazar Havzası, Orta ve Güney Asya ile Kafkasya gibi kritik sahalarda Çin ve Rusya'ya güç projeksiyonunu artırma imkânına kavuşacak.
Ne var ki bu hedefe ulaşmak sadece İsrail'in desteğiyle olabilecek bir şey değil. Burada Türkiye faktörü devreye giriyor. Türkiye'nin denkleme dâhil olması İran'daki değişime benzer bir sürecin siyonist rejimde de gerçekleşmesini zorunlu kılacaktır. Çünkü ABD, Türkiye'nin hegemon olduğu bölgelerdeki hedeflerine ulaşmak için her şeyden önce İsrail'in kaotik siyonist taleplerini Suriye'de olduğu gibi frenlemek mecburiyetinde.
Aksi hâlde İran'daki ateş girdabı bölgemiz başta olmak üzere bütün dünyayı saracaktır. Bu ateşin yayılması küresel sistemin hegemonik çöküşü yanında Kuzey Kore örneğinden hareketle ABD ve İsrail'in saldırılarına maruz kalmak istemeyen ülkeler arasında nükleer silahlanmayı hızlandıracaktır. Bir bakıma ABD, Pyongyang çıkmazıyla karşı karşıya. Kuzey Kore'yi silahsızlandırıp "Batılı dünya sitemi"ne entegre etmek isteyen ABD, İran savaşıyla birlikte nükleer silah yarışını tetikleyerek bütün dünyayı Kuzey Kore olmaya zorlayacak. Gidişat bunu gösteriyor.