İnsan hakları Kur’an’da garanti altına alınmışsa pozitif hukuka ne ihtiyaç var ki…

Mehmet Ocaktan

İnsan hakları kavramı, özü itibariyle İslami hukukta da pozitif hukukta da garanti altına alınmıştır.

Her ne kadar modern dünyada “insan hakları” kavramı, Batı düşüncesi tarafından üretilerek ülkelerin iç hukukuna ve uluslararası sözleşmelere taşınmış olsa da uygulamada farklılıklar olmakla birlikte, esas itibariyle gerek İslami hukukta gerekse pozitif hukukta “kul hakkı”“insan hakkı” temel haklardandır. Tabii hukuka göre de insan, bu en temel haklarla dünyaya gelir.

Farklı toplumlarda, farklı kültürlerde adı değişik olabilir ama özü itibariyle ahlakın olduğu bütün toplumlarda “temel insan hakları” hep var olmuştur ve insanlık tarihi kadar da eskidir.

Hal böyleyken, Müslüman toplumların neden bir hukuk sistemi oluşturamadıkları tartışılmalıdır.

Biliyoruz ki gerek ilahi kelamda gerekse Hz. Peygamberin sünnetinde “kul hakları” her zaman ön planda tutulmuş ve bu haklar o günün şartlarında ahlaki bir temele kavuşturulmuştur.

Ama ne yazık ki bu temel ilkeler, zamanın ve değişen şartların diliyle yeniden üretilemediği için, toplumun sorunlarına çözüm üretme kabiliyeti olan bir hukuk sistemi inşa edilememiştir.

Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı’nın bu konudaki şu tespitinin altını özellikle çözmek gerekiyor: “Müslüman ulemanın ve yönetimlerin İslam kaynaklarında var olan bu ilkelerden bir ahlak düşüncesi, hukuk düzenlemesi ve normları üretip geliştirdiklerini söyleyemeyiz. İslam’ın ilk asırlarına ait kaynaklarda kapsamlı bir haklar ve sorumluluklar külliyatı bulunmasına rağmen, bunlardan evrensel bir insan hakları doktrini üretilememiş ve uygulayıcılara sunulamamış olması, İslam’ın değil, Müslüman ilim ve fikir insanlarının kusurudur.” (Kur’an’ın Ahlak Çağrısı, s.145)

Biliyoruz ki İslami kaynaklarda, kul hakkının ölçüsü olan adaletle ilgili geniş bir müktesebat bulunmaktadır. Ve ne şekilde olursa olsun, insan ilişkilerinde ‘adalet’ vazgeçilmez bir buyruktur.

Kısacası, insan ilişkilerinin doğruluk ve adalet üzerine bina edilmesi, toplumsal huzur ve güvenliğin devamı için ahlaki bir ödev niteliği taşımaktadır.

Aslında gerek yöneticiler bağlamında gerekse tek tek bireyler açısından adaletli olmak ve “kul hakkı”na riayet etmek, yani “insan hakları” dinin temel ilkeleri arasında yer almaktadır.

Mustafa Çağrıcı Hoca’nın “kul hakkı” konusunda Hz. Peygamberden naklettiği sözler meseleyi sarih bir şekilde izah ediyor. Kul haklarına zarar veren kimseyi “müflis” olarak niteleyen Hz. Peygamber bunu şöyle açıklıyor: ”Bu kişi ahirette namaz, oruç, zekat gibi ibadetlerini yerine getirmiş olarak Allah’ın huzuruna gelir. Bununla beraber öyle günahlarla da gelir ki kimine sövüp saymış, kimine iftira etmiş, kiminin malını yemiş, kiminin kanını akıtmış, kimini dövmüştür. Bu durum karşısında onun ibadetlerinden elde ettiği sevaplardan alınıp hak sahiplerine dağıtılır. İbadet ve iyilikleri hakları ödemeye yetmezse, hak sahiplerinin günahlarından alınıp hak yiyenin günahlarına eklenir. Böylece sevapları elinden gitmiş, günahları ise daha da artmış, dolayısıyla müflis durumuna düşmüş olan bu kişi cehenneme atılır.” (İbn Hanbel, el-Müsned, III, 179. Müslim es/Sahih, I, II, no:10, VII, 102)

İnsan hakları ve adaletin dinin temel ilkeleri arasında yer aldığı konusunda herhangi bir tereddüt yok. Ancak farklı çağlarda, farklı toplumlarda ve kültürlerde bu ilkelerin uygulanmasını sağlayabilmek için hukuk kurumlarına ve de hukuk devletine ihtiyaç vardır. Yani çıkıp şöyle diyemeyiz: “Madem Kur’an’da adalet var, dolayısıyla Batı’nın kurumsallaştırdığı hukuk normlarına neden ihtiyacımız olsun ki…”

Hemen hatırlatalım, Müslümanların aydınlık medeniyetlere sahip olduğu dönemlerde o günün şartlarına, toplumsal ihtiyaçlarına göre, kanunlar, kurallar ihdas edilmiş ve bir düzen oluşturulmuştur.

Ve o gün kimse de çıkıp, “Kur’an’da bütün bunlar var zaten, insan yapımı yasalara ne ihtiyaç var” diye sormamış.

Ayrıca unutmayalım, yüzyıllar içinde insanlığın ürettiği ortak değerler sonunda, bugün elimizde İnsan Hakları Evrensel bildirgesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi çok kıymetli kazanımlarımız var. Ayrıca bunların hiçbiri ilahi kelamla çelişen değerler değil.